18 Eylül 2026 Cuma

Orhan Pamuk'un Son Kitabı

 Çok satan romanları olan bir yazarın otobiyografik bir kitap ortaya koymasını hep cesur bulmuşumdur. Romanlarda yazarın hatıraları, hayal gücü ve fikirleri makyajlı bir halde okurun karşısına çıkar. Yazarın ürettiği kurgu gerçek kimliği ile okurun arasına koyduğu bir filtredir. Nobel Ödüllü yazarımız Orhan Pamuk Kelimeler ve Resimler adlı son kitabında makyajsız haliyle yani kendi hayatıyla okurunun önüne çıkıyor. Bu kitapta çocukluğunu, askerlik günlerini, 22 yaşına kadar sahip olduğu resim tutkusunu ve hayatının ilk döneminde ressam olma isteğini, ilk romanının yayınlanması için 7 yıllık bekleyişte yaşadığı zorlukları, Umberto Eco, Paul Auster, Ara Güler gibi büyük yazarlar ve sanatçılarla olan hatıralarını, dünyada 190 ülkede gösterilen ve çok popüler olan dizi haline getirilen Masumiyet Müzesi romanının ve müzesinin ortaya çıkış hikayesini, resimle ve ressamlarla olan fikri diyaloğunu, Dünyadaki ve ülkemizdeki müzeler ve müzecilik üzerine fikirlerini, dünyadaki çeşitli dergilerde yayınlanmış yazılarını ve ilk defa yayınlanan kısa bir öyküsünü bulacaksınız. Orhan Pamuk okumayı seviyorsanız ( sevmeyen var mıdır acaba? ) yada romanlarına başlamadan önce onu tanımak adına bu kitap iyi bir fırsat. Yazar ilk kez filtresiz haliyle bu kitapta karşınıza çıkacak. Orhan Pamuk'dan Kelimeler ve Resimler belgesel tadında bir kitap olmuş. Herkese tavsiye ederim.

17 Eylül 2026 Perşembe

Dalgalar ve Kıyılar

 Bir ikindi vakti sonbahar rüzgarları esen bir sahilde. Denizin lacivert dalgaları hırçın hırçın sahile geliyor. Her bir dalganın huysuzluğu önünde beyaz köpük olmuş akıyor. Dalgalar kumsala vurunca bir kaç saniye içinde o huysuzluktan eser kalmıyor. Benim huysuzluğum da tıpkı o dalgalar gibi. Kısa sürüyor. Yeterki kavuşacak kıyısı olsun... Her insanın kendisini sakinleştirecek bir kıyısı olmalı. Kıyıya kavuşmanın hayali, kıyıya kavuşmaktan daha mı tatlıdır? Size sordum çünkü cevabını ben de tam olarak bilmiyorum. 2026 yılının bir güz gününde cevabını veremediğim bu soruyu belki bundan otuz yıl sonra hayatımın güzünde 70 li yaşlarda eğer kıyıma kavuşmuşsam yanıtlayabilirim. Yazıya tam burada ara veriyorum ve yarım saattir dedikodu yapan iki teyzenin kalktığı denize en yakın masaya yerleşiyorum. Sararmaya başlamış yaprakları rüzgardan dolayı kıpırdayan görkemli bir çınarın altındayım şimdi. Buraya oturunca bir kaç metre önümdeki kırmızı kırmızı açmış nazende çiçekleri dikkatimi çekiyor. Yere yakın oldukları için herkes onları fark etmiyor. Zaten tüm güzel şeyler alçak gönüllü değil midir? Vakit Eylülün ortası olmuş, Yalova'da deniz sezonu bitmiş lakin öğlen şehirde gördüğüm turist bir çift kendilerini dalgalara bırakıyor. Hayat galiba çılgınlıklar yapabildiğin sürece güzel oluyor. Aslında mucize her anımızda, hayatımızın her köşesinde var. Ama kritik bir nokta var: şüphe mucizelerin işlemediği tek tuzaktır.


Lobi

 Fotoğrafa iyi bakın. Sağdaki Ed Sheeran Amerikalı dünya çapında bir müzisyen. Soldaki ise Macklemore o da tanınmış bir rapci. Bu ikili birlikte konserlerde aynı sahneye çıkıyor. Genelde Macklemore Ed sheeran'ın ön grubu olarak performans yapıyor bazen de sahnede birlikte şarkı söylüyorlar. Macklemore sahnede Filistin halkına verdiği destekle tanınıyor. Birgün turne arkadaşı Ed Sheeran'dan bir telefon alıyor " Filistin ile ilgili tutumundan ötürü konserlerimizin iptal edilmesi gündeme geldi. Bu benim kararım değil organizatörlerin kararı. Turneden çekilmen gerekiyor. Aksi halde hepimiz işsiz kalırız " mealinde bir diyalog geçiyor. Macklemore da turneden çekiliyor ve kamuoyuna " Filistin'i desteklediğim için işimden oldum. Turneden bugüne kadar kazandığım 1 milyon doları Filistinlilere insani yardım için bağışlıyorum " diyor. Bu işin arkasında New England Patriots takımının ve Gillette stadyumunun sahibi Robert Kraft adlı iş adamı var. Filistin destekçisi rapci Macklemore'u işinden eden o... Küçücük İsrail'in dünyaya nasıl kafa tuttuğunun canlı bir kanıtını görüyoruz bu hikayede. Parayı verenin düdüğü çaldığı bir yerde yaşıyoruz ne yazık ki. " Vay sen İsrail aleyhine mi konuştun? Vay sen Filistin'i mi destekledin? O zaman seni sustururum " anlayışı hakim. Konserlerin verileceği stadyumların sahibi olan ve rapci Maclemore'u ekmeğinden eden iş adamı Robert Kraft " İsrail Lobisinin " kanlı canlı örneği. Parayı kontrol eden İsrail maalesef dünyayı da kontrol ediyor. Şeytan birgün uyuya kaldı. Sert bir rüzgar esti ve şeytandan üç tüy düştü. Biri paraya yapıştı, diğeri mevkiye, öbürü ihtirasa. O günden sonra şeytan hiç bir iş yapmadı.

15 Eylül 2026 Salı

Çimen, Zebra ve Aslan

 Kötülük mü fenadır yoksa kötülüğün yaşamasına elverişli olan ortam mı daha fenadır? Mikrop her zaman bünyededir lakin vücut zayıf düştüğünde insanı hasta eder. 

2010 yazı. Madrid'de Rock in Rio festivalinde o gece sahneye çıkan Rihanna, Shakira ve David Guetta performanslarıyla 80 bin kişi kendimizden geçtik. Sonra binlerce kişi bizi şehir merkezine götürecek otobüslere binmek için sıraya girdik. Aradan uyanığın biri çıktı ve sıraya kaynak yapmaya çalıştı. Yüzlerce İspanyol adama bir anda bağırdı ve adam kaynak yapmaktan vazgeçip tırıs tırıs sıraya döndü. Bir toplumda kötülük suçun işlenmesinin bahanesi olmamalı. Toplum sağlam olduktan sonra çürük elmalar orada barınamaz.

Peki ya suçlu ve suçluların zemin bulduğu " Hasta " toplumlar ne yapmalı? Gelişim doğrusal değil sarmaldır. Defalarca aynı yaraya geri döneriz ancak her dönüşte anlayışımız bir kat yukarıya taşınmıştır. Her gün daha az hata yaparak zamana yayılmış bir süreçte iyiye ulaşabiliriz. Bir günde hasta olmadık ve bir günde iyileşmeyi bekleyemeyiz. İnancımızı kaybetmeden sabırlı ve kararlı adımlarla kendimizi tekrardan iyi etmeliyiz. Birde bir şeyin iyi yada kötü olması konusunda yargılara geniş bakış açısıyla varmalıyız. Çünkü çimene sorsanız: Zebraya canvar, aslana ise kahraman der.

14 Eylül 2026 Pazartesi

Arda Güler

 Şu fotoğrafa iyi bakın. Bi tarafta doksanlar ve ikibinlerde Real Madrid takımının yıldızı Luis Figo, diğer tarafta bundan yaklaşık otuz sene sonra ortaya çıkan henüz 21 yaşında olmasına rağmen potansiyeliyle Real Madrid'de geleceğin yıldızı olmasına tüm otoriteler tarafından kesin gözüyle bakılan Arda Güler. Milli gururumuz Arda Güler geçen hafta oynanan Real Madrid-İnter maçından önce Şampiyonlar liginde geçen sezon en iyi çıkış yapan genç oyuncu ödülünü Luis Figo'nun elinden aldı.Bir çocuk düşünün: Daha 17 yaşında dilini, örfünü, adetini bilmediği ülkesinden 2000 kilometre uzağa İspanya'ya gurbete gidiyor.Bir çocuk düşünün: Daha 17 yaşında Real Madrid gibi dünyanın en büyük kulübünün kapısından içeri giriyor. Burnundan kıl aldırmayan yüksek egolu star futbolcuların arasına karışıyor ve medya,taraftar,camiya baskısına göğüs geriyor. Yahu ben 17 yaşındayken restoranda garsona sipariş vermekten utanırdım ;) 3 yıl yedek kalmayı kafasına takmıyor. Sonradan dahil olduğu maçlarda kalitesini belli ediyor. Orta sahadan 50 metreden gol atıyor, frikikten gol atıyor, asist yapıyor, çalım atıyor, oyun kuruyor... Yahu bu çocuk her şeyi yapıyor. Hele geçen hafta sonu 71. Dakikada oyuna girdikten sonra Mbappe'ye öyle bir gol attırdıki... Akan oyunda orta sahada topu sürdü, sağ tarafta atak yapan Mbappe'ye 30 metrelik attığı top arkadaşının ayağına gelirken yavaşladı ve Mbappe topu kontrol ihtiyacı bile duymadan golü attı.Bravo Arda. Türk halkı sana güveniyor. Real Madrid'de bir daha bırakmamak üzere formayı sırtına geçirmeni ve bir star gibi parlamanı istiyoruz. Sende bunu yapacak inanç ve yetenek var. Yolun açık olsun.

13 Eylül 2026 Pazar

Zaman

 Zaman Tanrı'nın en büyük merhametidir. Zaman olmasaydı ve her şey "birden" olsa insan buna katlanabilir miydi? Neşe hüzün, kahkaha gözyaşı, doğum ölüm, sevgi nefret, aşk ayrılık... Her birinin kendine ait bir zamanı olduğu için insan bu duyguların taşıyıcısıdır. Yoksa hayatın tümünü bir anda içmeye çalışan insan, kendini kaybedip asla ayılamayacağı bir sarhoşluğun içinde debelenip dururdu. Zaman yaşananları aydınlatan bir ateştir. Zaman olmasa çocukluğumuza, gençliğimize, olgunluğumuza şahit olabilir miydik? Tohumun fidan,fidanın ağaç oluşuna şahit olabilir miydik?  Şu hayatta toz kondurmadıklarımız kirden görünmez olmuş... Görmek için bazen gözler kafi gelmez. İnsan bazen zamanla görür...

Ya mekana ne demeli?  Mekan ( dünya ), hakimiyet kurup egonu yarıştıracağın yada kocamanlığı karşısında ürkeceğin bir rakip değil her şeyin senin başına gelmesini engelleyen bir habib'dir. O yüzden; rakib habib olduğunda, lanet hidayet olduğunda, eziyet inayet olduğunda, husumet afiyet olduğunda, gaflet vahdet olduğunda insan gerçekten kurtulur.


Hayalinin Peşinden Git

 Mohammed Abubakar Kabo Air'de temizlikci olarak işe başladığında günde 2 dolardan az kazanıyordu. Kariyerindeki bu mütevazi başlangıca rağmen pilot olma hayalinden asla vazgeçmedi.

Takip eden 20 yılda havacılık sektöründe farklı roller üstlendi. Ground staf, uçuş görevlisi ve check in memuru olarak çalıştı. Bunların hepsini havacılık okuluna kayıt olması için gereken parayı biriktirebilmek için yaptı.

24 yıllık adanmışlık, kararlılık, sıkı çalışmanın sonucunda Mohammed nihayet kanatlarını kazandı. Bugün Azman Air'de ticari pilot olarak çalışıyor ve çocukluk hayalini dikkat çekici bir kariyere dönüştürmüş durumda.

Onun bu yolculuğu, başlangıç noktanızın varacağınız yer konusunda belirleyici olmayacağını ortaya koyuyor. Sabır, kararlılık ve atılım yapma cesaretiyle en büyük hayaller bile gerçeğe dönüşebilir.

11 Eylül 2026 Cuma

İsmail Kartal

 Fenerbahçe 18 yıl sonra çıktığı şampiyonlar ligi arenasında İtalyan ekibi Roma karşısında iyi bir performans gösterdi ve sahadan 1-1 beraberlikle ayrıldı. Maçı kazanması gereken bir takım varsa o Fenerbahçe'ydi. Ben başka bir şeye takıldım. Maçın sonuna doğru Fenerin teknik direktörü İsmail Kartal'a tribünlerden tepki olarak bir su şişesi atıldı. Atılan sadece plastik bir su şişesi olsa yanmayacağım. Yahu sezon başladığından beri İsmail Kartal sosyal medyada linç ediliyor. Ben kendisine haksızlık yapıldığına inanıyorum. Bu İsmail Hoca değil miki bir kaç sezon önce rakibi Galatadaray'ı Ali Samiyen'de yenen şampiyonluk şansını ligin son haftasına kadar sürdüren ve çalıştırdığı Fener 99 puan toplamasına rağmen rakibi o yıl " çok iyi " olduğu için bir maçla şampiyonluğu kaçıran. O İsmail Hoca değil miki Fenere çağdaş ve iyi futbol oynatan. Bu kadar eleştiri bu kadar linç niye? İsmail Kartal'a sabredilmesi için adının Isaac Carter yada İsmailovic Cartalovsky olup illa yabancı bir teknik direktör mü olması gerekiyor? Bu kadar yabancı hayranlığı niye, niye? Bursa'da yaşarken kurulan mahalle pazarında " Atlet 10 bin, don 10 bin. Bu mallar evrupadan " diye pazarcıların attığı naralar şimdi aklıma geldi. Teknik direktörler evrupadan olunca daha matah bir şey mi oluyor? Onları da gördük. Real Madrid ile şampiyonlar ligi, İspanya milli takımıyla dünya kupası kazanan Del Bosque Beşiktaş'tan 6 ayda kovulmadı mı? Dünya markası Jose Mourinho üst üste 2 yıl ön elemelerde tökezleyip Fenerbahçe'yi şampiyonlar ligine sokamadı ve sonunda kovulmadı mı? Yeter ya! Nedir bu yabancı hayranlığı? Kendi insanımıza kendi değerlerimize sahip çıkalım. 1996 da Galatasaray Ali Samiyen'de Fenerden 4 yiyince dönemin Galatasaray başkanı Faruk Süren teknik direktör Fatih Terim'in istifasını reddetmeyip ona güvenmese bugün Fatih Terim, UEFA şampiyonluğu yada milli takımın dünya üçüncülüğü olur muydu? Biraz durup düşünelim.


10 Eylül 2026 Perşembe

Kördüğüm

Allah çiçekleri bile edepli yaratmış. Çiçeklerine bakıp koklarız ama köklerini toprakla örtmüştür tabiat. Görülecek şey var görülmeyecek şey var. Bazen düşünüyorum da dünyanın adaletsizliğini sürekli görmeye dayanamayan hayat için gece yaratılmıştır belki de. Dünyanın üzerine geçici bir örtü. Geceleri bir kaç saat de olsa hayat soluklansın güneş doğduğunda ağır işlerde çalışan bir hamal gibi dünyanın kederini sırtına tekrardan yüklensin diye. Peki ya saksıdaki kurumuş yaseminlere ne demeli? Köklenmeye çalışırken saksıdan hapishanesinin içine köklendikçe köklenen ve kendi kendini düğümleyen toprağını dışarı kusan ve ne kadar sulanırsa sulansın kuruyup ölen yapraksız yaseminler... İnsan da öyle değil midir? İhtirası, hırsı, açlığı, tutkuları ve bazen de korkuları dört duvar hücresi olur. Dört duvarından saksının içinde köklendiğini sanarken geçmişi, geleceği ve şimdisi kördüğüm olur. Kendi kendini kurutur. Şanslı ise yoldan geçen bir bahçevana " tesadüf " eder. Bahçevan saksıyı kırarken canı acır. Ölü toprağın içinde kördüğüm kökleri açığa çıkınca utanır. Bazen kurtulmak için acı ve utanç kaçınılmazdır. Bahçevan kökleri temizler, onu taze toprağın içine tekrardan eker. Hayatı kurtulur. İşte bazen bir çiçeğin hikayesinde insanı, bir insanın hikayesinde ise bir çiçeği bulabilirsiniz. Ne diyeyim: Bahçevanıma teşekkürler olsun. Karen Blixen'in sözüyle bitiriyorum. " Her şeyin ilacı daima tuzlu sudur: Ter, göz yaşı yahut deniz "

8 Eylül 2026 Salı

Seni İzliyorum Çocuk

 



Dün vakit akşama doğru ilerlerken evimden dışarı çıktığımda sokakta komşumun çocuklarını gördüm. Birbiriyle kardeş beş yaşında bir kız ve on yaşında bir oğlan. Örtü serdikleri bir masanın üzerinde çikolata ve limonata satıyorlardı. " Onur Abi limonata içer misin ? " diye sordular. Karton bardaktaki limonatayı içtim ve ücretini ödedim. Çocuklar çok mutlu oldular. Aklıma kendi çocukluğum geldi. Bende küçükken tezgah açar annemin okuduğu aşk romanlarını ve abimle defalarca okuyup artık her sayfasını ezbere bildiğimiz siyah beyaz resimli, Spiderman, Zagor, Teksas çizgi romanlarını satardım. Mutlu olurdum. Bir ilk okul çocuğu bir kaç kitap yada bir bardak limonata sattığı için çok mu zengin olurdu? Hayır. Ama yetişkinlerin aksine geçmişin pişmanlığı ve geleceğin kaygısını hissetmeden "o anı" doya doya yaşadığı için bir çocuk mutlu olur. Yazın kumsalda plastik kova ve kürekle kumdan kale yapan bir çocuğa " Kalen çok güzel olmuş ama sahile vuran bir dalga kaleni götürecek, çok uğraşarak yaptığın kumdan kale yarın olmayacak " deseniz çocuk size " Yarından bana ne! " der. Çocuklar anın efendisi oldukları için mutludurlar. Mutluluk dediğimiz kavram, sürekliliği olan akıp giden film gibi bir şey değil. Mutluluk hayatın içinde ki anlardır. Bir yetişkin günde 10-15 kahkaha atarken bir çocuk 400 kahkaha atarmış. Burada durup bi düşünmek lazım.Yazıyı Çocuk adlı eski bir şiirimle bitireyim: 


Seni izliyorum çocuk,

Tek kaygın oynadığın oyunlar,

Anne ve babanın seni çok sevmesi,

Okulda ki arkadaşların,

Öğretmeninin defterine kırmızı kalemle attığı yaldızlı pekiyiler... 


Seni izliyorum çocuk,

Küçük ama mutlu bir dünyan var,

Henüz kalbin kırılmamış,

Ruhun günahla kirlenmemiş,

Ve annen-baban uzaklara gitmemiş... 


Seni izliyorum çocuk,

Sakın ha büyüme diyeceğim sana,

Büyümek öyle ahımşahım bir şey değil,

Büyüyünce ne oyun oynayacak vakit,

Nede eski günleri satın alacak nakit,

Olacak... 


Seni izliyorum çocuk,

Annene-babana öyle bir sarıl ki,

O anları iyice ezberine al,

Çünkü onlar bir gün gidecekler...

Benimkiler gitti ben oradan biliyorum...

Ama bunların hiç birini sana söyleyemiyorum...

Sadece seni izliyorum çocuk... 


Görsel: Sena Acar

7 Eylül 2026 Pazartesi

Hakikati Yitirmek

 


Hakikati bulmak için kaç kıyamet yaşar insan? Belki de bulana kadar... O güne kadar doğru bildiklerinin yanlış çıkması mı sarsar insanı yoksa artık hiç bir " sırrının " kalmayışı mı? Mağaradan güneşe çıkmıştır artık. Hakikatin tek renkli gölgelerde değil, rengarenk bir hayatta olduğunu idrak etmiştir. Canı acımasına acır çünkü; yılların karanlığından sonra hakikatin ışığı gözlerini kamaştırıyordur. Mağaradaki uyuyanlara buranın dışında bir alem var demesi boşuna mıdır? Deli damgası yiyebilir. Dışlanabilir. Hakikati yitirmek daha önce başına işler açmasına rağmen O'nun için bile bile hakikatini yitirmeyi göze alır. Sonuçta bir kuşun hakikati yerler değil göklerdir. Bir yalanın içinde doğru gibi görünmektense, bir doğrunun içinde yalan derisinden tam olarak sıyrılamamış çaylak bir doğruluk olmayı yeğlerim. Hacca gitmek için yola koyulan o karınca gibi menzile hiç varamasa da en azından yola koyulmuş olmayı yeğlerim. Sonuçta niyete bakar Yaradan. Benim için bu kadar emek, bu kadar fedarkarlık niye? Belki de cevabın sadece "cömertlik" olduğunu anladığım gün kanatlanacağım ve sürüyle birlikte hicretimi yapacağım. Beden tüketir, ruh ise verir. Beden; yiyecek-içecek tüketir, insan tüketir, hayat tüketir... Ruh ise sever, sabreder, affeder, dua eder. Yıllar önce hüküm giydiği yalnızlığı kabullenmiş kör bir mahkumun elini tutup; güneşi, denizi, ağacı, ormanı, dağı, vadideki zambağı anlatan bir yüce gönüllünün, o tatlı sesiyle yaptığı tasvirlerden ötürü o mahkum görmeye başlamadı. O elini tuttuğun için hissetmeye başladı. Ey kör mahkum. Ey yüce gönüllü anlatıcı. Birbirinizin elini hiç bırakmayın...

Görsel: Sena Acar

6 Eylül 2026 Pazar

Bazen İnsan Arar

 Bazen insan arar.

" Marketten sevdiğin çikolatadan aldım canım " diyen bir ses arar. Çikolata belki 50 liradır ama çikolatayı sana getiren O'nun sesi, tüm ülker fabrikasındaki çikolataların hepsinden daha tatlıdır.

Bazen insan arar.

Eli para tutsa da, eli sosyetede güçlü kodamanların elini sıksa da, eli en pahalı spor arabanın direksiyonunu tutsa da; eli tutacak bir el arar...

Bazen insan arar.

Dünyanın en komik filmini izlese de, komşuları her gün gülerek selam verse de, arkadaşlarıyla bir kahve sohbetinde kahkahalarla gülse de; bazen insan O'nun tebessümünü arar...

Bazen insan arar.

Telefonun rehberinde; Donald Trump'ın, Andrea Bocelli'nin, Cristiano Ronaldo'nun ( Listeyi sen kendine göre yapabilirsin sevgili okur ) numarası kayıtlı olsa bile; Bazen insan O kadının numarasını arar.

Bazen insan arar.

Otobüsteki, metrodaki, ada vapurundaki insanların yüzünde, kırmızı tramvay çınlarken Beyoğlu'nda gelip geçen bir sel gibi akan insanların yüzünde; O kadının yüzünü arar.

Bazen insan arar.

Karanlık havasız bir mapusane köşesinde; gökyüzünün maviliğini, altın sırmalar saçan güneşi, denizi, özgürlüğü ararken; Bazen insan en çok da o kadından gelecek mektubu arar...

Bazen insan arar.

Bazen insan arar.

Bazen insan...

Bazen...

...


4 Eylül 2026 Cuma

İnsana Dair

 



Korkuyoruz ama neden? Bağımlısı haline geldiğimiz duyguları gün gelip yitirmekten mi? Yoksa o yitiş anında o duygulara uzun süredir yapışmış ruhumuzu da kaybetmekten mi? Darbeler sadece devletler tarihinde olmaz. Bir insanın kişisel tarihinde de kanlı devrimler olur. Belki de insan, sanatçısı hayat olan sürekli renkten renge giren bir tablodur. Belki de edilen tüm dualar, yapılan tüm ibadetler üzerindeki renklerin, desenlerin hayatın öfkesinden korumak içindir. Ama her fırtına da kötü değildir. Bazen fırtınalar yolumuzdaki engelleri temizlemek içindir. Korkuyoruz. Kendimizi yitirmekten mi korkuyoruz? Ya kendimizi bulmanın yolu kendimizi yitirmekten geçiyorsa? İnsan bazen tıpkı 7 cihana hükmeden gücü mazide kalmış kadim bir imparatorluğun ard arda mağlup olduğu savaşlar sonrası topraklarının tümünü kaybedip küçük bir hayata hapsolabilir. Bu fetret çok uzun sürebilir. Güneşin doğuşu gecikebilir. Yazgı bu ya ki onu da zaten Yaradan bilir: Belki de o insan esas mutluluğu çoklukta değil yoklukta bulacaktır. Tıpkı egemenliği milletine iade eden genç, umut dolu bir cumhuriyet gibi kendi demokrasisini yani " aşkı " bulacaktır. O yüzden korkmayalım, kendimizi baştan yaratmaktan korkmayalım. Güneş nasıl tekrardan doğacağını bildiği için batmaktan korkmuyorsa bizde yeniden doğmaktan korkmayalım.

Görsel: Sena Acar

Veba

 Albert Camus 1957 Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmış Fransız yazar. Veba adlı romanını okudum ve tarzını çok sevdim. Veba salgınının düzeni, her şeyi yok ettiği karantina altında bir şehir. Umutsuzluğa alışan ve bunun umutsuz kalmaktan daha kötü olduğu gerçeğiyle yüzleşen bir halk. Tüm bu kıyametin içinde görevini yapmaya çalışan doktor Rieux'ün çabaları. Karşısına şu ana kadar kötülük yapma fırsatı geçmemiş insanın içinde uyyuyan şeytanın kaosla işbirliği yapması ve cehenneme dönen bir şehir. Dostlarını, komşularını kaybeden insanların acaba sıra bize gelecekmi korkusuyla Azrail'le oynadıkları Rus ruleti. Vebanın hüküm sürdüğü şehirde sevgililerinden ayrı kalan insanlar. Albert Camus'un bu kitabında vebanın yol açtığı kitlesek bir buhranın ve şehirde kaosun yaşanması, bana başka bir Nobel Ödüllü yazar Saramago'nun kült eseri Körlük kitabından aldığım tadı verdi. Camus'un anlatım dili çok sade. Tıpkı dikensiz bir gülü koklamak gibi. Kitaba başlıyorsunuz ve sayfalar akıp gidiyor. Burada veba konusunu yazmış Nobel Ödüllü 2 yazarın karşılaştırmasını yapmak istiyorum. Yazının konusu olan Camus'un Veba'sı ve Orhan Pamuk'un Veba Geceleri. 2 kitap da çok güzel okumanızı tavsiye ediyorum lakin Camus'un Veba kitabında ki anlatımı; Pamuk'un Veba Geceleri'ne göre daha " soyut " ve felsefi kalmış. Pamuk'un eserinde okur olarak hikayenin içine daha çok giriyorsunuz ve karakterlerle mekanları gözünüzde daha çok canlandırıyorsuz. Haftanın son günündeyiz ve hafta sonu bir kitapçıya uğrarsanız bu yazımda adı geçen Saramago'dan Körlük, Pamuk'tan Veba Geceleri ve Camus'dan Veba romanları okumak için iyi bir alternatif olabilir.

2 Eylül 2026 Çarşamba

Eriyen Zaman

 Geçen hafta yeğenimin canı çekince bir fastfood markasından sipariş verdik. Balkonda kuryeyi beklemeye başladım.  Yarım saat sonra kurye geldi. Kapıyı açtım. Merdivenlerden zar zor nefes alan bir adamın sesini işittim. Bir kaç saniye sonra kurye kıyafetleri içinde elinde çantasıyla az evvel dik bir yamaca tırmanıyormuş gibi soluyan sesin sahibi ihtiyar adamı karşımda gördüm. Çantayı yere koydu ve nefesinin düzene girmesi biraz zaman aldı. "Siparişinizi çantadan alabilir misiniz? " dedi. Belliki yaşından ötürü ağır aksak yürüyen, merdivenleri zorlanarak çıkan abinin beli de sorunluydu. O yaşta ve o durumda bir insanın bütün gün trafiğin içinde motorsiklet üstünde tehlikeli yolculuklar yapması, kapı kapı dolaşıp paket dağıtması çok ağarıma gitti. Paketleri aldım, utanarak bir bahşiş verdim ve " Abi Allah sizi kazalardan belalardan korusun. Allah kolaylık versin " dedim. Teşekkür etti ve motoruna binip yeni siparişleri yetiştirmek için gözden kayboldu. Ülkemizin yıllarca alın teri döküp, primini ödeyen emeklisine reva gördüğü hayat maalesef bu. Elin Avrupalısı emekli olunca dünyayı dolaşıp en güzel plajlarda tatilini yaparken bizim emeklimiz 70 yaşından sonra da çalışmak zorunda kalıyor ve plajı ancak Acun'un Survivor programında görüyor. Sakın ha bana senin başına gelen spesifik bir örnektir demeyin. Çok yakın çevremde 70 yaşında aile çay bahçesinde gece bekçiliği, geç vakit ve erken vakit müşterilerine çay servisi yapan bir abimi ve 78 yaşında berberlik yapmak zorunda olan bir başka büyüğümü biliyorum. Bu durum beni üzüyor. Umarım bir gün emeklilerimiz son baharlarını çalışarak değil torun severek huzur içinde geçirirler.

28 Ağustos 2026 Cuma

Günahkar

 Ağustos güneşinin önünden geçen ve bir kaç saniye de olsa ferahlık veren bir bulut gibi tebessümünü izlemek. Göz yaşlarıma şahit olan ama sahneye çıkınca Spartaküs rolünü oynarken sessiz alkışlarını hissetmek, gizlimizin saklımızın olmadığı hayat tiyatrosunda kulis arkadaşlığı yapmaktır seninle yaşamak. Dalgalanan bir bayrağın rüzgârına duyduğu vefadır seni sevmek. Umutsuz olma. Sakın ha umutsuz olma. Bir nehir kurudu diye denizlerin yok olduğunu sana kim söyledi? 

Günahkarım Allah'ım. Çünkü sarhoş geziyorum. 

Ben içkiyle değil seninle sarhoş olurum.Sabahı sabah ederken rakı içer gibi, hayaline su gibi çınlayan şarkıları katmaktır seni içmek. İçtikçe kendinden geçmek. Aşk sarhoşu olmak...

Günahkarım Allah'ım çünkü faizciyim. Sevgide faiz caizdir. Seni bir seveni sen iki katı sev diyorum.

Günahkarım Allah'ım. Çünkü kumar oynuyorum.

Onun için herkesi-her şeyi, benden geriye kalanları, umutları, hayalleri ve de kalbimi yeşil çuhanın üzerine koyuyorum. Kazanıp kazanamayacağımı bilmeden hayatımın kumarını oynuyorum.

Faniyi sevmeden Baki sevilebilir mi? Leylayı bulmadan Mevla bulunabilir mi?


27 Ağustos 2026 Perşembe

Güzel Bir Gün

 Harika bir gün nasıl olur? 

1-Çok sevdiğiniz bir arkadaşınızdan güzel bir mesaj alırsınız. 

2-Yengeniz size öğlende mantı yapar. 

3-12 yaşında ki yeğeninizle vakit geçirir tabletinde oynadığı oyunu izler onun oyunu bıcır bıcır anlatmasını dinlersiniz. 4-Vakit ikindiden akşama doğru ilerlerken kimsenin olmadığı bir plajda şezlongun üzerine uzanır, kıyıya vuran dalgaların sesini dinlerken bir Albert Camus romanı okursunuz. ( Sahil kasabasında yaşamanın avantajı )

5-Derken abiniz İstanbul'dan işten döner( Ben Yalova'da yaşıyorum. Abimler pazardan beri misafir ve ağzım kulaklarıma varıyor. Aslında buda listede bir madde olmalıydı) ve abiniz yengenizle birlikte havuza dalar, havuzda tenha bir köşe bulup suyun içinde ayaklarınızı oynatırken 3 lü zirve yaparsınız ve kahkahalarınız etrafı çınlatır. ( Not: Yengem çok komik bir kadın )

6- Fenerbahçe Lyon'u Fransa'da yener ve 18 yıl sonra Şampiyonlar ligine katılır.

İşte böyle olur güzel bir gün. Lakin dün Fener'in maçı bitince günün de bittiğini varsayarak yatağa girdim lakin uyku bir türlü gözüme girmedi. Kendi kendime " Onur Rabbin yine senden İbadet bekliyor " dedim. Karanlık odada popo üstü yere oturdum ve başladım zikre...Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu ekber... Sonra instagramda karşıma İslam felsefesiyle ilgili bir kaç tane harika hesap çıktı. Bir süre İslamla ilgili yazılar okudum o hesaplardan. Sonuçta ibadet dediğin sadece bedenle ve dille yapılan bir şey değil, hayat-hakikat-yaradan ve insan hakkında düşünüp bu olguları anlamaya çalışmak ve tefekkür etmet de bir tür ibadet çeşididir. Sonra balkon-sigara-müzik üçlüsüyle sabah beşi ettim. Birden aklıma bir fikir geldi. " Bugün sabah namazını sahilde kılacağım " dedim. Abdesti aldım ve sahile yollandım. Saat beş. Etraf karanlık. Plajda sadece ben ve bir kaç kedi. Şezlonga uzanıp gökteki yıldızlara bakarken lacivert gövdeli dalgalarını sahile vuran denizin sesini dinledim. Derken ezan okundu. Kumun üzerinde namaza durdum. Tatlı bir esinti vardı. Sonra sevdiğim herkesi ve herşeyi kapsayan günlük duamı yaptım. Bir düşünün: şafak sökerken ıssız bir plaj, siz ve Yaradan...Muhteşem bir deneyimdi. Eve dönerken aklıma kıyamet ifadesi geldi. Kıyamet günü ölüler uyanacak ve Rabbin huzuruna duracak. Namaz kılarken de ayakta durduğumuz ana kıyam deriz. Namazda da KIYAMED'eriz. Ya kıldığımız namazlar günlük hayatta daldığımız uykulardan bizi uyandıran ve Allah'ın huzuruna getiren küçük kıyametlerimizse? Hava aydınlanırken eve döndüm ve uykuya daldım.

26 Ağustos 2026 Çarşamba

Asılacak Kadın

 Asılacak Kadın. Geçen yıl aramızdan ayrılan rahmetli Pınar Kür'ün Türk Edebiyatı klasikleri arasına giren romanı. 2013 yılında kendisiyle tanışma ve bir hafta süren yazarlık atölyesine katılıp öğrencisi olma şansına da erişmiştim. Atölyede söylediği şu söz aklımdan çıkmıyor: " İyi bir yazar okura silleyi vurur." Pınar Kür Asılacak Kadın romanında size gerçekten silleyi vuruyor ve sarsılıyorsunuz. Bazen mağdurların olduğu konulara onu tüm çıplaklığıyla ortaya koymanız gerekir bu durum rahatsız edici de olsa. Bu kitap mağdur edilen genç bir kadının, onu mağdur eden erkek egemen zihniyetin ve bilip de suskunluklarıyla bu suça ortak olanların hikayesini anlatıyor. Melek adında genç bir kız bunamış kendi işini görmekten aciz büyük hanımın bakıcısı olarak girdiği yalıda, zorla evlendiği Hüsrev Bey ve onun her akşam evine davet ettiği yabancı adamlar tarafından tecavüze uğraması anlatılıyor. Zavallı Melek'e meftun; şaşkın, toy bir iyi niyetin çıkmazında bocalayan genç bir delikanlı olan Yalçın Melek'in bu köleliğine son vermek için Hüsrev Bey'i öldürüyor ve sonucunda mahkemede suskun kalıp kendini savunmayan Melek idama, Yalçın ise ömürboyu hapse mahkum ediliyor. Melek suskun, bu ülkede ki melekler hep suskun. Bu ülkede kadının adı yok. Bu ülkede kadınlar ya " eziliyor " karşı koyanlar ise kara toprağın oluyor. Bu roman 40 yıl önce yazılmış ama halen geçerliliğini koruyor. Türkiye'de halen kadın cinayetleri işlenmeye devam ediyor. Pınar Kür'ün yazdığı Asılacak Kadın, yürekli bir toplumsal eliştiriyi yazının olanaklarıyla bağdaştırıyor, kadının dolayısıyla insanın onurunu tehdit eden yozlaşmışlıktan bir kesiti sorguluyor.

24 Ağustos 2026 Pazartesi

Gülümse

 Gülümse bulutlar dağılsın. Sen küskünsün diye güneş batmaktan vaz geçmeyecek, bir eli tut yada bir ruhu. Hiçbirşey yapamıyorsan kendini kucakla ve o eşsiz gün batımını kaçırma. Şu hayatta; 250 metre mesafeyi yürümeye üşenirken, çölde 42 kilometre koşanı da gördüm. Hayattan ve insanlardan umudu kesme. Ama en çok da kendinden... İmkansız diye bir şey yoktur, mucizeler biraz zaman alır. Uncle Ben'in Spiderman Peter Parker'a dediği gibi: " Büyük güç büyük sorumluluk gerektirir " Hayat sana kahraman olma rolü verdiyse o zaman kahraman ol. Sakın hiç bir şeyi içine atma. İki çift laf edeceğin dostların olsun şu hayatta. Onlara sım sıkı sarıl, ellerini bırakma. Herkesin yürüdüğü yol senin için doğru olmayabilir. Kendini suçlama. Navigasyon bile sen yolu şaşırınca " Yanlış yaptın sersem " demiyor. Kibarca " Rota yeniden oluşturuluyor " diyor. O yüzden kendini suçlama, kendinle konuş, ruhuna şevkatle davran. Ve kendi yolunu bul. Tanrı'yla aranı iyi tut. Ezelde ki yeminini unutma... Sadakadan, zikirden, şükürden ve seni sevenlerden aldığın dualardan kalkanın olsun. Gülmeyi unutma. Hayatın tüm bu karamsarlıklarına ve kötülüklerine karşı inadına gül. Haset edenlerin yüzüne karşı öyle okkalı bir kahkaha at ki öfkeden bir ayna gibi bin parça olsunlar.

Hiç bir yaşlı ruh genç bir bedenin içine boşuna konmaz. Ruh her şeydir ama fani olan beden de bazen ruhun muallimi olabilir. Tıpkı bir fotoğraf albümüne bakar gibi bedeninin sayfalarını incitmeden çevir. Tekrardan genç olmayı ama en önemlisi " şu anı " hatırla.


Sofra

 Gençken hayalleri gerçekleşmiş birinin toyluğunun ona verdiği iyi niyetin ve saflığın zamanın acımasızlığı karşısında yavaş yavaş paslanması ve gelecekte birgün kendi kendine: " Bu yolun başında ki mutluluğun nerede şimdi? " demesi mi daha acıdır yoksa gençken hayal kırıklığına uğramış, kalbi kırılmış ve artık kırılacak kalbi kalmadığı için artık acı çekmeyen lakin bu hünerin getirdiği lanetle hayallerin saf mutluluğunu kalbinde yaşayamayan bir kişinin durumu mu daha acıdır? Birincisi hayal kırıklığını yıllar sonra yaşar ve geçmişteki hatıraların güzel hatrına yolu yürümeye devam eder. İkincisi ise ölümsüzlüğünün bedelini hayattan tat alamamakla öder. Bu tıpkı sarayda kralın sofrasında ağırlanıp her şeyden yiyip hiç bir şeyden tat alamamak gibi bir şeydir. Geçen gün yıllardır görüştüğüm tabiri caizse " benim ciğerimi " bilen bir arkadaşımla dertleşiyorduk. O kendisini yukarıda bahsettiğim ikinci grup insana dahil ediyor. Görmüş, geçirmiş orta yaşlarda biri. Bana aniden " Ben aşık oldum " dedi. Sevdiği kadından bahsederken gözleri parlıyor, gözlerinin kenarındaki ve alnındaki çizgiler dile geliyor ve sanki " ben mutluyum " diyordu. Bana " Bir filmi kaç kez seyretmiş olursak olalım, her izlediğimiz sefer; 20 yaşımızda farklı, 30 yaşımızda farklı, 40 yaşımızda ise daha farklı bir anlam çıkarıyoruz " dedi. Yani, yaşanan hayatlar aynı lakin yaşadığımız yaşdaki duygularımız daha farklı. O yüzden hayattan tat almaya bakalım sevgili okur. Hayat bir an: Ya kölesi oluruz yada efendisi. Bitmeyecek gece, dinmeyecek fırtına yoktur. Bugün seni üzen şeyin on yıl sonra dudağının kenarında hafif bir tebessüme dönüşeceğini unutma.

23 Ağustos 2026 Pazar

Tepegöz'ün Hikayesi

 Türk sinemasında Çağan Irmak diyince akan sular durur. Kendisi: Babam ve Oğlum, Issız Adam, Unutursam Fısılda gibi beyaz perdeye damga vurmuş filmlerin yönetmeni. Kendisi edebiyata da el atmış ve iyi ki de atmış. Geçen hafta bir Çağan Irmak romanı olan Artuçkule'nin Tepegözü'nü okudum. Bu romanda Dini hikayelerden, Anadolu masallarından usta bir simyacı gibi harika bir harman yapmış ve okurken güzel vakit geçireceğiniz bir edebi eser ortaya koymuş. Romanın kahramanı Tepegöz adında daha doğarken istenmeyen ve bebekken küçük bir salın içinde nehre bırakılan ve kendisine yıllarca babalık yapacak bir yabancı tarafından bulunan biri. Tekgözlü oluşu, ürkünç görünümü nedeniyle kendisine hep ön yargıyla yaklaşılıyor. Ama Tepegöz'ün ürkünçlüğü ruhundaki karanlık tarafından, hırsından, açlığından ve zalimliğinden kaynaklanıyor. Çağan Irmak Tepegöz metaforu üzerinden aslında insanın güce, makama, üne, saltanata ve kudrete olan meğilini ve bunlar için ruhunu şeytana satmasını ve karanlık tarafı seçmesini anlatıyor. Bu kitap bir masal. Taht oyunları, despota karşı iyilikle direnen bilgeler, Tepegöz'ün doğumundan büyüyünceye kadar ki ömrü ve kendisini saltanata kavuşturacak adımları ve despota karşı canını ortaya koyan insanların kahramanlık hikayeleri anlatılıyor. Bu kitabı okuyunca sinemacı Çağan Irmak'ın yazarlıkta da çok hünerli olduğunu anladım. Yazılan kitap kurgu perdelerinin ardından yazarının kimliği hakkında fikir verir. Ben Çağan Irmak'ın ruhunun tonunda kendine has bir hüzün, olgunluk ve kontrolcülük buldum. Zaten o efsane filmleri de ancak böyle bir ruh ortaya çıkarabilirdi.

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Tebessüm

 Kazanmak mutluluğu tanımlar mı? Başarı kazanmak, sınav kazanmak, makam kazanmak, para kazanmak hatta birinin kalbini kazanmak. Kazanmak olgusunu insana sürekli bir mutluluk değil " anlık bir tatmin " sağlar. Halbuki insan kazandıklarıyla değil " vazgeçmedikleriyle " hatırlanır. Mutluluk elde etmekde değil gülü dikenine rağmen sevip onu koklamayı sürdürmektedir.

Hayat karşımıza engeller çıkarıyor. Geçen gün aklıma şu geldi: korktuğumuz şey engeller mi yoksa kendimiz mi? Aşılmayacak engel yoktur. Engellere anlam yükleyen kendi zihnimiz. Kendini fetheden dünyayı fetheder, sözünü bi durup düşünelim.

20 yıl önceki bene şunu söylemek isterdim: "Şuanın acısı gelecekte dudağının kenarında buruk bir tebessüme dönüşecek." O yüzden kendimizi yiyip bitirmeyi bi kenara bırakıp yaşadığımız acıyı şuanki bi tebessümün içine hapsedelim. Ama o tebessüm alaycı bir tebessüm olsun. Bizimle oyun oynamaya çalışıp ellerini oluşturup kenarda kıs kıs gülen felek bizi değil, kederimizi hapsettiğimiz dudağımızın kenarındaki o alaycı buruk tebessümle biz onu alaya alalım sevgili okur.

21 Ağustos 2026 Cuma

Saç Örgüsü

 Bir süre önce Suriye'de Kürt bir kadın öldürülerek saç örgüleri kesilmiş ve ölen kadının kesilen örgülü saçı bir videoda teşhir edilmişti. Öldüren, Esad sonrası Suriye'yi yönetmeye başlayan IŞİD li milatanlardan oluşan HTŞ örgütünün bir militanı. Öldürülen kadının ise SDG li ( IŞİD ile mücadele etmesi için kurulan Amerika tarafından da desteklenen silahlı Kürtlerin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri adındaki grup ) olduğu söyleniyor. Bu kadın cinayetini protesto etmek amacıyla global ölçekte saç örme kampanyası başlatıldı. Kocaelinde bir devlet hastanesinde hemşire olan İkra Avcı' da bu kadın cinayetini protesto etmek amacıyla saçını örüp resmini sosyal medyada paylaşıyor ve olanlar oluyor. Önce göz altına alınıyor sonra " Terör örgütü propagandası yapmak suçundan "  yargılanıyor. Beraat ediyor. Ancak bir kaç gün önce meslekten men edilip hemşirelik görevinden atılıyor. İkra Avcı konuyka ilgili şu açıklamayı yaptı: "Bir kadın cinayetine sessiz kalmadım.Kadınların öldürülmesine, şiddete ve kadın cinayetlerine tepki göstermek için saçımı ördüm.Bunun bedeli ise benim için mesleğim oldu.Hakkım haram olsun…. " Bu ülkede adaletin şirazesi kaymış. Yahu bir hafta önce ülkeyi yöneten muhteşem muhteremler PKK lı teröristlere dolaylı af ve meclise girme yolu açan Çerçeve Yasayı çıkartıyorlar ancak bir hemşire öldürülen Kürt bir kadın olayını protesto etmek isteyip saçlarını ördüğü için meslekten atılıyor. Yazık. Gerçekten yazık.

20 Ağustos 2026 Perşembe

Kiraz Çiçekleri

 Hiç bitmeyen savaşların neferi oluyoruz bazen. Gönlümüzde süren savaşlar, aklımızda süren savaşlar, hayat gailesindeki savaşlar... İnsan vatanını koruyor cehennemin derinliklerinden gelen düşmana karşı. Bazen sevdiği, bazen ailesi bazen de kendisi oluyor o " vatan ". Vatanım sensin dediği bir maşuk'u varsa, cesareti de oluyor o insanın. Ölüm bazen sevdiğini kırmak, bazen sevdiğinin yanından ayrılmak, bazen de sevdiğinden habersiz kalmak. Tıpkı toprağından ayrılan bir ağaç gibi. Tıpkı defterinden koparılan şiirli bir sayfa gibi. Tıpkı hüzünlü hüzünlü bakan bir gözden ayrılan bir damla yaş gibi...Lakin aşkla karılmış, sevgiyle kutsanmış gönüller yenilmez oluyor. Hayat onları korkutmuyor. Şüpheleri, bilinmezlikleri ıslah edip dört nala gidiyorlar kiraz çiçeklerinin pembe yapraklarını başlarından aşağı aheste aheste döktüğü diyarlara, danslarını yapmak üzere. Kız ruhu, oğlan bedeni simgeliyor. Kız oğlana ihmal ettiği ruhunu, oğlan ise kıza ihmal ettiği bedenini hatırlatıyor. Bundan sonra hayatın dört dörtlük gitmeyeceğini biliyorlar. Ama birbirlerinin elini sonsuza kadar tutacaklarını da biliyorlar.

18 Ağustos 2026 Salı

Yaren

 Karanlığımı inkar edemem çünkü köklerim orada. 

Sen acım,

Sen acım,

Sen acım,

Çatlayıp filizlenirken karanlıkta duyduğum acım...

En çok seni severim ben. Ondandır senin kenarını yurt tutmuşluğum. Tatlı ve kör bir uykudan uyanışım ve yeni doğan bir bebek gibi haykırışlarım. Dile gelmeyen fedarkarlıklarla köklendin. Kara toprağın kalbine mesken edindin. Bu kara toprak. Bu hüzünlü kara toprak... Hangi duyguların ve umutların kabri. Bugünü dünlere çevirmiş sayısız nice hatıraların Azraili...  Tanrı'ya kafa tutan, yürekleri cayır cayır yakacak olan Adem'in Azazil'i. Seninle zaman patikalarında koşamam ama yorulduğunda sırtını bana dayayıp dallarımın gölgeliğinde soluklanabilirsin. Eğer hain çocuklar koparmamışsa dalımdaki meyvalarımı okuyabilirsin. Hani her yıl yalnız balıkçıyı ziyaret eden Yaren leylek gibi olabilirsin. Sen gökte ben yerde. Tebessümün şifadır yaşadığım her derde. Hani insan bazen severde: yeniden dirilir defalarca ölse bile. Gözlerin zaten kalbimde. Yapamam sana hiç bir hile. Şevkatinle nura dönüşür karanlıklardaki çile. Kader ayrılık da yazsa; Yine seni severim bile bile...

17 Ağustos 2026 Pazartesi

Canki

 Ailenizin coşar, koşar, okur-yazarı olarak sizlere ve kıymetli dilimiz Türkçe'ye yaptığım son katkıyı açıklıyorum. Bu benim türettiğim yeni yep yeni sıfır kilometre bir kelime. Hazır mısınız? Ta ta ta taaaa: 

CANKİ. Evet canki...Böyle de kelime olur mu demeyin. Olur, bal gibi olur. Anlamı mı? Öyle bedavaya hizmet yok. Önce şu yazıyı okuyun sonunda canki nin ne olduğunu açıklayacağım.

***

Dile gelmeyen fedakarlıklarla köklendik. Birbirine kıyı olabilen insanlar birbirine kapılır ve onlara sevgiden kanatlar takılır. Yahya Kemal Beyatlı şiirinde ne güzel demiş: 

Âheste çek kürekleri mehtâb uyanmasın.

Bir alem-i hayale dalan âb uyanmasın...

Bazen " Seni seviyorum " denmez. Verdiğin değer, harcadığın zaman, gösterdiğin ilgi seni seviyorum anlamına gelir.

***

Yargılamak Tanrı'nın işidir. Bizler insanları etiketleyetek, onları yargılayarak Tanrıcılık rolüne soyunuyoruz. Şirk koşmak Allah'dan başka Tanrı edinmektir. Paraya, makama tapmak, bir insana duyulan sevgiyi abartıp onu ilahlaştırmak gibi amenna. Ama şirk koşmak aynı zamanda bir başkasını yargılamaktır. Yargılayacağımız tek şey nefsimiz olmalı...

***

Gelelim canki gelimesine. Canki yi aslında günlük hayatta o kadar çok kullanıyoruz ki ama farkında değiliz. İnsanın "canım" diyeceği birisi olmalı. Kendi canının yansımasını onun yüreğinde izleyebileceği bir canı. Canından alıp onun canına katabileceği bir canı... Birde kanki si olmalı insanın. Yanında gülmekten, saçmalamaktan, coşmaktan utanmayacağı bir kanki si... işte canki kelimesi:

Canım ve kanki kelimelerinin birleşiminden doğuyor.

Canım da ki "can" ve kanki de ki " ki " birleşiyor ve CANKİ kelimesini oluşturuyor. Ben bu yeni kelimeyi hayata saldım. Buyrun tepe tepe kullanın. Hepinize güzel bir hafta diliyorum sevgili cankiler.


16 Ağustos 2026 Pazar

Seyahat

 Gitmek iyidir. İnsan dediğin durmamalı hep gezmeli. Hatta geçmişinde ve geleceğinde de gezmeli. Bazı insanlar zengindir bir uçak bileti alır ve 2000 bin km ötedeki bir şehre tatile gider. Geri dönünce aynı şehre gitmek için otobüs bileti alan bir komşusuna rastlar. Ona " Ha ben orayı gördüm, daha önce uçakla gittim " der. Ama uçakla oraya giden kişi komşusunun otobüsle geçtiği yollardan geçmeden, gördüğü manzaraları görmeden aslında o yere gitmiş sayılmaz. Olayların varacağı yeri bilmek gidilecek yolun değerini düşürmez. A' dan B' ye giden yol aynı olsa da yolu birlikte gittiğiniz kişiyle yaşadığınız deneyim hikayenizi orjinal kılar. İnsan uyur, uyanır, çalışır, dinlenir yine uyur. Hep aynı şeyleri yapar. Hayat döngülerimizi yeknesaklıktan kurtaran şey yaş almanın insana kattığı deneyimdir. Aynı yoldan defalarca geçebiliriz ama her an değişen tecrübemiz yolculuklarımızı farklı kılar. Hız çağında yaşıyoruz. Artık herkes hayatı uçak yolculuğu yapar gibi yaşıyor ama mutluluk arabayla giderken bazen durup manzaranın tadına varmaktır. " Bir çok insan bulamadığı için değil, zevk almak için durmadığından dolayı, mutluluktan payına düşeni alamaz " demiş Marcus Aurelius. Bunu bir düşünmek lazım.

15 Ağustos 2026 Cumartesi

Öldükden sonra da Yaşamak

 Bir insan öldükten sonrada yaşayabilir. Dün bunu bir kez daha hatırladım. Dün akşam üzeri evimin sokağında ki dere kenarındaki kafenin bahçesinde bir arkadaşımla oturuyordum. Su almak için kafenin içine girdim. Benim komşu Aysel teyze ile simasına aşina olduğum başka bir teyze sohbet ediyorlardı. Beni görünce " Onur gel biz de senden bahsediyorduk " dediler. Yanlarına gittim. Simasına aşina olduğum teyze ( sonuçta Yalova küçük yer herkes herkesin simasına aşina ) " Onur anneye mi babaya mı benziyor " diyorduk dedi. Ben de " Valla annemin de, babamın da gözleri koyu renkti benim gözler yeşil, her halde beni hastanede karıştırmışlar, ben başkasının çocuğu olmalıyım " diyince üçümüz kahkahalarla güldük. Teyze " Oğlum baban çok iyi bir doktor ve çok iyi bir insandı. Bir sefer Bursa'ya kızımı göğüs hastalıkları hastanesine götürmüştüm ( 1999 Marmara depreminden sonra Bursa'ya göç etmiştik ) baban hastanede beni görünce ' Hayrola burda ne işiniz var ' demiş, elimdeki kağıtları alıp bir hafta bizimle ilgilenmişti. Baban saddce bize değil herkese karşı çok iyi ve yardımsever bir adamdı " dedi. Bunu duyunca gözlerim doldu. Ağlamadım ama... Teyzeye " Çok erken gitti. 2005 de. 21 yıl önce onu kaybettik " dedim. Sonra suyumu alıp dere kenarında ki masama döndüm ve bir sigara yaktım. Düşündüm, düşündüm... Rahmetli babamı düşündüm. Bir insan iyiyse, yardımseverse ölümünden 21 yıl sonra bile yolunun kesiştiği insanların gönlünde yaşamaya devam ediyor. Ölümünden 21 yıl sonra bile hakkında iyi şeyler kulaktan kulağa fısıldanıyor. Gerçek başarı bu olsa gerek. Bazı insanlar öldükten sonra bile yaşamaya devam ediyor. Selam olsun gönlü güzel, vicdanı temiz insanlara...

14 Ağustos 2026 Cuma

Kılıç

 İnsanın mutsuzluğunun kaynağı eksiklikleri midir yoksa fazlalıkları mıdır? İşkolik bir insanın kendine, ailesine ve dostlarına zaman ayıramayışının nedeni zaman ekdikliği midir yoksa işkolik arkadaşın çalışma fazlalığı mıdır? İnsan zengin ve sağlıklıyken de hayatta tatmin olmaması sahip olduklarının eksikliği midir yoksa aç gözlülüğünün fazlalığı mıdır? Bazen de fazla seçenek akıl karıştırır. Haritasız yola çıkmamak lazım. Sorun zamanın darlığı, gücün eksikliği yada paranın azlığı değil. Sorun bizim lüks tutkunluğumuz. İçimizdeki " Her şeyi yapma, her şeye yetişme " tutkumuz. Seneca ne güzel demiş: " Her yerde olan hiç bir yerdedir " diye. Durup bi düşünmek lazım. Geçen gün dertleştiğim ve hayatında şu sıralar ciddi bir kriz yaşayan arkadaşımın şu cümleleri beni çok etkiledi.

" Aynı kılıç bir insanı 2 kere öldüremez. Bu kılıç geçmişte beni zaten öldürdü. Bir daha öldüremez çünkü zaten ölüyüm. Ben bu yollardan daha önce geçtim. Dinmeyecek fırtına, geçmeyecek kış yoktur. Bu da geçecek... "


12 Ağustos 2026 Çarşamba

Tesadüf

 Ben kitapçıya gidince birden bire 40 yaş birden gençleşiveriyorum ve lunaparka gitmiş küçük bir çocuğa dönüşüyorum. Ben kitapçıda kendimi unutuyorum. Elbette edebiyat bilgimi canlı ve güncel tutan takip ettiğim yazarlar var. Bazen nokta atışı kitap alımları da yapıyorum ama ben en çok aklımda herhangi bir plan olmadan kitap raflarının arasında rasgele dolaşıp tesadüfi kitap seçimleri yapmayı seviyorum. Ben tesadüflerin gücüne çok inanıyorum. Mesela hayatımda dönüm noktası olan insanlarla hep tesadüf eseri karşılaşmışımdır. Kitaplarım bitince bugün de soluğu kitapçıda aldım ve bu kitapları seçtim. Orhan Pamuk'un son kitabı Kelimeler ve Hatıralar kitabı. Bu kitap alıştığımız gibi klasik bir Orhan Pamuk romanı değil. İçinde seçme hatıralar, yazılar ve bir de hikaye var. Yazarların romanlarını okuyarak onların ruhu hakkında bir şeyler sezebiliriz. Ama roman oldukları için anlamaya çalıştığımız kişilikleri arasında hep bir " kurgu perdesi " vardır. Ama bu kitapta Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk'un filtresiz haliyle karşımızda buluyoruz. İkinci kitap Albert Camus'dan Veba. Veba'ya tutulan bir şehirde ölümle burun buruna gelen insanın gerçek kimliğinin ortaya çıkışını işleyen bir çalışma. 1957 Nobel ödülü sahibi Alber Camus'u ilk kez okuyacağım için heyecanlıyım. Üçüncü kitap kendisiyle tanışma ve bana verdiği yazarlık eğitimiyle öğrencisi olma onuruna ulaştığım rahmetli Pınar Kür'ün kült romanı Asılacak Kadın. Öğrencisiyken kendisi bana " Yazdığın kitapta en beğendiğin bölüm neyse önce onu at " demişti. Ne cümle ama? Üzerine 3 gün düşünülüp felsefe yapılır. Ve son kitap; Çağan Irmak'dan Artuçkule'nin Tepegöz'ü. Çağan Irmak diyince akansular durur. Bence Türk sinemasının en büyük yönetmeni. Her filmi izlemeye değer. Beyaz perdede böylesine başarılı hikaye anlatıcısının kaleminin de kuvvetli olduğuna inanıyorum. Mesela yönetmen Ferzan Özpetek'in de müthiş filmleri var ve 10 yıl önce okuduğum romanı da müthişti. İyi yönetmenlerden iyi yazarlar çıkıyor demek ki. Okudukça her bir kitapla ilgili değerlendirme yazısı yazacağım. Sevgiyle kalın.

11 Ağustos 2026 Salı

Kazanmak

 Para kazanabiliriz. İtibar kazanabiliriz. Başarı kazanabiliriz. Övgü kazanabiliriz. Bir kadının yada adamın kalbini kazanabiliriz. Ama asıl mesele, ne kadar kazandığımız değil, kazandıklarımızın bizi neye dönüştürdüğüdür. Çoğu insan mutlu olmayı " kazanç " ile tanımlıyor. Oysaki hayat; kazanıp-kaybetmek arasında bir savaş değil, gidilen yoldur. Yolda öğrenilen deneyimdir. Kazandıklarımıza bakmaktan yolda ki dersleri gözden kaçırıyorsak kaybedenlerden oluruz. Hayatı boyunca şu 3 şeyi sırasıyla yapan insan anlam bulur. 

1-Görmek

2-Öğrenmek

3-Dönüşmek

Başarılarımız içimizde ki kibrin karanlığını beslemek yerine, mütevaziliğin ışığını beslediği zaman görüşümüz iyi olur. Kayıplardan başarısızlık olarak bahsetmeyip onlardan ders aldığımız zaman hayatın öğrencisi oluruz. Bilgiyi akılda hapsetmek ve zihnimizin duvarlarında sürekli yankıllatmak yerine bilgiyi bedene indirdiğimizde dönüşebiliriz. Bazen bir mağlubiyet bin zafere bedeldir. O yüzden kaybetmekten korkmamak lazım. Comandante Che Guevara'nın dediği gibi: " Kaybetmekten korkma. Bir şey kazanmak için bazı şeyleri kaybetmelisin. Kaybettiğin zaman değil, vazgeçtiğin zaman yenilirsin " O yüzden her ne yaşarsak yaşayalım, yoldan vazgeçmeyelim sevgili okur.


10 Ağustos 2026 Pazartesi

Vadideki Zambak

 Vadideki Zambak, olağanüstü gözlem yeteneği ve insan doğasını derinden kavraşıyla klasik roman türünün tartışmasız en önemli ustalarından biri olarak kabul edilen Honoré de Balzac'ın en ünlü kitaplarından biri. Vadideki Zambak, kontes Henriette karakteri üzerinden kadın figürünün toplumdaki - kaprisli kocasını idare eder, çocuklarına bakar, ev işi yapar bu arada aşktan ve romantizmden uzak kalır - şeklindeki adaletsiz konumunu belirten dolaylı bir feminizm hikayesi. Evli ve çocuklu Henriette ve ona deli gibi tutkun Félix'in arasında geçen sonu çıkmaz sokak olan hüzünlü bir aşk hikayesi. Kontes Henriette Félix'in aşkına kapılıpda tıpkı bir uçurtma gibi göklere yükselse de ipini daima bir yere bağlıyor ve kendinden daha genç olan aşığına duyduğu aşkı bir anne sevgisine dönüştürüyor. Sıcak yakınlaşmadan uzak yaşamak zorunda kalan bu tutkulu aşkın iki insanın ruhlarına egemen olmasına tanık oluyoruz. Félix kralın bile ilgisini gören genç başarılı bir devlet adamına dönüşürken İngiliz Leydi Dudley'in çekimine kapılırken onunla maddi bir aşk, kontes Henriette ile ruhani bir aşk yaşayıp iki kadın arasında savruluyor. Romanın arka planında devrim sonrası Fransa'nın sosyal- siyasal yapısı, Napolyon'un hükümdarlığı ve düşüşünden de bahsediliyor. Dünya edebiyatının en hüzünlü ve ihtişamlı aşk öykülerinden biri kabul edilen Vadideki Zambak romanını okumanızı tavsiye ederim.

9 Ağustos 2026 Pazar

Bisiklet

 Geçen gün evimin sokağında Türk kahvemi içip telefonumdan Türk sanat müziği dinlerken arkadaşımın küçük oğlu bisiklete binmeyi öğreniyordu. İki üç sefer pedal çeviriyor, dengeyi kaybediyor sonra hoop ayaklarını yere koyuyor. Yine bir kaç pedal çevirme sonra hoop yine ayakları yere koyuyor. Dura kalka, düşe kalka öğreniyor. Tıpkı bir çocuğun bisiklete binmesini öğrenmesi gibi biz yetişkinlerin de öğrenme macerası kaç yaşına gelirsek gelelim devam ediyor. Mesela iş hayatında aşamalardan geçiyoruz, insan ilişkilerinde yaşaya yaşaya daha iyi bir diyalogcu oluyoruz. Daha olgun ve affedici oluyoruz. Hayat sürekli bir mücadele hali; çevremizle ve bazen kendimizle olan savaşımız hiç bitmiyor. Yaşadıkça kendi kendimizin dilini de daha iyi anlamaya başlıyoruz. Gençlikte gemimizi tutkulu kürek çekişler yürütürken, gençlik sonrası dönemde tecrübe rüzgârı yelkenlerimizi şişiriyor. İnsan sevmeyi daha iyi sevmeyi bile düşe kalka öğreniyor. Gençken tutkunun gazına gelip sevmek kolay. Tutku yitince; olgunlukla, bilgelikle sevebilmek asıl olay. Yaş aldıkça hayatta ki işaretleri, tesadüfleri, ahengi okumayı öğrenen insan aydınlanmaya başlıyor. Kuran bile " Oku " ayetiyle başlıyor. Okunan şeyler sadece kitaplar değildir. Bazen bir insan, bazen hayat bazen de insan kendini de okuyabilmeli. 

8 Ağustos 2026 Cumartesi

Terzi Recep

 



Nur topu gibi bir de " Çerçeve Yasamız " oldu. Bu yasa Cinayet suçu işlememiş PKK terör örgütü elemanlarına af getiren hatta bir kaç yıl sonra meclise bile girme olanağı sağlayan maddeler içeriyor. Peki meclise girecek eski PKK lı teröristlerin dağdayken mehmetçiğe kurşun sıkıp sıkmadığı nasıl tesbit edilecek? Silah kullanmamış ama " eyleme finansman sağlamış, organizasyon yapmış "...  Bu çerçeve yasaya göre bu tipler meclise girebilecek. Ne günlere kaldık. İmralı'daki  ben ona ( Bebek katili Öcalan ) diyorum fakat " Kurucu Önder ", " Sayın Öcalan " diyenler de var, bu yasa için " 1000 kilometrelik bir yolun ilk adımı " demiş. Bu çerçeve yasa meclise " Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi " adıyla gelmiş. Doğrusunu Orhan Bursalı köşesinde şöyle yazmış: " Dananın Kuruğunun Kopacağı Büyük Seçime Giderken DEM ve Kürt Siyasi Hareketi Seçmenini Yanımıza Çekmek ve Seçim İttifakı Yapma Amacına Yönelik Olarak PKK lılara Şartlı Af Getirme ve Salıverme Yasası " Hepimiz barış istiyoruz. Bu ülkede 40 yıldır dökülen kan dursun istiyoruz. Ama senaryosunu ABD'nin yazdığı, AKP, MHP, DEM ve Öcalan tarafından kurgulanan bu çerçeve yasa; Türkiyeyi Türk-Kürt-Arap Konfederasyon yapısına götürecek ve Ülkemize üniter yapısına son verecek emperyal bir " parçalama " planının ilk adımıdır. Oy oranının düştüğünü gören ve mutlak butlanla ana muhalefet partisi CHP'yi bölen Terzi Recep'in Amerikan malı kumaşla PKK lılara takım elbise giydirip meclise sokup 25 yıldır zamkla yapıştığı koltuğunu koruyup seçimi bir kez daha kazanmak için DEM partiyi ve Kürt vatandaşlarımızı kendi koalisyonuna çekme hareketidir bu.

Karikatür by Salih Onur Savaş


7 Ağustos 2026 Cuma

I Hate Elvis

 Elvis Presley'in uzun süre menejerliğini yapan Albay Tom Parker, sıradışı pazarlama stratejileri ve herhangi bir şeyi iş fırsatına çevirebilmesiyle tanınmıştır. Elvis dünya çapında üne kavuştuğunda,  Parker fotoğrafları, posterleri, düğmeleri, kıyafetleri, rozetleri içeren bir ticaret imparatorluğu inşa etmesine yardım etmiştir.

Parker ayrıca Elvis'e yöneltilen eleştirileri kabul etmiş, onları önemsememek yerine " I hate Elvis " ( Elvis'den nefret ediyorum ) yazılı rozetler satmaya başlamış, şarkıcıdan hoşlanmayan insanlarıdan da para kazanmayı başarmıştır. Bu hikaye Parker' ın kaostan reklam ve satış yaratan " Kurnaz tüccar " ününü kazanmasını anlatıyor.

Bu hikaye dünyadaki en önemli pazarlama stratejisine örnektir: toplumun dikkati değerlidir. Taktirleri ve yergileri aynı çizgide buluşturmanın yollarını bularak Albay Parker, güçlü markalaşmanın ve yaratıcı ticaretin genel ilgiyi ticari başarıya nasıl dönüştürüleceğini kanıtlamıştır.


6 Ağustos 2026 Perşembe

Çimdeki Sandalye

 Dün akşam ilginç bir olay yaşadım. Arkadaşımla çay bahçesinde otururken bir kadın gördük. Kadın çay bahçesinde ki sandalyelerden birini almış çimlere doğru götürüyordu. Arkadaşım çay bahçesinde çalışan garson kardeşimize seslendi ve " Baksana kadın sandalyenizi götürüyor " dedi. Garson kadına baktı ve " Hop hop " diye seslendi ve yanına seğirtti.  İhtiyar ve tesettürlü bir kadındı ve sandalyeyi kıbleye doğru koymuştu. Kadın yanına gelen garsona bir kaç kelime söyledi ve garson sandalyeyi almadan tekrar işinin başına dönüp çayları dağıtmaya başladı. Geç de olsa duruma uyanmıştık. O teyzemiz namaz kılmak için sandalyeyi çay bahçesinin dışına çimlere götürmüştü. ( Bilirsiniz güçten düşen yaşlılar namazlarını sandalyede de kılabilirler ) Ve teyze sandalyesinin üzerinde oturup kalkarak namazını kılmaya başladı. Namazı bitince de sandalyeyi çay bahçesine geri getirdi. Bu hatayı bazen hepimiz yapıyoruz. Olayların aslını bilmeden acele yargılara varıyoruz. Veya hayatımızda ki insanları ister yakın, ister uzak olsun yeterince tanımadan sınıflandırıyoruz. Ülke olarak kıramadığımız tabularımız var. Bu ülkede insanlar yıllarca camiye gidiyorsa " yobaz "  içki içiyorsa " kafir " diye etiketlenmedi mi? İnsanları dış görünüşleri ve hayat tarzlarına göre etiketlemekten vazgeçmenin zamanı gelmedi mi? Lütfen bu güzel ülkenin güzel yaşayanları olarak suni gündemlerle ayrışmayalım.

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Akıl

 Yaşayanlar ölülerin gözlerini kapar. Ölüler ise yaşayanların gözlerini açar, diyor Bulgar yazar Gospadinov. Kendimden biliyorum yakın insanların kaybedilmesi insanın hayatında bir değişim rüzgârı estiriyor. Akıllı insanlar esen bu değişim rüzgârının önüne değirmen kuruyor, akıllı olmayanlar ise duvar örmeye çalışıyor. Hayat hiç bitmeyen bir savaş. Herkesi yensek bu sefer kendimizle savaşmaya başlıyoruz. Kendimizi yenince bu sefer tekrar herkesle cenge tutuluyoruz. Aslında bu " Herkes " ruhumuzun kuytularında kalmış gölgelerimizin bir yansıması da olabilir. Bunu bir düşünmek lazım. Geçen akşam dinlediğim bir ayet bana şunu düşündürttü: Elinde ki tek ekmeğin yarısını paylaşan fakir bir adam mı daha iyidir yoksa 1000 tane altınının 25 tanesini paylaşan zengin bir adam mı daha iyidir? Akıl bir lanet mi dir yada insana Tanrıcılık oyunu oynatan bir tür şirk koşma ayini midir? Gençken " yarını " düşünmeden aptalca aşık olmak tecrübesiz insanı nasıl da mutlu ederdi. Ama bilginin lanetiyle kalbi prangalanmış olgun insan daha başlamadan aklında sivri sinek gibi vızıldayan " olasılık " ihtimalleriyle uğraşırken eskisi gibi bir türlü aşık olamaz. " Ya şöyle olursa, ya böyle olursa... " diye der, der, der ve koca bir umut ve mutluluk ormanını yok eder. Bilgi asla lanet değildir arkadaşım. Bilgi ateştir: Onunla karanlıkları aydınlatıp labirentten çıkış yolunu da bulabilirsin. Yada onunla içindekilerle birlikte koca bir ormanı da yakabilirsin.

4 Ağustos 2026 Salı

Fındık

 Kışları bir türlü sevemedim. Belki de beni üşüten ama soğukluğun sebebini benden gizlemesi ona karşı mesafeli olmamın nedenidir. Belki babamı soğuk bir ocak akşamı benden almasıdır mesafemin sebebi. Belki de sokakta ki evsizlerin kış gecelerinde ıslanmaları ve üşümeleridir mesafemin nedeni. Yazı ise hep samimi buldum. Sıcaklar bazen bunaltsa da bunun sebebinin insanı muhatap alması hoşuma gidiyor. Perdelerin ardından konuşmadan niyetini saklamadan doğrudan üzerinize parlıyor. Anladınız siz onu. Güneşten bahsediyorum. Batışı ayrı bir şölen. Her halde vedası bu kadar görkemli ve harika olan hayattaki tek varlık güneş olsa gerek... El ele tutuşan sevgililerin aşkını vedasıyla kutsuyor. İnsanların yıldızları görüp dilekler dileyebilmesi için yeri geldiğinde sahneden çekilmesini biliyor. Bu nasıl bir cömertliktir. Karanlıktan korkmuyor çünkü ertesi sabah tekrardan doğacağına güveniyor. Bu nasıl bir cesarettir. Bir ağacın altında Türk kahvesi ve müziklerle, dostlarla yapılan sohbetlerle ne güzeldir yazın ikindileri. Bir süredir Fındık'ı göremiyorum. Fındık mahallemizin kısa bacaklı, tıknaz, küçük kahverengi köpeğiydi. Onun başını bir kere sevdiniz mi, karnını bir kez okşayıp gıdıkladınız mı bir ömür peşinizde dolanırdı. Duygusal ve sezgileri kuvvetli bir hayvandı Fındık. Ona karşı bir anlık gösterdiğiniz ilginin ve verdiğiniz değerin hatrına sizi " Bir ömür " severdi.  O zavallıcığı da yakalayıp barınağa kapattılar her halde. Seni hiç unutmayacağım canım Fındık.

3 Ağustos 2026 Pazartesi

Spiderman

 Son Spiderman filmi vizyonda. Ben de soluğu sinemada aldım. Beklentileri karşılayan güzel bir film olmuş. Kırmızı-mavi kostümlü örümcek kahramanımızın bu sefer çok enteresan bir düşmanı var. İstediği insanın zihnine girip kurbanlarını kontrol edebilen bir düşman. Bir nevi mind-hacker. Filmden sonra  bir an bunun gerçek hayatta mümkün olduğunu düşündüm. Tüyylerim ürperdi... Düşünsenize; başkası tarafından davetsiz şekilde zihninize giriliyor ve tüm mahremiyetiniz sıfırlanıyor. Neyse ki gerçek değil sadece bir Hollywood filmi... Spiderman filmi tüm zamanların açılış hasılat rekorunu kırdı. Kendi kendime Spiderman kahramanının filmlerinin her dönem neden başarılı olduğunu sorguladım: Bi kere fantastik bir kahraman. New York gökdelenlerinin arasında örümcek ağlarıyla binadan binaya uçuyor, estekik ve akrobatik hareketler yapıyor. Fantastik bir kahraman olan Spiderman'in de fantastik özel güçlere sahip düşmanları oluyor. Green Goblin, Dr. Octupus, Venom gibi. Gençlere Spiderman'in gizli kimliği Peter Parker karakteri yakın geliyor. Sıradan bir lise öğrencisi olan Parker'la kendileri arasında bir bağ kuruyorlar. Ha bir de olayın aşk boyutu da var. Gençler Peter Parker ve yanık olduğu hatun MJ arasında ki aşka bayılıyor. Spiderman: Brand New Day güzel bir film olmuş. Benimse seksenli yıllarda siyah beyaz Spiderman çizgi romanları okuyarak, doksanlı yıllarda çizgifilmlerini izleyip oyuncaklarıyla oynayarak ve 2000 lerden sonra sinema filmlerini izleyerek süren Spiderman sevgim kırk yaşımı geçsemde halen devam ediyor. Spiderman 'in yaratıcısı Stan Lee'yi de anmış olalım. Rest In Peace ( RIP ) Stan Lee.

2 Ağustos 2026 Pazar

İbadet

 Size bu satırları şafak sökerken saat 5.42 ' de Yalova sahilindeki çay bahçesinden yazıyorum. Aydınlık, geceyi doğu tarafından yavaş yavaş bir kağıt gibi yırtarken, martıların çığlıkları mavi gövdelerini sahile vuran dalgaların sesine karışıyor. Az evvel camiden geldim. Sabah namazını cemaatle birlikte kıldım. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim ikindi namazlarında camiye tekerlekli sandalyesiyle gelip merdivenleri yürüteciyle çıkan ve hep en önde saf tutan ayakları tam tutmayan yürüme engelli güzel kardeşimi yine gördüm. O bile sabaha karşı camiye geliyorsa ( tekerlekli sandalye ve yürütece muhtaç ) peki ya diğerleri...Sabah namazı aslında hiç uyumadan geçen ve kuran okuyup, teheccüt ve bir saatinde de tespih çekerek geçen bir gecenin son ibadet halkasıydı benim için.Bazen uyku kaçabiliyor. Ben artık bu duruma " üff niye uykum gelmiyor " demek yerine " Rabbim bu gece benden ibadet bekliyor " diyerek bu uyanık zamanı ibadetle geçiriyorum. Herkesin inancı ve ibadet tarzı-miktarı kendine. Ama hayat insanı uyandırmak ve " kurtarmak " için bazı kritik anlarda değişim rüzgârları estiriyor. Akıllı olan bu rüzgâra karşı değirmen kuruyor, akıllı olmayan ise duvar örmeye çalışıyor. Ben bugünlerde bu rüzgârı hissediyorum ve ibadetlerimi daha da arttırmayı Rabbimden diliyorum. Bana camiye gelen yürüme engelli kardeşim ilham oldu, bu pazar sabahı yazısı da belki birilerine ilham olur...

Aşk din,

Mutluluk ibadet,

Sevgi ise Tanrı'dır.

Tanrı'yı unutmayın. Çünkü O sizi hiç bir zaman unutmuyor.

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Abim

 Geçen hafta benim için harikaydı. Çünkü geçen kıştan beri görmediğim abim Yalova'ya beni ziyarete geldi. Hayat gerçekten tuhaf. Ben orta okula giderken abim Yalova dışında Tıp Fakültesini kazanmıştı. Gururluydum ama aynı zamanda üzgündüm. Gururluydum çünkü abim; dedemden, babamdan sonra ailenin üçüncü kuşak doktoru olacaktı. Üzgündüm çünkü hayatımızda ilk defa iki kardeş birbirimizden ayrılıyorduk. Hafta sonları eve gelmesine rağmen abimsiz geçen hafta içlerinde tabiri caizse sudan çıkmış balığa dönüyordum. Daha sonra büyüdük, hayatlarımız birbirinden ayrı şehirlerde gelişti ve ayrılığa da alıştım.Kardeş demek çocukluğunun en iyi arkadaşı demek. Şakalar yapıp birlikte güldüğün, ergen bir çocuk olarak hayatında ki ilk küfürleri sana öğreten, mahalledeki çocuklardan dayak yediğinde gidip o çocukları dövüp intikamını alan, annen baban artık olmasa da hayatta hep yanında duran, gölgesi bile yeten bir abinin olması dünyanın en güzel şeylerinden biri. Zamanımızı yazlığımızda geçirdik. Bol bol yüzdük, deniz kenarında oturup nefis yemekler yerken havayı turuncuya boyayan ve yavaş yavaş Yalova-İstanbul arasında ki Marmara denizinin ardına kayan güneşin oluşturduğu muhteşem gün batımlarını izledik. Hava kararınca balkonumuzda müzik dinlerken muhabbetin dibine vurduk. Bir de abimden müthiş bir şarkı öğrendim. Nikbinler grubundan Denize Doğru şarkısı. Bu şarkı abimle geçirdiğim muhteşem tatilin şarkısı oldu. Teşekkürler Tanrım bana abimle geçirdiğim bu muhteşem haftayı yaşattığın için.


31 Temmuz 2026 Cuma

Diken

 Çok iyi normal taklidi yapan anormallerin arasında maskesiz dolaşmak delilik mi? Huzursuz olan kıskanç avcı ormanı kıskanıp cenneti bir gün ateşe verir mi? Oysa ki ateş karanlıkları aydınlatıp yolu bulmak için değil mi? El ele tutuşsak, şeytanları besmeleyle kovsak kendimize varabilir miyiz? İçimize biraz sevgi, biraz cesaret koysak; kabarıp kalbimizden dışarı taşar mıyız? Sırt sırta verip engelleri aşar mıyız? Dün tesbih çektim. Baş parmağım dikenlendi, kırmızı bir gülü sevdim. " Ben sana aidim " dedim. Bir ikindi vaktinde esen rüzgârın sesini dinledim. Belki denizi göremedim ama onun için yazılan şarkıları hep rüzgârdan dinledim. Birgün kavuşmayı diledim.

30 Temmuz 2026 Perşembe

Frankeştayn

 



Hani meşhur Doktor Frankeştayn hikayesini bilirsiniz. Doktor Frankeştayn laboratuvarında bir yaratık yaratır. Bu yaratık yada canavar da diyebiliriz; insanı andırmakla beraber çirkin, kaba ve ürkütücüdür. İnsanlar onu görünce kaçar, bu hilkat garibesi ucubeyi lanetler hatta ona saldırır. İşte mutlak butlanla Kılıçdaroğlu'nun başına geçirildiği CHP tıpkı Doktor Frankeştayn'ın ucubesine benzedi. Bi kere herkes ondan kaçıyor. Niye mi? 91 millet vekili CHP'den istifa edip Yeni Parti'ye geçti. Tıpkı doktor Frankeştayn'ın yarattığı canavar gibi kendini düzgün ifade edemiyor. Niye mi? Butlanlı CHP parti binasına bir pankart astı ki evlere şenlik: Ne cumhuriyetinden ne senden vazgeçmeyeceğiz, demişler. Oysa ki ne...ne bağlacı olumsuz anlamda olduğu için yüklemin olumlu yani " vazgeçeriz " olması gerekiyordu. Butlanlı CHP hakikaten ucubeye benzedi. Niye mi?  Hadi anladık 25 yıldır iktidar sürenlerin emperyalistlerin gazına gelip Osmanlıcılık hayallerine kapıldıklarına şahidiz fakat Kılıçdaroğlu " Türkiye Osmanlı coğrafyasında yer almalıdır " diye acayip acayip açıklamalar yapıyor. Butlanlı CHP doktor Frankeştayn'ın yarattığı gerçekten suni bir ucubeye benzedi. Niye mi? BirGün gazetesinden gazeteci Ebru Çelik'in gazetecelik başarısıyla ortaya çıkardığı haberde: CHP'nin üye katılım törenine cast ajansı aracılığıyla figüran getirtildiği ve kişi başı 950 Lira ödendiği ortaya çıktı. Hey gidi CHP, hey... Frankeştayn romanında canavar ıssız yerlere kaçıp insanlardan uzak duruyordu. İlk genel seçimde Frankeştayn canavarına dönüşmüş Kemal Kılıçdaroğlu da yüzde iki buçuk oyunu ve butlandan kurtlanmış CHP'sini alıp ormana kaçar herhalde...

Karikatür by Salih Onur Savaş

28 Temmuz 2026 Salı

Gün Batımı

 Bir zamanlar, bir kaç büyük hatam ile bir kaç büyük  kazam arasında bir yerlerde... Farkına varmanın ilk basamaklarında hayat merdiveninin. En kritik noktasında kaderimin. Güçlü olmak bana ağır gelmişti. Kusursuzluğa kafayı takıp en kusurlu suçları işledim zihnimde. Tanrı Sisifos'u iterek kanter içinde bir dağın zirvesine çıkardığı kayayı her seferinde aşağı yuvarlayıp onu tekrar tekrar sonsuza kadar zirveye ittirmeye mahkum ederek cezalandırdı. Beni ise görünmezliğimi elimden alarak. "Ortamın" en ünlü ünsüzü olmanın diyetiydi bu belkide...Bu dediklerim kişisel tarihimin karanlık sayfalarında kalan bir " rüya mıydı? " derken yakın zamanda bir muhteremin günlüğünü okumaya başladım. Onun kelimeleriyle geçmişe dair şüphelerimi rüzgârın bulutları dağıtması gibi dağıttım. Dün akşam "onu" hayal edip yanımdaymışcasına elini tutup sahilin birinde gökyüzünü turuncuya boyarken yavaş yavaş denizin ardına düşen güneşi uğurladım. Kaderinde kıyamet,yok oluş,son olan dünya dönmekten vazgeçiyor mu? Kaç kere yenilirsen yenil, kaç kere yeniden başlamak zorunda olursan ol; evrendeki bu muhteşem "ahengin" hatrına, gördüğün, duyduğun, hissettiğin çevrendeki bu güzel hayatın aşkına bereketin harekette olduğunu hatırla ve oyna. Bilmek lanet değildir. Bugün sadaka veren olursun yarın sadaka alan. Elbet bu hikayenin biyerinde senin için var bir yanan. Aldatmasın seni pusudaki fiyakalı şeytan. Hakikati görür gönül gözüyle bakan. Mutluluğu ıskalar kusursuz kul arayan...Kurtulur güce değil Rabbine tapan.

27 Temmuz 2026 Pazartesi

Odyssey

 Yönetmen Cristopher Nolan sinemasını hep sevmişimdir. Inception, Dark Knight, Interstellar filmleri efsaneydi. Homeros'un antik Yunan efsanesi olan Odyssey hikayesinde de onun kendine has yorumunu hissediyorsunuz. Oscarlı bir yönetmen Mat Damon, Anne Hathaway, Robert Pattison, Charles Theron, Tom Holland, Zendeya gibi büyük oyunculardan oluşan bir kadroyu yönetince ortaya büyük bir film çıkmış. Filmin uzunluğu sizi yanıltmasın. 3 saatin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Bu bir eve dönüş hikayesi. Truva savaşına katılan Odysseus'un adamlarıyla birlikte evlerine dönerken yaşadıkları maceralar anlatılıyor. Bunlar sıradan değil fantastik maceralar. Odysseus( Matt Damon )evinden ve karısından 20 yıl uzak kalıyor. Sefere giderken bebek olan oğlu genç bir delikanlı ( Tom Holland ) oluyor, kraliçe olan karısı Penepole ( Anna Hattaway ) ülkelerinin daha fazla kralsız kalmaması gerektiğini söyleyen kendisiyle izdivaç yapıp kral olmak isteyen taliplilerini oyalarken, kocasının yaşadığına ve geri döneceğine dair inancı kalbinde taşıyor. Odysseus ise eve dönüş yolunda ölümün eşiğine geldiği maceralarda " evine kavuşacağının " umuduyla sağ çıkıyor. Peki geçtmişte ardımızda bıraktığımız yer, kişi yada duyguyu geri döndüğümüzde aynı bulabilir miyiz? Film biraz da bu soruya cevap arıyor. Odyseey güzel bir film. Muhakkak izleyin.

25 Temmuz 2026 Cumartesi

Drakula Kemal

 

Hani Hollywood'un çektiği korku filmlerinde vampirler vardır. Bu vampirler kötü kalplidirler ve insan kanı emerek beslenirler. Kaç kere öldürürseniz öldürün tekrar geri gelirler. İşte "tarafsız olması gereken" yargı kararıyla 2 ay önce CHP nin başına atanan Kemal Kılıçdaroğlu da tıpkı o korku filmlerinde ki vampire benziyor. O da CHP'nin başındayken temsil ettiği halk iradesini iktidara taşımak yerine muhalefet liderliğiyle ( Yani karanlıklar arasında ki Drakula şatosunda ki koltuğuyla ) tatmin oldu. Yıllarca ona güvenen siyaset arkadaşlarını ve seçmenini sömürdü ( Yani bir vampir gibi kanını emdi ) ama iktidar olamadı. Kılıçdaroğlu defalarca seçim kaybetti. Bu kadar siyasi hezimete normal bir politikacının tarih sahnesinden silinmesi gerekirdi ama Kılıçdaroğlu her seferinde tıpkı ölümsüz kötü kalpli bir vampir gibi geri geldi. En son mutlak butlanla ana muhalefet partisi CHP'yi bölmek için geri geldi. Ancak Drakula Kemal'in ve iş tuttuğu muktedirlerin oyunu bozuldu. Dün Türk siyasetindeki sola yeni bir soluk getirecek, Drakula Kemal ve vampirdaşlarının yıpratıp yozlaştırdığı CHP 'den çok daha kapsayıcı ve toplumun büyük kesimini kucaklayıcı olacak YENİ PARTİ'nin kurulması için Özgür Özel liderliğinde adım atıldı. CHP'den istifa eden 91 milletvekili de ilk seçimde halkın iradesini iktidara taşıyacak bu yep yeni oluşuma katıldı. Böylece YENİ PARTİ sahip olduğu millet vekili sayısıyla ana muhalefet partisi konumuna gelirken, mutlak butlanla CHP nin başına atanan Drakula Kemal'in ana muhalefet partisi liderliği 2 ay sürdü. Yeni Parti karanlıkların üzerine güneş gibi doğuyor ve Drakula Kemal Kılıçdaroğlu son kez ve bir daha geri gelmemek üzere mağlubiyete uğruyor.

Karikatür by Salih Onur Savaş

24 Temmuz 2026 Cuma

Cucurella'nın Saçları

 Marc Cucurella Dünya şampiyonu İspanya milli takımının en önemli parçalarından biri. Sahanın sol kulvarında maç boyu enerjisi bitmeyen bir makine gibi bir ileri bir geri gidişleri, defanstaki kritik müdahaleri hücumda ki sürpriz katkılarıyla ve kendine has uzun kıvırcık saçlarıyla dünyanın en iyi sol beki olarak kabul ediliyor. Netekim bu yaz Chealse'den dünyanın en büyük kulübü Real Madrid'e transfer oldu. Para, kariyer, ün... Hayatında her şeye sahip. Ama otizmli bir oğlu var. " Keşke param olmasaydı da oğlum sağlıklı olsaydı " diyor. Saçlarını oğlu sevdiği için uzattığını ve birgün onu unutursa kendisini tanıyabilmesi için uzattığını söylüyor. Toplum içinde en mükemmel görünümün, atılan şen kahkahaların arkasında bile bizim bilmediğimiz bir keder yaşanabiliyor. Kanuni Sultan Süleyman " Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi. Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi " Yani  halk arasında devlet ( kudret, iktidar, zenginlik ) kadar itibarlı ve değerli bir şey yoktur; ancak bu dünyada sağlıklı bir nefes gibisi yoktur. Sağlıklı isek şükredelim, ha bazen maddi manevi noksanlıklar da olabilir buna da sabredelim ve yine şükredelim.

Çatımız,

Aşımız,

Sağlığımız,

İmanımız,

Varsa biz zaten dünyanın en şanslı insanıyız. Bunu unutmayalım...

23 Temmuz 2026 Perşembe

Bir Doğu Masalı

 Eskiden doğuda yaşayan bir kral kendisine kazık atan ve servetini eriten düzenbaz muhasebecilerinden yana dertliymiş. Sadık adında bir yardımcısı varmış. Sadık " Kralım ben size namuslu bir muhasebeci bulurum " demiş. Kral nasıl yapacaksın, diye sorunca Sadık: " 100 tane aday belirleyeceğiz ve müzik eşliğinde onları dans ettireceğiz. İçlerinden en kıvrak, en iyi dans eden sizin yeni muhasebeciniz olacak " demiş. Bu fikir krala çok absürd gelmiş ama başka çaresi olmadığı için kabul etmiş. Seçim günü gelmiş. Adaylar salonda beklerken yanda ki salondan müzik sesleri yükselmiş. Bekleme salonundan dans edilecek salona küçük karanlık bir dehlizden geçiliyormuş. O seçim gününde kralın hazinesi Sadık'ın emriyle geçişi sağlayan o karanlık dehlize konmuş. Adayların her biri bir süre o dehlizde kalmış sonra salona geçerek kral ve Sadık'ın huzurunda dans etmeye başlamışlar. Adayların biri hariç hepsi ağır aksak dans ediyor fazla kıpırdayamıyorlarmış. Lakin içlerinden biri inanılmaz kıvrak ve çok güzel şekilde özgürce dans ediyormuş. Sadık krala dönmüş ve güzel dans eden adamı göstererek " İşte yeni muhasebeciniz " demiş. Sonra açıklamış " Diğer adayların hepsi az evvel buraya gelmek için girdikleri dehlizde hazinelerinizden çalıp kıyafetlerinin içine gizledikleri ve dans ederken çaldıklarını döküp saçmamak ve hırsızlıklarını gizlemek için doğru dürüst dans edemediler. Ancak seçtiğimiz genç kıvrak ve güzel dans etti çünkü o hiç bir şey çalmadı ve dürüstlüğüyle yeni muhasebeciniz oldu " demiş.

Ne müthiş bir hikaye değil mi? Bunu Voltaire'in Sadık veya Kader adlı kitabında okudum ve kendi cümlelerimle size aktardım. Benim için artık Voltaire'den öncesi ve Voltaire'den sonrası var. Ey Voltaire sen ne müthiş bir yazarmışsın...80 sayfalık Sadık veya Kader adlı bu kitapta anlattığım hikaye gibi 21 hikaye daha var. Voltaire okumadıysanız muhakkak okuyun ve okumaya bu kitaptan başlayın. Okuyun, okuyun muhakkak Voltaire okuyun!

Rüzgârın Sesi

 Şafak söktü, kader yine bugün yaşanacakları önümüze döktü. Evden çıkarken kedim bana " Gelirken yaş mama getir " dercesine miyavladı. Gökyüzü, ıssız Yalova sokaklarından daha kalabalık bu vakitte. Yağmur bulutları ile grilenmiş. Yapraklar hışırdamasa rüzgârın sesini duyabilir miydim? Bana Işıl ışıl genç genç bakmasan kalbimin sesini duyabilir miydim? Bu sabah Türk kahvemin tadı buruk değil. Çünkü senin cümlelerinle tatlandı. Karşımda bir ak kavak ağacı. Acaba bu hikaye ak kavak ağacının ömrü gibi uzun olur mu? Artık fısıldamadığım kör karanlıklar suskunluğuma bozulur mu? Kayalar yanyana durmuş, aşıklar el ele üzerinde yürüye durmuş. Kayalara bakıyorum: Acaba denizin hırçın dalgalarıyla ıslanmak mı güzeldir yoksa yaz yağmuruyla mı ıslanmak? Yeter ki göz yaşıyla ıslanmayalım da... Kaç duygumun kurbanından sonra üçüncü gün yağan yağmur gibi kırık dökük hisleri temizledi göz yaşlarım... Yalnızlığımı avuttu ömürlük arkadaşlarım. Günaydın esen rüzgâra. Günaydın arkadaşlara. Günaydın sana.


22 Temmuz 2026 Çarşamba

Çocuk Kahkahası

 Yapılan araştırmaya göre yetişkinler günde 10-15 arasında kahkaha atıyormuş. Söz konusu çocuklar olunca... Şimdi sıkı durun: Bir çocuk günde 400 kahkaha atıyormuş. Büyümek ciddi mi olmaktır? Ciddiyet belki hayat görevlerinin yerine getirilmesi için gerekli bir şeydir. Peki asıl görevimiz " mutlu " olmak değil mi? Kaçımız ciddiyet uğruna neşemizi, kahkahamızı, mutluluğumuzu kurban ettik. Biraz da toplumsal kalıplara mı takılıyoruz neşeli olmama konusunda. " Ciddi adam gülmez. " Bu ülkede sanatçılar mizah yaptıkları için patır patır göz altına alınmıyor mu? Kendisiyle dalga geçebilen insanlar gerçekten güçlüdür. Her türlü eleştireye kapalı olan burnundan kıl aldırmayan saraylardaki tahtlarına kurulmuş somurtan krallar değil... Çocukluğumuzda ki neşeyi (Bakın yaşasak demiyorum) birazcık "hatırlasak" hayatlarımız çok daha renkli olur. Ülke için dileğim " gözaltı " diyince " kozmetik " serbest " diyince " dalış " çağrışımları yapabildiğimiz günleri görmek.

21 Temmuz 2026 Salı

ROZET mi , KELEPÇE mi?





 Yaklaşık bir buçuk yıl önce 23 Mart 2025 tarihinde CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesine yönelik yapılan yolsuzluk operasyonu ülke genelindeki CHP li belediyelere başlatılan ve bir buçuk yıldır süren yolsuzluk operasyonlarının fitilini ateşledi. Her sabah başka bir CHP li belediye başkanının tutuklanması haberiyle uyanıyoruz. Bu olay o kadar sıradanlaştı ki artık şaşırmayı bıraktık. CHP li bir belediyeye yolsuzluk operasyonu yapılması ve tutuklanması vakayı adiyeden oldu. Her ne hikmetse Türkiye'de yolsuzluğu sadece CHP li belediyeler yapıyormuş. Belli ki iktidar cenahındaki belediyeler sütten çıkmış ak kaşık. Birde artık CHP li bir belediye başkanına AKP rozeti takılıp AKP ye geçişine de artık şaşırmıyoruz. Açığı olduğunu tahmin ettiğim CHP li başkanlar ya ROZET ya KELEPÇE noktasına getiriliyor. 1999 yapımı Başrolde Keanu Revees'in oynadığı kült bilimkurgu filmi Matrix'i bilirsiniz. Orada şöyle bir sahne vardı. Morpheus Neo'ya ellerini açar ve avucunun içinde ki hapları göstererek " Kırmızı hap mı yoksa mavi hap mı? " diye sorar. İşte CHP li belediye başkanlarına bugün ROZET mi yoksa KELEPÇE mi diye soruluyor olan halka oluyor. Halkımız zaten Matrix de ki Neo gibi hapı yutmuş durumda. Ama hakikati gösteren kırmızı hapı değil, A Haber, ATV, CNN Türk gibi kanalların, Hürriyet, Sabah gibi gazetelerin yarattığı sanal bir dünyayı onlara yaşatan, 25 yıldır ülkeyi yöneten muhteşem muhteremlerin kusurlarını, kabahatlerini asla göstermeyen mavi hapı yutmuş durumda. Allah sonumuzu hayır etsin.

Karikatür by Salih Onur Savaş

20 Temmuz 2026 Pazartesi

Finalin Hikayeleri

 2026 dünya şampiyonu İspanya oldu. Allah var İspanya turnuva boyunca en iyi futbolu oynayan takımdı ve yarı finalde bir başka favori Fransa'yı güle oynaya geçti, finalde ise Messi'li Arjantin'e hiç şans tanımadı. Bu finalin birbirinden ilginç bir kaç hikayesi vardı. İlki: Finalde rakip olan Arjantin'li Messi ile İspanyol Yamal'ın hikayesi. 2007 yılında bir yardım kampanyası için yoksul ailelerin çocukları, Barcelona'lı futbolcularla fotoğraf çektirdi. Messi 5 aylık bir bebeği leğende yıkarken fotoğrafı çekildi. Messi o zaman 19 yaşında Barcelona'da 19 numaralı formayı giyen genç bir futbolcuydu. Leğende ki bebek ise 19 yıl sonra, bir 19 Temmuz akşamı, 19 numaralı İspanya milli takım forması giyen 19 yaşına yeni basmış İspanya'nın genç yıldızı Lamine Yamal'dı... Finalin bir başka hikayesi ise şöyle: Bir tarafta ABD ve İsrail'in İran'a saldırılarını " çok büyük bir hata" ve " yasa dışı " olarak nitelendiren ve " savaşa hayır " diyerek emperyalizm karşısında onurlu bir duruş sergileyen İspanya başbakanı Pedro Sanchez, diğer tarafta bu onurlu tutuma kızan-köpüren ve İspanya'ya ekonomik yaptırımlar yapmakla tehdit eden ve " İspanya umutsuz bir vaka. Onlarla hiç bir iş yapmak istemiyorum " diyip İspanya'ya çatan ABD başkanı Trump. İşde o Trump dün akşam haksız şekilde eleştirdiği İspanya'nın futbol takımına tıpış tıpış kürsüye gelip dünya kupasını takdim etti. Finalin son hikayesi ise İspanya Milli takımı teknik direktörü Luis De la Fuente ile ilgili. De la Fuente kariyerinin başlarında bazı İspanyol kulüp takımlarının B takımlarını çalıştırıyormuş. Sonra ne olmuşsa olmuş ve Fuente futbola küsmüş. 18 ay futboldan uzak kalmış. Birgün gazetede bir ilan görüyor ve İspanya alt yaş takımlarının teknik direktör aradığını öğreniyor. Başvuruyor ve işe kabul ediliyor. İspanya U19 ve U21 takımlarıyla Avrupa şampiyonu oluyor. Bu başarısıyla İspanya milli takımının başına getiriliyor ve 2024 de Avrupa şampiyonu ve son olarak dün akşam dünya şampiyonu oluyor. Futbola küs ve uzak geçen bir dönemden dünya şampiyonluğuna uzanan bir hikaye. Her zaman dediğim gibi: Futbol sadece sahada ki bir oyundan ibaret değildir. İlham verici hikayeler barındıran bir oyundan fazlasıdır. Tebrikler İspanya!

17 Temmuz 2026 Cuma

5 Taksit

 Geçen hafta Muğla'da Datça pazarında çekilmiş bir fotoğraf sosyal medyaya yansıdı. Bir pazar tezgahı ve yiyeceklerin üzerindeki kartonda şöyle yazıyor: " Sebze-meyve kredi kartına 5 taksit " Sözün bittiği yerdeyiz. Bu Erdoğan'ın  " Ver yetkiyi gör etkiyi " , "Ben ekonomistim " ve " Faiz sebep, enflasyon sonuç " sözlerinin Türkiye'yi getirdiği noktadır. Eskiden kredi kartına taksit; televizyon, buzdolabı, otomobile yapılırdı şimdi ise insanlar sofralarına koymaya çalıştıkları sebzeyi-meyveyi taksitle alıyorlar. Mesela Şam'da üç günde cuma namazı kılarız diyip milyonlarca mülteciyi kucağımızda bulunca kafamdan atmıyorum Erdoğan'ın 2019 yılında yaptığı açıklamaya göre mültecilere 35 milyar dolar harcadık. Gayri resmi kaynaklar bunu 80-100 milyar dolar olarak ifade ediyor. İleride farklı kültürlerden olan Türk-Arap çatışmasının doğabileceği ( Yada yabancı istihbaratlar tarafından bunun provoke edilebileceği ) demografik yapımızın yavaş yavaş değişme durumunun gündeme gelmesi ve Türkiye'nin " iç barışının " tehlikeye attığı Suriye ise geçen hafta ne yaptı biliyor musunuz? Suriye karasularındaki hidrokarbon rezervleri için Amerikan, Fransız, Katar şirketleriyle anlaşma imzaladı. Yani hamisi olduğumuzu söylediğimiz Suriye bize zırnık koklatmadı... Bitmedi devam ediyorum: Türkiye-Irak ham petrol hattında Irak petrolünün usülsüz taşındığı, petrolün satışının Irak devletinin belirlediği rakamın altında yaptığı için yani yani yasadışı ( kaçak ) petrol ticareti yapmaktan ötürü Türkiye sonuçlanan uluslar arası mahkemede 1,5 milyar dolar tazminat ödemeye mahkum edildi. AKP hükümetinin yaptığı fahiş hatalarının bedeli halkın sırtına biniyor. Ey yetkiyi verenler. Gördüğünüz " etkiden " memnun musunuz?

Karikatür by Salih Onur Savaş

16 Temmuz 2026 Perşembe

Selamlanmak

 Sosyal medyada layklanmak mı yoksa sokaklarda selamlanmak mı? Akıllı telefonlar artık doğal bir uzvumuz haline geldi ve sosyal medya hayatımızın ayrılmaz bir parçası. Bir araştırmaya göre Türkiye kişilerin sosyal medyada en çok zaman harcadığı ülkeymiş. İnsanlar artık yaşadıklarını sosyal medyada paylaşmıyor, sosyal medyada paylaşım yapmak için " yaşıyor " İnsanda oldum olası bir onaylanma ihtiyacı var. Bunu karakteriyle, erdemleri ile sağlıyorsa amenna. Ortalık sosyal medyada layk alma uğruna absürd işler yapan insanlarla dolu. Bu işin içine biraz da provakatörlük de giriyor. Burada bi durup düşünmek lazım... İnsanlığın gerçek hayatı terk edip sanal dünyada yaşamaya başlaması çok oldu. Tarih kitapları tarihte ki en büyük göçün Kavimler Göçü olduğunu yazar. Artık bunu tarihteki en büyük göç " sosyal medyaya göç " olarak düzeltmenin zamanı geldi. Size sosyal medyada layk almaktan 100 kat daha mutluluk veren bir sırrımı açıklayayım. Sahip olduğu obez nüfusu, trafik keşmekeşini ve herkesin birbirinin yabancısı oluşunu artık taşıyamamaktan kamburlaşıp hilkat garibesine dönüşmüş büyük şehirler yerine kasaba havasının yaşandığı küçük bir şehirde yaşayın. Mütevazi bir şehirde yaşayınca ne mi oluyor? Sokağa çıktığınızda 500 metre mesafe yürüdüğünüzde; 8 yaşındayken dondurma aldığınız abiyi, 16 yaşında gittiğiniz okulda ki öğretmeni, 30 yaşında hizmet verdiğiniz bir müşterinize denk gelip " selamlaşabiliyorsunuz " Mahallede ki esnaf, herkes her şey tanıdık oluyor ve içinizi ısıtıyor. O kasabada herkes " fenomen " oluyor ve birbirini sevip sayıyor. O yüzden layklanma peşinde koşmak yerine " selamlanacağınız " samimi hayatları tercih edin.

15 Temmuz 2026 Çarşamba

FETÖ'nün Belleği

 Bugün 15 Temmuz. Fetullahçı Terör Örgütü tarafından ülkemiz demokrasisine yapılan ve 251 vatandaşımızın şehit olduğu kanlı darbe girişiminin onuncu yıl dönümü. Bugün büyük konuşmalar yapılacak, kahramanlık hikayeleri anlatılacak fakat yarın her şey unutulacak. Bugün size 15 Temmuz'un hiç anlatılmayacak öyküsünden bahsedeceğim. 2006 yılında FETÖ'nün Ege Bölge İmamı yanında taşıdığı flaş belleği düşürüyor. Bu bellek bir vatandaşın eline geçiyor. Vatandaş belleği açınca şoka giriyor. Çünkü o belleğin içinde ki bilgilerin çoğu Ege Ordu Komutanlığında ki askerlerle ilgiliydi. Ayrıca askerinden, polisine devlette çalışan ve hakkında bilgi toplanan herkes FETÖ tarafından fişlenmiş ve zamanı geldiğinde kullanılmak üzere kaydı tutulmuş. Flaş belleği bulan vatandaş o dönem Fetullahçılarla medyada mücadele ettiğini bildiği gazeteci Tuncay Özkan'a ulaştırıyor. Bakın sene 2006, darbenin 10 yıl öncesi... Tuncay Özkan çok güvendiği Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ'dan randevu alıyor ve Ankara'ya gidiyor. Belleği Başbuğ'a veriyor. Böylece bellek soruşturması resmen başlıyor. Böylece arşivi kaptıran FETÖ imamı ile ilişkili 173 TSK mensubu açığa çıkartıldı. Ancak FETÖ devlet içinde harekete geçmişti ve FETÖ'cü hakim, savcı ve polisler tarafından düzmece Ergenekon davaları başlamıştı. 2008 de gazeteci Tuncay Özkan tutuklandı ve beş buçuk yıl hapis yattı. Tuncay Özkan tutuklanmasının en büyük nedenini flaş bellek olduğunu düşünüyordu. Flaş bellek ile TSK'daki soruşturma süreci 2 yıl sürdü ve " Fetullah Gülen grubu mensubu olduğu iddia edilen personel ile ilgili gerekli takip işlemleri yapılmış olup olumsuz herhangi bir duruma rastlanmamıştır " açıklamasıyla dosya maalesef kapatıldı. Gereği yapılmayan belleğin sonucunda FETÖ cesaret buldu ve 15 Temmuz darbesini yaptı. O belleğin içinde darbenin beyni olan FETÖ'nün ordu imamı olan Adil Öksüz'ün de adı geçiyordu. Bellek soruşturmasını kapatan imzanın sahibi yarbay TSK içinde ki FETÖ'cülerle ilişkisini 20 Haziran 2017 de verdiği ifadede itiraf etmişti. Yani anlayacağınız kediye ciğer emanet edilmişti. Belleğin üzerine gidilse darbeden 10 yıl önce FETÖ'nün sözde ordu imamı Adil Öksüz deşifre olacak ve FETÖ kanlı darbeyi yapamayacak ve 251 vatandaşımız hayatını kaybetmeyecekti. AKP iktidarını sağlamlaştırmak için iktidarının ilk yıllarında Fetullahçılarla iş birliği yapmasa ne Fetullah Terör Örgütü devlet içinde bu derece palazlanacak ne de 15 Temmuz 2016 da kanlı darbe olacaktı. O yüzden bugün muhteşem muhteremler, büyük konuşmalar yaparken, kahramanlık hikayelerini anlatırken bir de 15 Temmuz'un hiç anlatılmayacak hikayesini düşünün. Tuncay Özkan'ın FETÖ'NÜN BELLEĞİ kitabında gölgeler içinde kalan tüm bu ihanet hikayesi anlatılıyor.

14 Temmuz 2026 Salı

Dr.Alan Grant

 1994 yılında sinemalarda gösterime giren Jurassic Park filminden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı. İçinde dinazor kanı emmiş 65 milyon yıllık bir sivri sinek fosili bulunan bir kehribar taşının bulunmasından sonra gen mühendisliğiyle tekrardan hayata döndürülen ve Kosta Rika açıklarında yüksek güvenlik önlemleri alınmış bir adada kurulan parkta dinazorlar insanların ziyaretine sunuluyordu. Bir kaza sonucu parkın güvenliği devre dışı kalıyor ve insanların peşine düşen et obur dinazorlarla filmde gerilim dolu bir macera yaşanıyordu. İlk okula giden bir çocuktum ve dünyada esen Jurassic Park rüzgarından ben de etkilenmiştim. Dinazor oyuncakları, bilgisayar oyunları, çizgi romanlar ve tabi ki film... Jurassic Park'ı sinemada izlemiş olmama rağmen o kadar çok kafayı takmıştım ki Amerika'da bulunan bir ahbabımıza rica etmiş filmin video kasetini getirtmiştik. Elime kaset geçince filmi kaç kez daha izledim inanın sayısını bilmiyorum. Biz o filmde ki mavi gömleği ile başındaki fötr şapkasıyla, en umutsuz ortamlarda bile mizah yapan, park faciasında çocukların hayatını kurtaran Dr. Alan Grant karakterini çok sevmiştik. Dün Jurassiz Park filminde Dr. Alan Grant'a hayat veren Avusturalya'lı aktör Sam Neill'in 78 yaşında öldüğünü öğrendim ve çok üzüldüm. Aktörü ölse de onun can verdiği Dr. Alan Grant karakteri belleklerimizde yaşamaya devam edecek. RIP Sam Neill. Şimdi ne yapsam? İyisi mi gidip Jurassic Park filmini bir kez daha izleyeyim.

13 Temmuz 2026 Pazartesi

ATLAS

 Geçen hafta dünya kupasında Newyork/New Jersey Stadyumunda oynanan Brezilya-Norveç maçında 80 bin taraftarın ve ekranları başında ki milyarlarca seyircinin önünde tarihi bir an yaşandı. Maçın ikinci yarısı başlamadan önce maç topunu saha kenarında Boston Dynamics mühendislerinin geliştirdiği beşinci nesil insansı robot ' ATLAS ' elinde tutuyordu. Maçın hakemi robotun yanına geldi. Robot kendi ekseni etrafında döndü, çeşitli dans figürleri ve reveranslar yaptıktan sonra topu hakeme teslim etti. İnsansı robot maç boyunca da saha kenarında Haaland gibi ünlü futbolcuların gol sevinçlerini taklit etti ve tribünde ki seyircileri şaşırttı. Burada ilginç olan nokta: İnsansı robot ATLAS kendisine yüklenen komutlar yada programlar vasıtasıyla bu hareketleri yapmadı. Maç videoları ve futbolcuları izleyetek " Öğrendi " ve uyguladı. Yapay zeka gerçekten çok enteresan yerlere gidiyor. Acaba gelecekte teknoloji biraz daha gelişince sahada robot futbolcuları da görebilecek miyiz? Mesela yabancı kuralı gibi her takımın bir adet robot futbolcu oynatma hakkı bulunabilir. İnsan santraforların analarından emdiği sütü burnundan getiren çok zor gol yiyen robot kalecileri, yada insan defans oyuncuların saçını başını yolduran saatte 180 km hızla kaleye bazuka gibi şut çeken robot forvet oyuncularını hayal edin... Gelecekte futbol kulüplerinin belki de mühendislik departmanları da olacak ve hangi takımın ürettiği robot futbolcu mükemmelse o takım zafere daha yakın olacak... Yapay zeka ve gelecek beni fazlasıyla heyecanlandırıyor.

12 Temmuz 2026 Pazar

Sudaki Halkalar

 Altına oturduğum ağacın dalları bir süredir yağan yağmurdan ıslanmamı engelliyor. Her şeye rağmen dalların ve yaprakların arasından tek tük düşen yağmur damlaları hafifçe saçlarımı ve kollarımı ıslatıyor. Şemsiye gibi kusursuz bir koruma altında değilim. Zaten oldum olası kusursuzluğu da sevmiş biri değilim. Bir ikindi vaktinde şehri ikiye bölen ve Marmaraya kavuşan derenin yanında Türk Kahvemi içiyorum. Dereye düşen yağmur damlaları suyun üstünde iç içe geçmiş giderek genişleyen ve bir kaç saniye içinde yok olan halkalar yaratıyor. Derken sokağa tekerlekli sandalyede ki küçük erkek kardeşini ittiren ondan bir kaç yaş büyük ablası giriyor. On metre ötemde duruyorlar. Sandalyede oturan çocuk anladığım kadarıyla serabral palsili. Aklıma rahmetli babam geliyor. Ben de onu tekerlekli sandalyesine oturtur, akşam üzerleri gezintiye çıkartırdım. Rahmetli beyin kanaması geçirip, felç olmuştu. İnsan kendisine konduramaz ama hepimiz bir engelli adayıyız. Bir saniye içinde hayatımız alt üst olabilir. Trafikte ki bir kazaya yada ani bir tansiyon yükselmesiyle bir beyin kanamasına bakar. O yüzden ben hep " Akıbetimizi hayır eyle, ahiretimizi cennet eyle " diye dua ederim. Mesela beni son zamanlarda etkileyen birisi var. Adını bilmiyorum ama onu her gün görüyorum. Tekerlekli sandalyesiyle her gün ikindi namazı için camiye geliyor, tam işlemeyen fonksiyonunu yitirmiş engelli bacaklarıyla caminin merdivenlerini tırmanıyor, sonra yürüteciyle yavaş yavaş caminin en ön safına duruyor ve namaza duruyor. Nasıl bir azimdir, nasıl bir Allah aşkıdır? İnsan az önce bahsettiğim gibi sakat kalmayı yada ölümü kendinden hep uzak görür. Ama yarına çıkacağımızın bir garantisi var mı? Hayatımızı düzeltmek, ibadete başlamak ve Allah'a yönelmek için neyi bekliyoruz? Sonuçta 70-80 yıllık insan ömrü uzun zaman döngüsünde yağmur damlasının derenin üzerinde yarattığı bir kaç saniyede kaybolan halkalar gibi değil mi?

11 Temmuz 2026 Cumartesi

Recep Usta

 



Muhalefeti bölme konusunda Recep Usta'nın üzerine yok. Mesela tarafsız olması gereken yargı siyasi bir kararla Kemal Kılıçdaroğlu'nu mutlak butlanla CHP'nin başına getirdi, Özgür Özel ve ekibi yönetimin dışına itildi ve CHP bölünmüş oldu. Geçmişte AKP'ye en ateşli şekilde muhalefet eden Ve " AKP'yi besmeleyle soygun yapmakla " ve haram havuzunda ıslanmakla suçlayan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi için " Hem kaçak, hem karanlık. Üstelik haram ve kirlenmişliğin fil dişi kulesi " diyen, başkanlık sistemi ve anayasa için: " Erdoğan'ın başkanlık hevesini " diktatörlük " olarak yorumlayan, anayasal sınırların ihlal edildiğini ve Türkiye'nin tek adam kuşatması altında olduğunu savunan Devlet Bahçeli ve MHP Recep Usta'nın hüneriyle birden bire muhalif cepheden bölündü ve AKP'nin yanında saf tuttu.  Muhalif Has Parti başkanıyken AKP için " Harun olmaya geldiler, karun oldular "diyen Numan Kurtulmuş da sonradan AKP'ye geçti. Geçmişte muhalif cephede bulunan Demokrat Parti başkanı olan ve Tayyip Erdoğan'a en ağır eleştirileri yapan Süleyman Soylu daha sonra AKP'ye geçti ve bakanlık yaptı. Recep Usta sadece muhalefeti bölmedi. Yandaş basın yaratarak medyayı ikiye böldü. Şehide " kelle " bebek katili APO'ya " Sayın Öcalan " diyerek şehit ana-babalarının kalbini tam ortadan ikiye böldü. " Çocuk doğurmayan kadın yarımdır " diyerek Türk kadınını da ikiye böldü. Mezuniyet töreninde " Mustafa Kemal'in askerleriyiz " diyen genç teğmenleri ihraç ettirerek ordudan Atatürkçüleri de böldü. Fatih Altaylı'ya konuk olduğunda " İçki içenler ayyaştır " diyince Altaylı ona " İçki içen AKP seçmeni de var. Onlar da ayyaş mı? " diye sorunca " Onlar ayyaş değil " diyerek bu ülkede içki içenleri muhalifse ayyaş, AKP li ise ayyaş değil diyerek ikiye böldü. Recep Usta, yıllardır atanamayan öğretmenlerin ve iş bulamayan milyonlarca gencin hayallerini ve umutlarını böldü. Recep Usta'nın her şeyi bölebileceği aklıma gelirdi de, İstanbul'u böleceği aklıma gelmezdi. Bir de başımıza " Çılgın Proje " dediği Kanal İstanbul projesini çıkardı. Başarırsa gerçek olacak ve İstanbul'un Avrupa yakasını ortadan ikiye bölecek. Ne diyelim: Hayaldi gerçek oldu...

Karikatür by Salih Onur Savaş

10 Temmuz 2026 Cuma

Yaprak Dökümü

 Reşat Nuri Güntekin'in Türk Edebiyatının neden büyük ustası olduğunu Yaprak Dökümü romanını okuyunca anlıyorsunuz. 142 sayfalık kısa bir romanda büyük bir hikaye anlatılıyor. Yaşlılığa adım atmış Ali Rıza Bey, eşi, 4 kızı ve 1 oğlunun yaşadıklarını okurken İstanbul'un geleneksel yaşamı ile Batı'dan esen modernleşme rüzgârları arasındaki çatışmaya şahit oluyorsunuz. Romanda dönem Türkiyesinin sosyolojik bir tahlili de yapılıyor. Aile babası Ali Rıza Bey'in ahlakçı tutumu ve genç kızlarının özgürlük arayışında olmaları bir aileyi adım adım felakete sürüklüyor ve dramatik bir hikaye ortaya çıkıyor. Ailenin yaşadığı ekonomik problemler, her gün evde çıkan kavgalar, evde huzurun kalmaması,Ali Rıza Bey'in kızlarının cehennem olarak nitelidikleri evden kaçmak için vardıkları kötü kocalar,  Ali Rıza Bey'in emekli olduktan sonra aileye bakmaya başlayan oğlu Şevket'in giderek bu yükün altında ezilmesi ve yaptığı hataların bedelini ödemesi... Evet bunların hepsi dramatik. Ama bu hikayede bana en dramatik gelen nokta: İdealist bir adam olan Ali Rıza Bey'in ahlaka ve hayattaki duruşa verdiği önemi ailesi tarafından eleştirilmesi, aile üzerinde ki otoritesini kaybetmesi ve en acısı; prensiplerinden yavaş yavaş ödün vererek kendi karakterine karşı yabancılaşması olarak görüyorum. Belki bana itiraz edeceksiniz ama bence ailenin felakete sürüklenmesinin suçlusu ne özgür olmak isteyen kızlar ne de onlara yüz veren anneleri. Suçlu Ali Rıza Bey. Çünkü romanın başında prensiplerinden ve duruşundan ödün vermemek için işinden istifa eden ve üç kuruş emekli aylığıyla kalan Ali Rıza Bey ailesine yaşattığı ekonomik sıkıntılar yüzünden çocuklarının aile ağacından birer yaprak gibi dökülmesine neden oluyor ve hikayede giderek yıllarca muhafaza ettiği ahlakçı tutumundan tavizler vererek sonunda hep eleştirdiği insanlara benziyor. Madem bu tavizleri verip hikayenin sonunda karakterini kaybedecekti, o zaman romanın başında kendisini ve ailesini ilgilendirmeyen bir mevzu nedeniyle prensiplerim, prensiplerim diyip işinden ayrılmamalıydı. Reşat Nuri Güntekin'den Yaprak Dökümü. Muhakkak okuyun.


9 Temmuz 2026 Perşembe

Bakıp Bakıp Gülün

 



Bugün karikatür yok. Biliyorsunuz yazılarımla birlikte kendi üretimim olan karikatürleri de paylaşıyorum. Ancak NATO zirvesi için Türkiye'ye gelen Trump ve Erdoğan birlikte öyle bir poz verdi ki benim karikatür çizmeme gerek kalmadı. Şimdi fotoğrafa dikkatle bakın.Erdoğan-Trump kol kola ve neşe içindeler...Bundan daha komik bir karikatür olamaz. Çünkü bir tanesi ben müslümanım diyen ve kul hakkı asla yemem derken, öbürü çocukları pedofili sapıklara pazarlayan onların kul hakkını yiyerek reşit olmayan çocukları seks kölesi yapan Epstein adlı canavarla fotoğrafları çıkan ( ve daha neleri çıkacak)birisi... Erdoğan da her halde Türkiye'de ENSAR vakfında vuku bulan çocuk istismari vakası için " Bir sefercikten bir şey olmaz " diyen kabinesindeki kadın aile bakanı gibi düşünmüş olacak ki Trump'ın koluna girmiş ve gülümsüyor... Bu fotoğraftan daha komik bir karikatür çizemezdim çünkü Trump Erdoğan'a " Aptal olma, Türkiye'yi mahfederim " diye mektup yazmıştı şimdi ise Erdoğan kendisine aptal diyen ve ülkesini mahvetmekle tehdit eden adamın koluna girmiş ve gülümsüyor. Bu fotoğraftan daha komik bir karikatür olamazdı çünkü ilk ABD başkanlık döneminde 2016-2020 ülkemizde 2016 da darbe yapan 250 vatandaşımızın ölümüne sebep olan ve hatta cumhurbaşkanı Erdoğan'ın canına kasteden ABD'de yaşayan FETÖ elebaşı Fetullah Gülen'in Türkiye'ye iadesi için kulağının üstüne yatan ve hiç bir şey yapmayan Trump ile kol kola ve neşe içinde Erdoğan... Bu fotoğraftan daha komik bir karikatür olamazdı çünkü " Filistin davamızdır " diyen ve oğlu Bilal'e İstanbul'da binlerce kişilik Filistin mitingi düzenleten Erdoğan, katil İsrail'in ve cani Netanyahu'nun kankası ABD başkanı Trump'ın koluna girmiş ve neşe içinde... Ve son olarak bu fotoğraftan daha komik bir karikatür olamazdı çünkü burada Türkiye'yi 25 yıldır yöneten ve koltuğa doymayan bir liderin koltuğunu korumak için köprüyü geçene kadar " Ayıya dayı " demesine şahit oluyoruz. O yüzden bugün karikatür-marikatür yok. Bu resimle idare edin ve resme bakıp bakıp gülün...