31 Mart 2026 Salı

Nöbet

 Düşler ülkesinin hudutlarında, umutsuzluk çölünden hemen önce taştan bir kale. Düşmanın karanlığı egemen kılmak için yaptığı vesvese akınlarını durduruyor. Yıllardan beri bu taştan kalede nöbetteyim. Süngümü değil ama kalemimi kuşandım ve hergün hayallerime mektuplar yazıyorum. Ne zaman terhis olacağımı bilmiyorum. Belki umutsuzluk çölüne yağmur yağınca, belki hayallerim gerçek olunca, belki son nefesimi verince... Kalenin bostanında ki korkuluğa sarılıyorum şevkate ihtiyaç duyunca. Kalenin burcuna çıkıp rüzgara yüzümü, saçlarımı okşatıyorum sevilmek isteyince. Bu kaleye ancak hayaletler girebilirmiş. Hayal etler. Hayal edenler. Çünkü hayalet olmak, hayal etmek gerekirmiş birgün ıssız kaleye uğrama ihtimali olan hayallerine dokunabilmen, konuşabilmen için. Bende yıllar önce bir kumar oynadım. Bir ihtimalin peşine düştüm ve dünyayı terk ettim. Ölmeden önce öldüm, bir hayalet oldum ve düşler ülkesinin hudutlarındaki bu taştan kaleye geldim. Nöbetteyim. Hayallerimin gerçek olmasını beklemekteyim...


PKK silah Bıraktı mı?

 Resimde gördüğünüz Semir Asu Suriye savunma bakan yardımcısı olarak atandı. Kendisi başına 20 milyon lira ödül konulan ve kırmızı bültenle aranan terör örgütü pkk-ypg nin iki numaralı ismi. Malum yaklaşık 1 yıldır pkk nın silah bırakma ve barış süreci ülkemizin gündeminde. Suriye'de terör örgütünün bir kolu olan ypg ise silah bırakmanın aksine Beşar Esad sonrası kurulan yeni Suriye yönetimi ve devletinin içine katılarak 

" kurumsallaşıyor " Peki Suriye yönetimi içindeki pkk lı askeri kanadın bir darbe yapıp Suriye devletinin kontrolünü ele geçirmeyeceğinin garantisini verebilir miyiz? Suriye'de Esad sonrası yönetimi alan IŞİD kökenli HTŞ ( Heyeti Tahrir el Şam ) unsuru ile kapalı kapılar ardında Esad'ı devirmek ve Esad sonrası Suriye'de söz sahibi olmak için asla tasvip etmediğim bir şekilde  iş tutan hükümetimizin pkk-ypg unsurlarının Suriye devletine katılıp, yönetimde söz sahibi olmalarını ve " Kurumsallaşmaları " hakkında bir planları varmı? 2013 de Arap baharı ile Mısır'da devrilen Hüsnü Mübarek sonrası göreve Türkiye ile iyi diyaloğu olan Mursi gelmişti. Ama ABD destekli bir darbe ile Albay Sisi bir gecede Mursi'yi darbe ile devirdi ve Mısır'ı yönetmeye başladı. Suriye'de kurumsallaşan pkk nın aynı darbeyi ABD'nin de desteğini alarak sayın iktidarımızın cankuşu olan HTŞ'ye yapmayabileceğini düşünmek saflık olur. Irak'taki pkk unsurları ise İran'a kara harekatı yapmak için ABD'den emir bekliyor. İran-ABD, İsrail savaşında olası bir İran yenilgisinde pkk terör örgütü İran topraklarında da söz sahibi olacak. Örgütün en büyük gelir kaynağı Avrupa'da dağıtımı ve satışı yapılan uyuşturucu ticaretini ise pkk sürdürmekte. Avrupa'daki uyuşturucu ticareti pazarının %65 i pkk nın kontrolünde. Yani anlayacağınız silah bıraktı denilen pkk; Suriye'de kurumsallaşma, Irak ve İran'da Kürdistan devleti için toprak kapma, Avrupa'daki uyuşturu ticaretiyle ekonomik olarak güç kazanma peşinde. Bizim gündemimizde olan şey ise yıllarca Mehmetçiğin kanını akıtmış teröristlere genel af çıkarma ve hatta onlara belediyelerde devlet içinde iş bulma. Yarın Suriye savunma bakan yardımcısı olarak kırmızı bültenle aranan pkk nın iki numarası Semir Asu Türkiye'ye resmi ziyarette bulunsa önüne kırmızı halı mı sereceğiz? Hükümetin kürt kökenli vatandaşlarımıza sempatik görünüp oylarını alıp iktidarda bir dönem daha kalabilmek için bahsettikleri " silah bırakma " olayının iç yüzü bu.Pkk daha güçlü saldırabilmek için sadece bir kaç adım geri çekilmiş durumda. 

30 Mart 2026 Pazartesi

Disiplin

 Taşı delen suyun gücü değil damlaların sürekliliğidir. Başarı odaklanarak gelir. Disiplin güneşin altına tutulan mercek gibidir. O zaman zaferin ateşini tutuşturabilirsiniz. Hayatımın 7 yılını profesyonel bir atlet gibi yaşadım. Kariyerimde mühendislik yaptığım yıllarda, hergün tam zamanlı mesaim olmasına rağmen sabah erkenden kalkıp koşu antremanımı yapıyor, sonra işe gidiyor, ofiste ve sahada çalıştıktan sonra akşamda salona gidip ağırlık kaldırma çalışması yapıyordum. İçki- sigara asla kullanmıyordum ve yediğime dikkat ediyordum. Tüm bunlar Türkiye'de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde koştuğum 42 kilometre maratonlar içindi. Hayatta herkesin hedefleri var. Mecazi anlamda herkes kendi maratonunu koşuyor. İlk olarak koşacağımız yolu iyi tanımalıyız. Adımlarımızda istikrarlı olmalıyız. Öyle günler olur ki bazen bedenimiz hatta ruhumuz bile pes etme noktasına gelebilir. İşte o anlarda bizi ayakta tutan şey karakterdir. Karakter ritmini bulmuş ve rutin haline gelmiş davranışlarımızın tekrarı ile oluşur. Eğer yapmak istediğimiz şeyin nedenine, niçinine sahipsek bu bilinç bizi finiş noktasına götürür. Hayatta ilham anları vardır. O anlar kulağınıza " Hadi şunu yapabilirsin " der. Bu anlar boşuna değildir. İçinizdeki sesi dinleyin ve hayaliniz için mücadele edin. Şunu unutmayın: Disiplinin vereceği acı, pişmanlığın getireceği acıdan daha azdır.

29 Mart 2026 Pazar

Direksiyonu Korkuya Verme

 Çok gençler ve çok yaşlılar korkmaz. Küçükler korkmaz çünkü henüz kalpleri kırılmamış, acıyı tatmamışlardır. O kadar çok kalpleri kırılmış, o kadar çok acıyı tatmışlardır ki yaşlılar da artık bir şeyden korkmaz. Korkunun aşırısı zarardır. Bir noktadan sonra aklınızı ele geçirir ve hayatınızı kontrol eder. Virüslenmiş bilgisayar gibi olursunuz, hangi programı açarsanız açın korktuğunuz şey ekranın altından üstünden pop up lar gibi belirir. Korku aslında yaradana da isyandır bir noktada. Çünkü bir şeyden aşırı korkmak kadere inançta zayıflık ve Tanrı'nın merhametine, rahmetine ve planına olan güvensizliğin göstergesidir. İnsan dediğin hayata ve olaylara karşı tedbirli olmalı. Tedbirini alan insan birde tevekkül etti mi korkularından emin olur. Biraz da şöyle düşünmek lazım: Her gün öleceğime bir gün ölürüm. Endişe duyulan ileri tarihte ki bir olayın günü gelinceye kadar ( ay o gün ne olacak, ay o gün nasıl olacak, akıbetim ne olacak ) diye her gün hayıflanacağına, elinden gelini yaptıysan kendini yiyip bitirmek yerine o konunun dosyasını yüzleşme gününe kadar rafta kapalı tutmak ve günü geldiğinde raftan çekip açmak lazım.Hint masalına göre bir fare, kedi korkusundan ötürü devamlı endişe içinde yaşamaktadır. Büyücünün biri, fareye acır ve onu kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan mutluluk duyacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü onu kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkân yok... onu eski haline döndürür.Ve der ki, " Sen korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem. " Hazır korku konusuna değinmişken sevgiye, sevmeye de değineyim. Aşktan hasar almak, kalbin kırılması gerçekten çok kötü bir şey. Benim de kalbim kırıldı oradan biliyorum. Ama sevmekten korkmamalı insan. Sevmekten vazgeçmemeli insan. Çünkü hayat sevince güzel oluyor. Hiç bardak kırıldı diye su içmekten vaz geçen insan gördünüz mü? Kalp kırıldı diye sevmekten de vaz geçmemeli insan. Şunu unutmayın: Korku sadece arabadaki yolcudur. Onun direksiyona dokunmasına izin vermeyin. Çünkü arabayı siz kullanıyorsunuz, korkularınız değil.

28 Mart 2026 Cumartesi

Papatya

 Yağmur şıpırdıyor sabah kahvemi içtiğim aile çay bahçesindeki tentenin üzerine. Çimlerin üzerinde beyaz papatyalar denizi selamlıyor sessizce. Bende seni selamlıyorum, günaydın. Derken durgun deniz yaramazlaşıyor, kumsala vurduğu dalgaların sesiyle yağmura karşılık veriyor. Bir kedi ürkmüş şekilde yanımdaki boş sandalyeye sığınıyor. Yakınımızdan geçen köpekten korkmuş. Köpek kediyi görüyor, ona yaklaşıyor. Hoşt diyip kaçırıyorum köpeği. Kedinin her zaman yanında olamayacağımı biliyorum ama senin her zaman yanında olacağım. Bi kaç yudum kahve, bi kaç fırt sigara... Oh be dünya varmış, aramızda ki mesafenin buruk tadı dudaklarımda. Denizin üzerine inmiş ince bir sis.  Marmara'nın ortasında adalar belli belirsiz. İstanbul'u hayal ediyorum. Çocukken maçkadaki doktora her gittiğimizde yemek yediğimiz restoranda annem  "Büyüyünce sevgilini buraya getirirsin " demişti.Belki birgün oraya birlikte gideriz. Daha sonra Nişantaşındaki oyuncakcıdan bana oyuncak alırdı. Annem MR sonuçlarını yorumlayacak ve ameliyat sonrası beynimde kötü bir oluşumun nüksedip etmediğini açıklayacak doktorun vereceği haberi kabir azapları çekerek beklerken benim tek derdim Nişantaşında ki oyuncakcıdan alacağım yeni oyuncak olurdu. Artık oyuncaklarla oynamıyorum ama belki bana bir şiir okursun. Kahretsin daldaki karganın çirkin gaklaması böldü bu güzelim metini. Gak, gak, gaaak.... Demin köpekten korkan kedi şimdi ağacın tepesinde. Çirkin karganın peşinde. Salak kedi daldan düşecek. Beni çok yükseklere çıkardın. Kafiyeli mısraların peşinde bari ben damdan düşmesem.

27 Mart 2026 Cuma

Şelale gibi Ol

 Bir şeyin değerini zıddı belirler. Kış olmasa baharı bu kadar sevebilir miydik? İş, güç, çalışmak, yorgunluk olmasa dinlenme, uyku gözümüze bu kadar tatlı gelir miydi? Hayat pozitif ve negatif kutuplar arasında yapılan git geller. Bir köyden diğerine gidip gelmek gibi. Gönül ister ki hep pozitif şeyler olsun. Gönül gerçekten bunu ister mi? ;) Bu ancak kutsal kitaplarda anlatılan cennetlerde mümkün olur. Hayatta bir " akışın " olması için negatif şeylerde gerekli. Şelaleler niye hiç durmadan akar. Akar akar ve sonunda belli bir yükseklikten aşağı dökülür. İşte olumlu şeyler: sağlık, sevgi, neşe, aşk o yükseltidir. Olumsuz şeyler: hastalık, hüzün, aksilikler şelalenin döküldüğü alçaltıdır. Hayat olumlu-olumsuz olayların arasında akıp, dökülen bir şelaledir. Hayatta zengin olmuş her şeye sahip kişilerin yaşadıkları yoksunluk duygusu mutlak pozitifliğin onları monotonlaştırmış olması ve negatifliklerin öğretici değerini kavrayamamış oluşlarından kaynaklanır. Hayat akışta olunca güzel. Atalarımız akan su kir tutmaz diye boşuna dememiş. Tabiatımızın su gibi olduğunu idrak ettiğimiz gün yüksekten düşmekten artık korkmayacağız. Düşüşlerin de yaşamımızın bir parçası olduğunu anlayacağız, düşüşlerde tövbe ve dualarla arınacağız ve bir akarsu gibi sonunda okyanusa kavuşacağız. Bir afrika atasözü şöyle der: çölün su hakkındaki öğrettiklerini okyanustan asla öğrenemezsin.

26 Mart 2026 Perşembe

Şeker Portakalı

 Brezilyalı yazar Jose Mauro De Vasconcelos'dan bir baş yapıt: Şeker Portakalı. Beş yaşında ki Zeze işsiz kalan babasına Noel hediyesi bir paket sigara alabilmek için Noel'in ertesi günü sokaklarda ayakkabı boyacılığı yapabilecek kadar hassas, yaramazlıklarıyla tüm mahalleye yaka silkterecek kadar haşarı ve bir şeker portakalı fidanıyla arkadaş olup dertlerini paylaşacak kadar hayal gücü geniş bir çocuk. Zeze sadece bir çocuk. Beş yaşında bir çocuk. Her çocuk gibi sevgiye, ilgiye, oyuna ihtiyaç duyan bir çocuk. Yaramazlıklarından adı çıktığından dolayı hergün ailesinden yediği dayaklar, ailesinin fakirliği ve hayatın gerçek yüzüyle tanışıklığı arasında günlerini geçiriyor. Kitabın her bölümünde yüreğe dokunacak bir duygusallık, okuyanı çocukluğuna götürecek anlatımlar, mizah ve dramlar var. Bazıları küçükken büyür. Zeze'de onlardan biri. Hayat Zeze'yi büyütürken bir çocuğun hayatında ilk kez acıyla tanışmasına şahit oluyorsunuz.

25 Mart 2026 Çarşamba

Çarklar

 Akdenizli toplumların özelliği bu, aşırı duygusalız. Sevdik mi tam seviyoruz, nefret ettik mi lince kadar gidiyoruz. Ortamız yok. Hayat bizim için ya siyah ya beyaz. Oysa ki hayatın geçiş noktaları da önemlidir ve gidişat yönümüzü ancak o zamanlar da değiştirebiliriz. O kavşaklar gridir. Yani biz Akdenizli toplumların kitabında olmayan griler. Sevgi ve nefret harici " saygının " olduğu kavşaklar. Eskiyen evliliklerde ilişkinin yakıtı olan sevgi monotonlaşmaya kurban gidince yıkılmıyor mu? Aşkın ilk yıllarında olduğu gibi ömür boyu sürekli maksimum olarak yaşanması akla, mantığa, fizik ve bilim kanunlarına aykısı bir durum. İlişkilerde gri bölgelere geçiş yapamadığımız yani aşkın azaldığı dönemlerde ortaya saygı koyamadığımız için evlilikler, diyaloglar eskiyip yıpranıyor çarklar birbirine sürtüp dişliler kırılıyor. İş hayatı, sosyal hayat yada gönül ilişkileri: Bunlar tıpkı bir İsviçre saatinin içindeki dişlilerin döndürdüğü makinalar yada sistemler olarak düşünebiliriz. Arada o küçük dişlileri yağlamak gerekir. İşte gri olmak yani saygı bu sistemin yağlanmasıdır. Gri olmak faytonumuzu çeken atların arada nefes alması yani soluklanmasıdır. Saygı görmediğin bir ilişkide sürekli verici olman o kişiyi körü körüne sevmen bir süre sonra bünyede rahatsızlık yaratır. Şöyle ki: Çok gülen insanın bir süre sonra gözünden yaş gelir. Ağlayan bir insan bir süre sonra sinirden gülmeye başlar. Haddini aşan her duygu zıddına dönüşür.

24 Mart 2026 Salı

Oralet Kazım

 Para kazanmak, itibar kazanmak, başarı kazanmak, bir kadının kalbini kazanmak... Ben uzun süre önce kazanmak eylemini bıraktım. Çünkü kazandın mı harcaman gerekir. Artık kendimden harcayamayacağım kadar yorgunum. Son tatilime 2014 yılında gitmişim. İhtiyacım yok zaten her günüm tatil gibi. Soğuk bir mart öğleden sonrası dere kenarında ki masada oturuyorum. Gökyüzünde martılar süzülüyor, Yalova deresi akıp Marmaraya kavuşuyor, Türk kahvesi ağzımda buruk bir tat bırakıyor. Derken sarı tüylü sarman bir kedi geliyor. İnce sesiyle miyavlıyor. " Senin adın Oralet Kazım olsun " diyorum.Tostumun içindeki sucukları çıkarıp elimle Oralet Kazım'ı besliyorum. Karnı doyunca oyuna gidiyor. Bir sigara yakıyorum ve kendime

" Şu kedi kadar bile olamadın " diyorum. Bende açtım. Sevgiye açtım mesela. İlgiye açtım mesela. Ama kimseden bir talebim olmadı şu hayatta. Tokat yediğimde sustum. Zehrimi yayınlanmamış ve belki de asla yayınlanmayacak romanlarımın içine kustum. Allah'a şöyle yakardım: Rabbim senin kulların çoktur ama benim bir tane rabbim var. Beni senden başkasına muhtaç etme.

Ambalaj Kültürü

 Şu günlerde özünden faydalanamadığımız, anlamını kaybetmiş, içi boş bir kültür yaşıyoruz. Bu ambalaj kültürü. Okuduğumuz kitapları havalı bir şekilde sosyal medyada paylaşıyoruz ama orada yazan cümlelerin hayatımıza katkı yapıp yapmadığını önemsemiyoruz. Facebook zamanında belediye otobüsünün içinden tam Bebek'in önünden geçerken konum atan tipler vardı. Paylaşımı görenler " Vay be, Bizim Ali Bebekteymiş şuan " diye şaşıyorlardı. Mesela Linkedin. Mesela fare kovalayan bir kedi olsun. Kedi deneyim kısmına: eve olası girişleri azaltmak için hızlı müdahale fare uzaklaştırma stratejisini etkin bir şekilde hayata geçirdiğimi duyurmaktan gurur duyuyorum. Ailem ve yerel paydaşlarımın desteği karşısında mütevazi hissediyorum. Bu deneyim, dikkat, sahiplenme ve sürekli iyileştirmenin önemini iyileştirdi. Bakın Eduardo Geleano vakti zamanında konuya nasıl değinmiş: " Ambalaj kültürünün göbeğinde yaşıyoruz. Evlilik sözleşmesi aşktan daha önemli, cenaze ölümden, elbise bedenden, ayin Tanrı'dan daha önemli"

Şifa Niyetine

 Ortada yakan top oynayan çocukların arasında kalmışım. Dünyanın acısını top yapmışlar beni vurmaya çalışıyorlar. Yaşanmışlıklarım, acılarım cüssemi irileştirmiş toplardan kaçamıyorum. Vuruldukça vuruluyorum. Ama şu yaşıma kadar hep yanlış kişiye vurulmuşum... Bu sefer sana vurulmak istiyorum. Bi sefer de sen yak beni. Belki bu sefer ateşim hiç sönmez. Hem üşüyünce yanımda durursun. Belki bana şiir okursun. Amerikan kabadayısı sarışın kıro Trump savaş çıkarsa da füzeler yağdırsa da bana bir şey olmaz. Çünkü kalbine sığındım. Orası en güvenli sığnak. Seni her gün görünce ne güzel şeydir yaşamak. Seni tanıyınca içkiyi bıraktım. Artık kelimelerini içiyorum. Bir fikrim var. Kelimelerini şişeleyip satalım. Eczanelererde şifa niyetine. Aşıklardan alacağımız hayır dualarıyla belki zengin oluruz. Kalbimiz zenginleşir...

23 Mart 2026 Pazartesi

Tutkumuz Futbol

 İki erkek aralarında yaş farkı ne kadar olursa olsun bir araya geldiğinde aralarında kolaylıkla ortak bir nokta buluyor. Dün evime Berber Ali Amca misafir olarak geldi. Kendisi beni bebekliğimden beri tıraş eder ve kendimi hatırladığımdan beri komşum ve dostum. O 77 ben 43 yaşındayım ama bu yaş farkına rağmen her zaman çok iyi anlaşırız. Kendimden büyük insanlarla iyi anlaşma gibi bir huyum var. Hatta bundan yıllar önce ilk sevgilim ben 25 yaşındayken 45 yaşında bir İspanyol kadındı. Benim değer yargılarım farklı. Ben önce akıl ve ruh güzelliğine bakıyorum. Şimdi de en sık sohbet ettiğim kişiler benden kimisi 10 yaş büyük kimisi 30 yaş büyük. Eskiden yaşıtım arkadaşlarım da vardı, iyi anlaşırdık ama onlar evli ve çocuklu olunca görüşemez olduk. Demek ki insanın ailesi olunca öncelikleri de değişiyor, yadırgamıyorum. Neyse Berber Ali Amca ile salonda ki koltuklara kurulduk ve kahvelerimizi yudumlamaya başladık. TRT SPOR kanalında alt lig maçında Iğdır ile Çorum oynuyordu. Yazının başında iki erkeğin ortak noktası bu. Futbol. 90 dakika gözümüzü kırpmadan izledik ve yorumlar yaptık. Tutku böyle bir şey. Yıllar evvel Ronaldo ile Messi'nin 20 li yaşlarında oldukları prime dönemlerinde Madrid'de onları Real Madrid-Barcelona maçında canlı seyretmiştim. Yıllar sonra içimde ki futbol heyecanı bir gram bile eksilmemiş olarak Iğdır-Çorum maçını seyredebiliyorum. Evimde Digiturk'ü bir kaç yıl önce ekonomik nedenlerden ötürü kapattırmadan önce Berber Ali Amca ile dört büyüklerin maçlarını izlerdik. Ama artık böyle bir imkan yok. İstesem kolaylıkla linkini bulur maçları " kaçak " olarak izlerim ama bu kul hakkına girer. Bu konularda hassasım. Bir hamal bir gün sırtında odun taşımış. Taşırken dişini temizlemek için odundan bir kıymık almış. O gece rüyasına muhteremlerden biri girmiş ve ahirette o kıymık parçasının bile hesabının sorulacağı kendisine iletilmiş. Hassas olmak zorundayız. Çünkü yarın çok çetin bir hesaba çekileceğiz...

22 Mart 2026 Pazar

Hazırlık

 Daha çocuk yaşlarda okul-sınav ekseninde ki kariyer maceramız başlıyor. Modern insan küçük yaşlardan başlayıp ömrü boyunca sürekli  "ölçülüyor" Okulda yuvarlaklarını karaladığımız test kağıtlarıyla ölçülüyor, iş yerinde ki performansıyla ölçülüyor, sosyal hayatta kazandığı parayla ölçülüyor, yaşadığı ilişkide iyi bir eş olup olmadığı ölçülüyor, çocuklarına karşı iyi bir ebeveyn olup olmadığı ölçülüyor. Bu sebepten insan kaç yaşına gelirse gelsin sürekli bir " Hazırlık " sürecinde.İnsanın hazırlanması hiç bitmiyor. Güzel bir kariyer, iyi bir maaş ve zengin bir hayat ve bunları elde ettikten sonra korumak için sürekli bir şeylere hazırlanıyor ama bunlara sahip olmuş dünyada ki azınlığın varması gereken yere varamadığını görüyoruz. Hayatlarında ki bir şey noksan onlarda ne olduğunu bilemiyor. Trafik lambası onlar için sarıda takılı kalmış bir türlü yeşile dönmüyor. Bu hiç bitmeyen " Hazırlık " onları kapının eşiğinde bekletiyor ama bir türlü içeri giremiyorlar Kafka'nın Dava romanının kahramanı Joseph K. nın yaşadığı süreç gibi. Her şeye hazırlık yapan insan iyi bir insan olmaya hazırlık yapmayı unuttuğu için arafta kalıyor. Her şeyin hazırlığını yaparken vicdanımızı her an ölçen Tanrı'yı unuttuğumuz ve bizim kulluğumuzu ölçen  "hakikat" derslerine devamsızlık yaptığımız için iman sınavından çakıyoruz. Şu dünya hayatı 3 günde bitiyor. Peki ya ahiret? Hangisine hazırlanmanın daha akılcı olduğunu sizlerin takdirine bırakıyorum...

21 Mart 2026 Cumartesi

Nefes Nefese

 Ayşe Kulin, Türk edebiyatının son dönemine yazdığı romanlarla damga vurmuş bir isim. Yazarlık kariyeri 50 yaşından sonra başlamasına rağmen son 30 yılda yazdığı 40 küsür kitapla hep çok satanlar listesinde yer aldı. Entellektüel, güzel, güçlü, kendi ayakları üzerinde duran tıpkı Atatürk'ün hayal ettiği batıya yüzünü dönmüş modern, aydın Türk kadınının vücut bulmuş hali. Her kitabında kaleminin hünerini konuşturuyor ama ben özellikle Sevdalinka, Adı Aylin ve son okuduğum Nefes Nefese kitabını tavsiye ediyorum. Nefes Nefese kitabında ikinci dünya savaşından bir kesit sunuluyor. Romanda kurgu karakterlerle birlikte dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Churcill, Hitler gibi tarihi karakterler yer alıyor. İnönü'nün savaşa kendi taraflarında girmeleri için kendine baskı yapan Almanya ve İngiltere kıskacından ülkesini ustaca ve diplomasiyle kurtarıp ikinci dünya savaşından ve büyük bir beladan Türkiye'yi uzak tutmasının hikayesinin detaylarına da şahit oluyoruz. Evliliklerini tasvip etmeyen ailelerini karşısına alan Türk kızı Selva ve Yahudi Rafo'nun aşkları için ülkelerini, ailelerini, herşeylerini geride bırakıp göçtükleri Fransa'da yıllar sonra Naziler hayatlarına tehdit oluşturuyor. Almanya tarafından İşgal altında olan Fransa'da Hitler'in SS subayları keklik avlar gibi yahudi avlıyor, onları yakalayıp ölümcül toplama kampına götürüyorlar. Türk hükümeti gizli bir operasyonla Fransa'daki Yahudi asıllı Türkleri bir tren vasıtasıyla İstanbul'a kaçırma girişimini okurken, Nazi zulmünden mağdur olmuş yan karakterlerin hüzünlü hikayelerine tanık olurken roman boyunca heyecan, gerilim ve tarihi bilgiler hiç eksik olmuyor. Ayşe Kulin'den Nefes Nefese. Herkese tavsiye edebileceğim bir kitap.

Not: 2011 yılında maraton koşmak için Berlin'e yaptığım bir seyahatte Yahudi Soykırımı anıtında çekildiğim bir fotoğraf.


Toz Kahve ve Poşeti

 Sabah afyonum patlamadan ilk iş kahve paketini açtım ve içinden 3'ü bir arada poşetini çıkardım. Paketi yırtarken düşündüm. Aylarca şu küçük poşet, içindeki kahve tozuna yuva oluyor. Hikayeleri fabrikada başlıyor. Kamyona yükleniyorlar. Sonra kimbilir birlikte kaç kilometre yol gidiyorlar. Bir marketin rafına konuyorlar. Birgün benim gibi kahve manyağı biri parasını ödeyip onu alıyor ve bir sabah kahve ile onu uzun süre koruyan ona yuva olan paketin hikayesi poşetin yırtılıp kahve tozunun fincana poşetinse çöpü boylamasıyla son buluyor. Bu hüzünlü bir ayrılık hikayesi. Toz kahve ile onu muhafaza eden poşetine sonunda ayrıldıkları için kederlenen dünyada benden başka manyak yoktur her halde. Ama aşk da tam olarak bu olsa gerek. Ege'nin böyle bir şarkısı vardı. Nakaratında " Başlamam biteceğini bile bile bu aşka başlamam " diyordu. Ama şarkının sonunda başlamamı, başlarım yapıyor ve " Başlarım biteceğini bile bile bu aşka başlarım " diyordu. Bende başlarım kardeşim!


20 Mart 2026 Cuma

Bayram

 Dünyada ve ülkemizde her ne kadar zorlu günler yaşanıyorsa da bugün bayram. Abimle telefonlaşıp bayramlaştıktan sonra Cuma vakti sevinçle camiye koştum. Vaazda hoca peygamber efendimizden bir hadis aktardı. Müslümanlar müşriklere karşı çeşitli savaşlara katılıp İslam karşısındaki düşmanı yenilgiye uğratınca peygamberimiz " Küçük cihat bitti. Şimdi sırada büyük cihat var " demiş. " İyi de ya Resulallah bizden on kat kalabalık düşmana karşı savaştık cihat ettik. Kimimiz öldü şehit oldu. Bundan daha büyük cihat olabilir mi? " diye sahabeler sormuş. Peygamber efendimiz " Şimdi nefsimize karşı olan cihat başlıyor " buyurmuş. Şehvet, adaletsizlik, ibadeti terk etme ( Allah'ı unutma ) , vicdanı susturma... Bunlar hep nefsimize yenilmekten kaynaklanıyor. Ben 5 vakit namazını kılan, kuran okuyan, bilgisinin zekatını yazılarıyla veren ve Rabbini hep tespih eden biriyim. O yüzden içimde bir rahatlık var. İman çoğu insanın işi düzgün gitse bile hayatında yaşadığı o " boşluk " hissini bende giderdi. Ödevini yapmış bir öğrencinin huzurunu ve hoşluğunu hissediyorum. Herkese tavsiye ederim. Namazda 35 yıl önce harçlıklarımızla jeton alıp dükkanında atari oynadığımız atarici abiyle yanyana durdum. Kendi kendime " Yahu dün çocuktuk zaman ne çabuk geçmiş " dedim. Sonra kafede arkadaşıma ve 7 yaşındaki oğluna rast geldim. Elimi öptürdüm ve bayram harçlığı verirken artık dünün çocuğunun amca olduğunu ve rollerin değiştiğini bir kez daha hatırladım. Derken Milli Emlak'tan İsmet Abi aradı. Kendisi rahmetli babamın arkadaşı ve akranı. Seksenlerinde. Bayramda sesimi duymak ve kutlamak için aramış. Telefonu kapatınca bir tuhaf oldum. Yahu babam öteki tarafta bile dolaylı olarak bu dünyadaki eski dostlarıyla beni kollamaya devam ediyor, diye düşündüm. Ölüler dirilere bakıyor. Ne diyeyim. Sevdiklerinizle güzel bir bayram geçirmenizi diliyorum. Ramazan bayramınız mübarek olsun sevgili dostlar.

19 Mart 2026 Perşembe

Kardan Adam

 Kış da güzeldir eğer kardan adam arkadaşınız olursa. Baharın ne kıymeti kalır daha önceden bulutlara fısıldanmış sözcükleri yağmur yağdığında anlayamıyorsanız. Özgürlük sonsuz ihtimaller zincirine bakmak değil, bağımlılıkları terk edebilmektir. Mutluluk bağımlı olmak değil, bağlı olmaktır. Bir fikre, bir harekete, dosta, aileye, sevgiliye... Bağımlılıkların bağlılıklarımızın zamanını, sevgisini sömürmesine izin vermemeliyiz. 

Unutma sen hem yaysın hem oksun,

Eller seni çekti canını yaktı diye bozulma,

Uçmak, havayı yarıp rüzgarı hissetmek istiyorsan,

O yaydan fırlamak zorundasın evlat...

Hem gerilmek hem süzülmek hayat denen yolda,

Tekamülüne ulaşmak adına...


18 Mart 2026 Çarşamba

Gömlekler

 Gölgeleri soru işareti olan kelimelere bakıyorum. Tam olarak anlayamamaktan korkuyorum ama duygularımı soru işaretlerinin çengeline asıyorum. Evet cevaplar yerine duygular. Kurumaları için. Ben onları göz yaşlarımla yıkadım. Temiz sakız gibi beyaz gömlekler. Zaten kirli duygularla asla karşına çıkamam. Kimisi alim, kimisi deli gömlekleri. Sadece ruhumun kıyafetleri. Kelimelerime duygularımı giydirir podyumda yürütürüm. Dün bayram tıraşına gittim. Berber saçımı keserken " Sana bir şey söyleyeceğim ama üzülme " dedi. " Saçında beyaz teller çıkmaya başlamış " dedi. O da bir şey mi ya karların altında kalmış "coşkum" bir gün beyaz örtüyü delip tekrardan yüzeye çıkabilecek mi? Kendimi adamak istiyorum; bir fikre, bir harekete, bir kadına... Acaba çok geç mi kaldım? Bunca yılın suskunluğunun da ardında saklı olan bir " coşku " olmalı. Sadece akacak bir yürek arıyor. Gömleklerim kurumuştur gidip onları alayım.

17 Mart 2026 Salı

Öfke

 Öfke pek çok şeyi berbat eder. Öfkeliyken akıl by pass oluyor, bir kaç saniyelik kızgınlıkla sarf ettiğimiz bir sözün yada bir hareketin acısını bir ömür çekiyoruz. Kalpler kırılıyor, dostluklar bitiyor. Haksızlığa uğradığını, sınırlarının ihlal edildiğini düşünen insan öfkeye kapılır. Hayatın karşımıza çıkardığı problemleri doğal karşılamalıyız. Okulda ki öğrenci öğretmeninin tahtaya yazdığı soruları nasıl doğallıkla karşılayıp çözmek için çabalıyorsa bizde hayatı öğretmen, karşımıza çıkardığı dertleri sakin kalarak çözülecek bir soru olarak kabul etmeliyiz. Böylece öfkemizin üstesinden geliriz. Tanrı şeytan'a Adem'e secde et dediğinde şeytan; Hakkın kendisine haksızlık yaptığını sanmış ve öfkeye kapılmıştı. Bu tarihte ki ilk öfkelenme vakasıdır. Öfke ateştendir. Kontrollüz bir yangındır. Tehlikelidir ve her şeyi bir anda yok edebilir. Şeytan işidir... Siz hiç şehirler arası bir yolda otomobilinizle giderken direksiyonu kör bir insana emanet eder misiniz? Böyle bir şey olursa sonuçta kaza yaparsınız. İşte öfke de körlüktür. Siz siz olun hayatınızın direksiyonunu öfkeye teslim etmeyin.

15 Mart 2026 Pazar

Masumiyet Müzesi

 Galatasaray için şu yaşıma kadar ettiğim duaları kendim için etseydim şimdi yarı belime gelen çocuklarım ve harika bir karım olurdu ama tek tabanca devam ediyorum hayata. Şu sıralar benden mutlusu yok, Galatasarayım ligde 7 puan farkla zirvede ve avrupa kupasında çeyrek finalin eşiğinde. Bense ne yapıp edip hafta sonunu hüzünle bitirecek bir şeyler buldum. Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesini yıllar önce okumuştum. Şimdi dijitalde dizisini izliyorum. Sondan bir önceki bölümde Kemal 8 yıllık çileli bekleyişin ardından Füsun'una kavuşma yoluna giriyor. İkili Nişantaşında bir kafede düğün öncesi avrupaya yapacakları seyahati konuşurken arka planda tango müziği çalıyor. Bu müzik 1994 yılında çocukluğumda annem ve abimle İstanbul'da bir sinemada seyrettiğim True Lies filminin son sahnesinde Arnold Swarzenneger ve Jimy Lee Curtis'in dans ederken çalan aynı tango müziği... Bu sekans beni çocukluğuma götürüyor. Annemi özlüyoyum, çocukluğumu özlüyorum ve göz yaşlarımı koyuveriyorum. Aslında ağlamam Masumiyet Müzesinde Kemal ve Füsun'u bekleyen acıklı sona. Kemal'le nişanlanan ve Paris yolunda olan Füsun Bulgaristan'da ki otelde geceyi birlikte geçirdikleri sabahında huysuzlanıyor. Hayalini kurduğu yeşil çam yıldızı olmasının Kemal ve eski kocası tarafından engellendiğini düşünüyor. Şeytanına yeniliyor. "Güneşi asla göremeyeceğini düşünüyor, oysa ki güneş aslında kendisi... Sadece kendi ufkundan doğması gerekiyor " o sinirle kullandığı arabanın gazını köklüyor ve olanlar oluyor. Ben bir daha kendimi koyuveriyorum ve ağlamaya başlıyorum...Kemal'in ve Füsun'un acıklı sonuna ve artık geçmişte kalan çocukluğuma ve anneme...

Bulut

 Hiçkimseyi bulamadığımda bulutlarla dertleşirim. Onların büründüğü çeşitli şekillerden kendime bir pay veririm. Bulutlar gökte, ben yerde... Kavuşmak kolay olmaz. Aşık olmadan kalp sevgiyle dolmaz. Ruh sevgiyle dolunca ağırlaşır ve bulutlar yer yüzüne iner. Ortam sislenir, görüş eksilir. İşte bu beklediğim andır. Atarım kendimi bilinmez bir maceraya sislerin arasına. Arsız arsız her yanını tavaf ederim burnumun ucunu bile görmeden. Sevildiğimden emin olmadan ama sevdiğimden emin olarak ve her yanıma sinen sisin yani sevdanın gözlerimi kör etmesinden razı olarak. Sisler kısa sürer tıpkı aşklar gibi. Bir bakmışsın tekrardan gökte bulut olmuş. O zaman iadeyi ziyaret yapmak gerekir. Hasret kalırım ona. Hasretimden eksilir, eksilir hafiflerim. Öyle bir hafiflerim ki gökte esen bir rüzgar oluveririm. Eserim o zaman sevdiğimin üstüne. Tatlı tatlı okşarım efsunlu sözlerimle. Yaşarım hayatı delicesine... Sonsuzluk ölüm değildir. Sonsuzluk hayatı yaşamaktır. Bunu anlarım seni her düşündüğümde...


Dayanmak

 Dayan biraz geçecek deriz. O çok güçlüdür zorluğa dayanır deriz. O çok dayanıklıdır, deriz. Dayanmayı bu kadar yüceltmemize rağmen bunun olumlu bir kavram olduğuna dair şüphelerim var. Çünkü işkenceye, belli bir gerilime ve acıya dayanılır. Her şeyin dayanabileceği bir stres, yük tekrarı vardır. Sonra kopma, kırılma olur. Psikolojik olgunluk dayanma değil, yaşanan sorunu kabullenme ve anlama kabiliyetidir. Sorunu reddederek değil verdiği acıyı kabul ederek, ondan öğrenerek, kendimize iyileşme fırsatı tanıyarak ve tekrardan ayağa kalkarak üstesinden gelebiliriz. Hayatla ticaret yapmalı insan. Zorluklara karşı duyacağımız acıyla bedel ödemeli ve onları deneyime dönüştürmeliyiz. Ben buna " faydalı acı " diyorum. Hiç acı çekmemek ve acıdan sakınmak diye bir dünya yok. Çünkü bilgi bedene acı vasıtasıyla iner.

Kro-Magnum




 Nostaljik bir adamım ben. Mesela evde buzdolapsız yaşıyorum. Benim gibi külüstür olan ve çalışırken korkunç sesler çıkaran eski buzdolabımın fişini bir kaç yıl önce çektim. Nedeni sabaha karşı korkunç homurdanmalarını yatağımda uyku-uyanıklık arasında yarı rüya halinde işitmem ve Jurassic Park'tan etobur yırtıcı bir dinazorun beni diri diri yemek için evime geldiğini zannetmemdi. O gece gerçekten çok korkmuştum ve ertesi gün fişini çektim. Ama daha korkutucu olan dolap külüstür olduğu için her ay yüksek gelen elektrik faturalarıydı. Mesela yemek olayım da enteresandır benim. Evde asla yemem. 10 yıl önce mutfak tüpü bittiğinden beri ocak hiç yanmadı. Çünkü ben yiyecek için avlanmayı seviyorum. Yani yemeği dışarıda yiyorum. Her halde bu avcı toplayıcı özelliğim şu an yukarıda resmini gördüğünüz Kro-Magnum atalarımın binlerce yıl sonra bedenimde baskın şekilde açığa çıkan genlerinden kaynaklanıyor. Resimde gördüğünüz büyük, büyük, büyük.... büyük dedem Kro'ydu. Ben de kıroyum. Dedim ya nostaljik adamım. Mesela banyo yaparken ketılda ısıttığım sıcak suyu kovaya döküyorum sonra da maşrapa ile banyo yapıyorum. 50 yıl önceki gibi maşrapayla vücuduna su dökme... Ne kadar nostaljik değil mi? Çünkü termosifonum arızalandı çalışmıyor. Aşk konusuna gelince: Mektuplaşma tercih ediyorum. Seveceğim kadınla bir süre muhakkak mektuplaşma faslı olmalı. Birbirimizin önce fikirlerini sevmeliyiz... Eğer beni bu deliliklerim ve nostaljik tarzımla sevecek birini tanıyorsanız. Bana yazın. Tipimi merak edecek olanlar yukarıda ki büyük, büyük, büyük dedemin resmine baksın. Kro-Magnum'un biraz yandan yemiş haliyim. 

14 Mart 2026 Cumartesi

Arapça İstiklal Marşı

 İstiklal marşı her millete nasip olmaz. Çünkü o marş; kanla, mücadeleyle, fedarkarlıkla yazılır. En küçük bir iç savaşta korkak gibi memleketinden kaçan ve ülkemizi dolduran ve ülkeyi yöneten muhteremlerin vatandaşlık verip seçimlerde kendine " garanti oy " devşirdiği ne idüğü belirsiz suriyeliler ve afganların mensubu olduğu arap kültürüne istiklal marşı yabancıdır. Çünkü savaş oldu mu o araplar kaçar, TÜRK ise ÖLÜR. O marşı yazdıran komut; " Ya istiklal ya ölüm " dür. " Ben size taaruz değil, ölmeyi emrediyorum " dur. Geçtiğimiz 12 Martta İstiklal Marşımızın kabulünün 105 inci yıl dönümünü kutladık. Kurtuluş savaşını kazandıran dünyada emsali görülmemiş öylesine muhteşem bir ruh ve inançtı ki Mehmet Akif'in yazdığı marş mecliste kabul edildiğinde daha Büyük Taaruz'un kazanılıp işgalci Yunan güçlerinin vatandan def edilmesine bir buçuk yıl vardı. Kurtuluş Savaşı kazanılmadan daha sürerken bir İstiklal Marşımız doğdu. Çünkü kuvayı milliyenin ruhunda " inanç " vardı. " Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım. Hangi çılgın zincir vuracakmış şaşarım " vardı. İnanç vardı: " Ulusun korkma nasıl böyle bir imanı boğar? Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar " vardı. Şimdi geçtiğimiz perşembe günü İstiklal Marşı, tüm devlet protokolünün önünde Karaman'daki imam hatip okulu öğrencilerine " arapça " olarak okutuldu. Ey devleti yöneten muhteşem muhterem olan buyruk düzeni ve onun kuyrukları: Tamam Atatürk'e alerjiniz var. Tamam Ayasofya'nın cami oluş töreninde elinde kılıcı sallayarak diyanet işleri başkanınıza Atatürk'e lanet okutuyorsunuz, sırf Atatürk getirdiği için laik düzeni buyruk ve kuyruk düzeninin size verdiği yetkilerle ve bu ülkeye doldurduğunuz arap mültecilerle yıkmaya çalışıp arap seviciliği yapıyorsunuz ve İstiklal marşını arapça okutuyorsunuz... Ama İstiklal Marşımız kırmızı çizgimizdir ve bu millet ona yapılan saygısızlığı asla kabul etmez! Benden söylemesi...

Beklemek

 Modern çağın en büyük salgın hastalığı acele etmek. Bulaşıcı, tehlikeli ve güzel şeylerin düşmanı. Beklemeye tahammülümüz yok. Dünyada ki her bilgi saniyeler içinde elimizde ama açıp bir kitabın hışır hışır sayfalarını çevirirken okumanın derinliğini unuttuk. Şimdi dizilerin bölümleri toptan halde akıllı televizyonumuzda ve bir hafta sonunda bir sezonu tüketiyoruz ama 30 yıl önceki Süper Baba, Bizimkiler gibi efsane dizileri anne-baba, çocuk maaile seyredip gelecek bölümü beklerken bir hafta konuşup, tartışırken ki aynı heyecanı alamıyoruz. Yediklerimiz ham, kültürümüz ham,ilişkilerimiz ham, aşklarımız ham. Beklemeyi unutan insanın artık karakteri ham... Tohumun ağaç olması, yemeğin lezzetli olması, ilişkinin dostluk olması, insanın bilge olmasının tek yolu beklemektir. Beklemek kendini dinlemek, olanı biteni gözden geçirmek ve olmaktır. Mevlana ne demiş? Hamdım, piştim, yandım.

13 Mart 2026 Cuma

GABO

 Ben bu amcanın kitaplarını okurken sanki ufalıp küçük bir çocuğa dönüşmüşüm ve büyük dedem gece ben uyumadan önce yatağımın başında bana tatlı tatlı masal anlatıyormuş gibi hissediyorum. Metinlerinde sizi hep anlatının içinde tutan bir süreklilik, karakterlerin psikolojik durumlarını yumuşak bir üslupla size aktaran tahliller, dudaklarınıza dolaylı bir yolla kondurulan mizah, zaman makinesiyle geçmişe gitmişsiniz hissi veren hikayenin geçtiği yerin sosyolojik yapısının aktarılması ve kahramanların yaşadığı muhteşem aşk maceraları var.1982 de Nobel ödülü kazanmış Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'den bahsediyorum. Geçen hafta Kolera Günlerinde Aşk adlı romanını okudum. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; bu eser rahatlıkla onun en meşhur romanı olan Yüz Yıllık Yalnızlık'ın yanında yer alıyor. Bir aşk romanı. Aşkın delilik halini anlatıyor. 19. Yüzyılda iç savaşlar ve kolera salgınıyla sınanan Kolombiyada başlayan ve 20. Yüz yıla taşınan 50 küsür yıllık bir aşkın hikayesi. 20 li yaşlarda sevdiği kadını bir başkasına kaptıran ve yetmişlerine gelinceye kadar bir sürü gönül ilişkisi yaşayan ama her anında kalbi onun için çarpan Florentino Ariza'nın Fermina Daza'ya duyduğu tutkulu, deliliğe varan aşk hikayesi. Bayan Daza'nın kocası doktor Juvenal Urbino ile olan hayat arkadaşlığına da bir pencere açıyor ve evliliğin inişlerini, çıkışlarını, paylaşımlarını bir karı-koca arasındaki ebedi arkadaşlığı, yoldaşlığı kısacası evliliğin her halini gözler önüne seriyor. Kitap şu cümleyle bitiyor: sonsuzluk ölüm değil, hayatı yaşamaktır. Gabriel Garcia Marques'den Kolera Günlerinde Aşk. Muhakkak okuyun.

Eğitim

 Bilgi atacağımız adım gibidir. Karanlıkta bir işe yaramaz. Kör bir kişi için nereye vardığının bir önemi yoktur. Cahil bir kişi içinde ne kadar çok şey bildiğinin bir önemi yoktur. Çünkü ister okumuş, ister bir yerlere gelmiş, ister önemli bir konumu işgal ediyor olsun, yeteneğini insanlık yararına kullanmayan kişinin dünyası hep karanlıktır. İnsan hayatı öğrenmeden önce kendini öğrenmelidir. Kendini bilen yani içindeki karanlığa mum yakan kişi hayatı da öğrenir. Hayatı bir bütün olarak ele almalı. Kötü kısımlarını reddetmemeli insan. Şöyle ki:

İyi günler size mutluluk verir,

Kötü günler size tecrübe verir,

En kötü günler size ders verir,

En iyi günler ise size anılar verir.

Mutlak iyi ve mutlak kötü diye bir şey yok. Hayatın rengi siyah veya beyaz değil. Gri bölgeler de var. O gri havanın hangisinden güneşi doğduracağı, hangisinden gecenin ( karanlığın ) basacağını ayırt edebilen insanlar " eğitimli " olanlardır. Eğitim dediğimiz şey ise insanı bilgiyle doldurmak değil, zihni karanlıktan ışığa çevirmektir.

12 Mart 2026 Perşembe

Yansımalar

 Hayatta yolculuğunda yalnız attığımız adımların peşine " büyüyünce " başkaları takılıyor. Bu kişiler bize benziyor ama tam olarak da biz değil. Lunaparktaki sihirli aynalardaki şişman, ince, uzun, kısa yansımalarımız gibi. Onlara o kadar çok alışıyoruz ki bir süre sonra aralarına karışıyoruz. Hatta bilgisayar oyununda ki avatarlarımız gibi bazen özümüzü unutup o yansımaların içine girip o kişi oluyoruz. İşimiz bitince tekrar orjinal halimize geçiyoruz. Büyüdükten sonra peşimize takılan bu arkadaşlarla sürekli bir paslaşma içindeyiz. Yalnız bu yansımaların içinde gezindikçe onlardan bir parçayı da alıp kendimize taşıyoruz. Yıllar geçtikçe bambaşka bir ruha bürünüyoruz. Hayata internete bağlı bir bilgisayar gibiyiz. Oradan sadece faydalı verileri değil özümüze yabancı bizi başkalaştıran parazitleri de alıyoruz. Bir müddet sonra uzun süredir peşimize takılmış ve  çalışırken, sosyal hayatta, aile içinde her bir farklı rol için giriş-çıkış yaptığımız ve onlardan üzerimize sinen hallerle kendimize yabancılaşıyoruz. Paulo Coelho şöyle diyor: Belki de yolculuk herhangi bir şeye dönüşmekle ilgili değildir. Belki de sen olmayan her şeyden kurtulmak ve böylelikle aslında ilk başta olman gereken kişi olabilmekle ilgilidir.

11 Mart 2026 Çarşamba

Yurtta Sulh Cihanda Sulh

 Dün akşam avrupa kupası maçında Galatasaray futbol takımı İngiliz devi Liverpool'u ağırladı. Stadyumda maçı izleyen 50 bin kişinin 2500 kişisi İngiliz taraftarıydı. Maç öncesi İngilizler Mustafa Kemal Atatürk'ün " Yurtta sulh, cihanda sulh " sözünün ingilizceye çevrilmiş hali olan " Peace at home, peace in the world " yazılı dev bir pankart açtılar. Ancak ülkeyi 24 yıldır yöneten buyruk düzeninin kuyruğu olan TRT bu pankartı ekranlarda göstermedi. Kuyruk olunca böyle oluyor demek ki... Buyruğun kuyruğu olunca buyruğun Atatürk alerjisi varsa sende canlı yayınladığın bir maçta Atatürk'ü sansürleyebiliyorsun. 10 Kasıma, 29 Ekime, 23 Nisan'a, 19 Mayısa, 30 Ağustosa denk gelen cuma namazlarında buyruka uyup cuma hutbesinde Atatürk'ün adını anmıyorsun. Yada mezuniyet töreninde " Mustafa Kemal'in askerleriyiz " diyen genç teğmenleri ordudan ihraç edebiliyorsun. Şu an komşumuz İran ABD-İsrail tarafından bombalanırken iyi ki Atatürk'ümüz var diyoruz. Ülke yönetimini tarikatlara mollalara vermek yerine pırıl pırıl bir cumhuriyet kurup demokratik bir sistemle egemenliği millete verdiği için. Atatürk'ün değerini 1915 de Çanakkale boğazına gömdüğümüz İngilizler, bundan 111 yıl sonra İstanbul'da misafir oldukları bir futbol müsabakasında dev bir Atatürk pankartı açarak anlıyorlar ama buyruk-kuyruk düzeni şu İngilizler kadar olamıyor. TRT'nin yaptığı nankörlükten başka bir şey değil.

Onarmak

 Aşkın ilk zamanlarında çiftler dünyayı toz pembe görür. Kusurlar göze batmaz ve çiftler kendi masalını yaratır. Aşkın en güzel hali yaşayan için " yeni " olmasıdır. Kaç sefer yaşanmış olursa olsun her aşk orjinaldir. Evlilik aşkı öldürür, diye bir klişe var. Bunun nedeni ilişkide ki sürprizlerin sona ermesi, diyaloğun belli bir rutine bağlanması olabilir mi? Büyü kaçınca çiftlerin kusurları göze batmaya başlar. Bunlar birikir birikir ve çiftlerin her birinin sırtına yük olur. İlişki bir noktadan sonra yorulur ve bazı durumlarda bozulur. İlişkilerin bozulmasının nedeni biriken kusurlar veya hatalar değil, yanlışları onaramamaktır. Çünkü aşk aynı zamanda onarmaktır. Birbirine teslim olan kadın ve erkeğin ruhlarını onarması, ilişkilerinde ki kusurları onarmasıdır. Onarmanın harcı sevgidir. Yaranın ilacı da sevgidir. Gerçek aşk kusursuz bir birliktelik değil, birbirini sararak, onararak yola devam etmektir. Yazının başında evlilik aşkı öldürür sözüne de katılmıyorum. Gerçek aşkın sürprizleri hiç bir zaman dinmez, insan dediğin katkan katman bir varlık ve iki gönül aşkın katman katman halini bir ömür keşfedip aşk yolunda el ele yürür. Yeter ki aşk gerçek olsun.

Otobüs Durağı

 Otobüsü beklediğin durakta ve şimdiye kadar ki yolculuğunda yanında değildim belki. Ama sana söz ineceğin durakta karşında olacağım. Beni gözlerimde ki solgun yeşil hüzünden ve kızarmış yanaklarımdan tanıyacaksın. Utangaç suratımla sana gül'ümseyeceğim. Evet utangaçım. Tanrı'nın verdiği hayata, sağlığa, afiyete ve en çok da aşkı yarattığı için hayata karşı mahçup ve utangaçım. O yüzden kendimi bildim bileli kırmızı gül yapraklı yanaklıyım. Bu gül, yeşil bakışlarımdan gövdeleniyor belkide. Göz yaşlarım suladı onu. Bilinmez bir maceraya başlıyorum. Kalbimin kırılmasını göze aldım çünkü sen buna değersin... Cebimde iskambil kartları, kalbimde bahar mısraları. Belki bir ağacın gölgesine oturur iskambillerden bir ev yaparız. Evimiz olur. Biraz delilik kötü değildir. Sahi akıl sizin neyiniz olur? Şimdiye kadar efendiniz olmuşsa kötü. Onu bir süreliğine kaybetme nedeni yalnız kalıp kaçan aklın aklını başına devşirmesi için bir fırsattır belki de... insan aklın değil, akıl insanın hizmetkarı olmalı. Yahu ben bir kaç cümledir ne saçmalıyorum gene? Sisli cümlelerin içinden belki sizi göremedim ama kokunuzu aldım. Kokunuz: derin, duygulu ve sevgiden. Neyse ben daha fazla oyalanmayım. Otobüs durağına sizi karşılamaya gidiyorum.

10 Mart 2026 Salı

Çocuk Adam

 Erkekler hiç bir zaman büyümez. Onlar kaç yaşına gelirse gelsin hep " çocuk adamdır " Hemen izah edeyim: 30 yıl önce de Galatasaray'ın maçlarını heyecanla seyrediyordum, şimdi de aynı şekil. 30 yıl önce de playstation da futbol oyunu oynuyordum, şimdide.  (Bunu gizlice sevgili dostum Murat Abimle yapıyorum. O 50 küsür ben 40 küsür yaşında bizde buluşup bazen onun çocuklarından gizli yapıyoruz. 10 yaşındaki oğlu arayıp " Baba nerdesin? " diyor o da bana oyunda gol atmaya çalışırken " Oğlum çarşıdayım " diye yalan söylüyor. :)))) Listeye devam ediyorum: 30 yıl önce de sokakta top oynardım şimdide oynuyorum. 30 yıl önce de plastik tabancalarla kovboyculuk oynardım şimdi de... Bu yazıyı niye yazdım? Bugünlerde yeni bir arkadaşım var. Adı Emir. 7 yaşında. Bizim sokaktaki kafenin sahibi olan arkadaşımın çocuğu. İkindiden sonra dere kenarına attıkları masalarda Türk kahvemi içerken Emir'le oyunlar oynuyoruz. Mesela futbol: sokağın iki ucuna geçiyoruz ve birbirimize sırayla gol atıyoruz. Mesela kovboyculuk. Emir'in oyuncak tabancasıyla hayali düşmanları vuruyoruz. Birde yeni bir oyun icat ettik. Yerdeki ağaç dallarını alıyoruz ve ben Emir'e 1 yap diyorum. Dalı eğip büküyor ve 1 yapıyor. 4 yap diyorum 4 yapıyor. Vallahi çocuklarla oyun oynarken vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorum. Resmen kendimi unutuyorum ve mutlu oluyorum. Selam olsun tüm çocuklara ve " çocuk adamlara"

9 Mart 2026 Pazartesi

Elveda Bursa

 Bursa'daki bahçeli site içindeki evimiz. Komşularımız, hatıralarımız ve anne babam ve abimle "tam" aile olarak geçirdiğimiz son yıllarımız. 1999 depreminden sonra yıkılmış Yalova'dan göç ettiğimiz Bursa'da yeni bir hayat kurmuştuk Savaş ailesi olarak. 20 yıl önce bunları ve hayatıma iz bırakan bir tarihi geride bırakıyordum. Üniversiteden mezun olduktan sonra memleketimiz Yalova'ya geri dönüyorduk. 4 kişi gelmiştik 2 kişi geri dönüyorduk. Annem ve ben... Abim uzmanlık eğitimini bir doktor olarak İstanbul'da sürdürüyordu. Babamsa... Artık yoktu. Eşyalarımızın yüklendiği kamyon bizim hareket etmemizi bekliyordu. Komşularımız küçük kırmızı arabamızın sağına ve soluna dizilmiş adeta törensel bir uğurlama yapıyorlardı. Burada geçirdiğimiz 7 yılda onlarla öylesine güzel bir bağ kurmuştuk ki... Adeta akrabadan öte olmuştuk. Birbirimize belki kan bağıyla değil ama can bağıyla bağlanmıştık. Annemin gözleri dolmuştu. Arabayı çalıştırdım ve Bursa'da ki yuvamızı geri dönmemek üzere terk ettik. Tam aile olarak geçirdiğimiz son yılları, deprem sonrası sardığımız yaralarımızı, abimin mezun olup dede, babadan sonra doktor oluşunun bize yaşattığı gururu ve benim üniversite yıllarımın hepsini geride bıraktık. Tüm bu saydıklarım; arabamın dikiz aynasında giderek küçülen bize el sallayıp veda eden komşularımızın ve Bursa'nın arasında kaldı ve yok oldu. 20 yıl geçmesine rağmen artık ruhuma nasıl işlemişse bazı geceler rüyamda Bursa'daki yuvamızda ailem tam olarak rüyalarıma halen girer. Bu veda sahnesi hatırıma geldi ve sizlerle paylaşmak istedim.

8 Mart 2026 Pazar

Kadının Adı

 Kral Kaybederse dizisi yan karakterleri ve hikayeleri de güçlü olduğu için harika bir dizi. O hikayelerden biriyle yazıya başlıyorum. İstanbul'un varoşlarında baba evinde yaşayan dört kız kardeş. Başlarında karısını " erkek " çocuk doğuramadığı için lanetlemiş, kızlarını da bu sebepten hiç sevmemiş ve kötü davranmış despot, şirret bir baba. Baba kızlarından en büyüğü olan Güllü'yü başlık parası karşılığında babası yaşında Kaşif adında bir adama nikahlıyor. Düğün gecesi eve gidiyorlar. Güllü yatak odasına giriyor ve kocasını korkuyla bekliyor. Birazdan sevmediği babası yaşında bir adama kendini teslim etmek zorunda kalacak. Kapıda Kaşif bey görünüyor. Güllü'nün yanına geliyor ama ona dokunmuyor. " Bu evde sen istemediğin müddetçe hiç bir şey olmayacak. Burası senin odan. Hadi iyi geceler " deyip odadan ayrılıyor. Haftalar, aylar geçiyor ama Kaşif bir kere bile Güllü'ye dokunmuyor. Daha sonra Kaşif'in sırrı ortaya çıkıyor. Ölümcül bir hastalığın son aşamasını yaşıyormuş. Karısını ve çocuklarını bir trafik kazasında kaybetmiş geriye tekerlekli sandalyeye mahkum Reyhan adlı kızı kalmış. Meğersem Kaşif bey hastalığı nedeniyle dünyada fazla zamanı kalmadığı için Güllü'yü vefatından sonra kızı Reyhan'a bakması için kendine eş olarak almış. Aslında Kaşif bey erkeklik arzularını tatmin etmek için kızı yaşında biriyle evlenmek değil, ölümünden sonra sakat kızına bakacak bir abla arıyormuş.Güllü Kaşif'in hikayesinden ve kendine karşı tutumundan çok etkileniyor ve ona aşık oluyor. Son bir ihtimal tedavi için bir doktara gidiyorlar, hem tedavi hem yaşadıkları sahici aşkla Kaşif bey iyileşiyor. Onu genç karısı Güllü'nün sevgisi iyileştiriyor bir çocukları oluyor, Güllü başlık parası için satıldığını sandığı Kaşif bey'in evinde hayatındaki en büyük mutluluğu buluyor. Despot baba evinde yaşadığı kötü günlerden kurtulup kendisini gerçekten seven ve el üstünde tutan Kaşif beyle mutlu bir ömür sürüyor. Kaşif bey de Güllü ile trafik kazasında kaybettiği ailesinden sonra hasret kaldığı yuvaya tekrardan kavuşuyor ve Güllü'nün sahici sevgisiyle hastalığını yeniyor. Aktardığım bu hikayede kadının bu ülkedeki hallerine ve toplumdaki değerine ilişkin çok mesajlar var. Bu yazı da 8 Mart kadınlar gününde bir kenarda dursun.

6 Mart 2026 Cuma

İspanya

 Güç sahibi olmak her şeyi yapabilmek değil, yanlış olanı yapmamayı seçebilmektir, demiş Zenon. Dünya'nın bir kabadayısı ve onun şımarık bir küçük kardeşi var. Bu kabadayı ve şımarık küçük kardeşi farklı mahallelerde oturuyorlar. Şımarık küçük kardeşin boyundan büyük işlere kalkışmak ve mahallesindeki komşularla sürekli kavga çıkarmak gibi bir huyu var. Bu kavgaları çıkarırken kabadayı olan abisine güveniyor. İşte ABD, İsrail-İran savaşında olan tam da bu. Molla rejiminden ötürü İran halkının hasret kaldığı demokrasi işin bahanesi. Hatırlayın 2003 yılında da ABD Irak'ı " demokrasi getireceğiz " diye ordusuyla işgal ettiğinde 1 milyon masum Irak'lının ölümüne neden olmuştu. Amerika'nın İsrail'e bu kadar düşkün olmasının nedeni Amerika'da yaşayan yönetim ve idare gücünü elinde tutan yahudi bir grubun olmasıdır. Bunlar ortadoğuda bir Armegeddon savaşı çıkartıp Tanrı'yı kıyamete zorlayacakları kehanetine inanan bağnaz ve manyak bir grup. İşte dünyanın kaderini bu manyaklar belirliyor. Ama dünyada İspanya başbakanı gibi onurlu liderler de var. İspanya  kabadayı Trump'ın tüm tehditlerine rağmen ABD uçaklarının İran savaşı için İspanya sınırları içinden havalanmasına izin vermedi. İspanya başbakanı son konuşmasında " Savaşa hayır " dedi. Yazının başında kullandığım Zenon'un sözüne gelecek olursam: İspanya ABD'den daha güçlüdür çünkü onlar yanlış olanı yapmamayı seçtiler.









5 Mart 2026 Perşembe

İnadına Yaşamak

 Hüznün de yakıştığı insanlar var. Kederin siyah tonlarını cesurca taşıyan ve kendine güvenen insanlar. Kader belki de onların bu özgüvenini kanıp omuzlarına ellerini basıp yükleniyor. Hayatın gölgelerini ruhunda taşıyan insanları özel buluyorum. Onlarda ki dürüstlüğü seviyorum. Sonuçta güneşin kıymetini en iyi kıştan çıkan bilir. 1999 depremi nedeniyle göç edip Bursa'da yaşadığım yıllarda Ahmet Vefik Paşa tiyatrosunda Altan Erkekli'nin oynadığı bir oyuna gitmiştik. Oyunun adı İnadına Yaşamak'tı. Oyunun bir bölümünde şarkı vardı ve inadına, inadına, inadına yaşamak diyordu sahnede ki aktör. O cümle beynime mıhlandı. Hakikaten inadına yaşamalı insan. Sevmeli, gülmeli, düşünmeli... Sadece kendini değil etrafı da düşünmeli. Şu hayattaki anlamını keşfetmeli, tutkusunun peşinden dibine kadar gitmeli. Kabaya karşı kibar olmalı, zalime karşı alim, öfkeye karşı halim olmalı. Hz. İsa'nın dediği gibi: insan düşmanını bile sevmeli.

4 Mart 2026 Çarşamba

Hatalı Park

 İşlek bir caddede sabah yürüyüşümün sonunda gözüme kestirdiğim küçük bir kafenin dışarısında bulunan masaya oturdum. Havada kırık bir güneş vardı ve beresiz dolaşılmayacak kadar soğuktu. Motorsikletle geçen polis telefonuyla hatalı park etmiş arabaların resmini çekiyordu. Biz fanilerin de zaman zaman yanlış insanların yanına, yanlış yerlere hatalı park edip etmediğimizi, olmayacak aşk maceralarının peşine takılıp takılmadığımızı düşündüm. Aklıma yıllar önce okuduğum Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi romanındaki genç adamın sevdiğini elde edebilmek için yürüdüğü " sabır " dolu ve çileli yol geldi. Dijitalde dizisi çıkınca şimdi yeniden gündemde. Garson geldi ve nihayet siparişimi verdim. Sade Türk kahvem gelince dışarıda olmama rağmen yeni kurallar gereği sigara içmenin yasak olduğunu öğrendim. Yüzüm ekşidi. Cigarasız kahve de olmaz ki...Cigara kahvenin pezevengi sonuçta. Kahvemi içip evin yolunu tuttum. Altından dere geçen köprünün başında onu gördüm. Kendisi için yazılan yüze yakın şiirden ve geçmişte ona karşı duyduğum derin muhabbetten habersiz kızı. Tanışıklığımız vardı ama yanından geçerken gözlerimi öte tarafa çevirdim ve köprüde yürümeye devam ettim. Köprünün altından çok sular geçmişti. Demir tavında dövülürdü. Her şey zamanında yaşanmalıydı. Ben onunla burun buruna geldiğimde gözlerimi öteye çevirerek kendime artık yeni ihtimallere hazır olduğumu ispatladım. Sonuçta sadakat isteyen önce kendine sadık olmalıydı.

Hangi Aşk?

 Yalnızlık benim tercihim. Ama geçen gün sokak kapısını anahtarla açarken birden bire zile basmayı özlediğimi fark ettim. Ne kadar uzun zaman olmuştu evde kapıyı açan olmayışı... Neyse ki kedim merdivenlerden çıkan adımlarımın yankısını duyar duymaz kapının ardına geçiyor ve miyavlayarak beni karşılıyor. Bu da bir şey. Şu günlerde Kral Kaybederse'yi seyrediyorum. Halit Ergenç'in oynadığı Kenan Baran karakteri, karizmatik, yakışıklı, zengin bir iş adamı. Kadınlar üzerinde doğal bir cazibe yaratırken onların ruhundan da anlayan bir yapısı var. Evli olmasına rağmen gömlek değiştirir gibi sevgili değiştiriyor. Olan arkasından ağlayan kadınlara oluyor. Kadınların ruhundan anlayan, dedim ama gerçekten anlasa başta her ne olursa olsun kendine sadık olan karısına ve bu kadar kadına acı verir miydi? Sabahattin Ali'den İçimizde ki Şeytan'ı okuyorum. Romanda sevmek ve aşk üzerine Ömer'in Macide'ye konuştuğu şöyle bir bölüm var: " Zaten anlatmak istediğim bir şey var, bin bir şekle sokup söylemek arzusuyla yandığım bir tek şey: O da sizi sevdiğim. Bunun dünyanın teşekkülünden beri kaç milyar defa tekrar edildiğini unutmuyorum, fakat siz söyleyin, canlılığından bir şey kaybetmiş mi? Kainatta hiç bir mevcudun olamayacağı kadar taze ve olgun değil mi?.. Bu öyle bir kelime ki, doğuyor ve doğuşuyla beraber kemali de içinde getiriyor. Sizi seviyorum... Başka ne söyleyeyim? Kenan Baran' mı yoksa Ömer'in Macide'ye ilk tanıştıklarında duyduğu aşk mı? Ben galiba ikincisindenim.

3 Mart 2026 Salı

Buz Dağı

 İnsanın içinde gizli bir güç vardır. Çoğu zaman kendisi bile farkında değildir. Güçlü olmak tek seçeneğiniz olana kadar ne kadar " güçlü " olduğunuzu asla bilemezsiniz. Hayat bazen sizi mecbur eder. Yüzmekten korkan sizi can yeleksiz kayığın ucundan pıt diye denize iter. Bata çıka, çırpına çırpına yüzmeyi öğrenirsiniz. İnsan bir buz dağı gibidir. Yüzeyde görünen heybetinin bir kaç katını derinin de saklar. Kötü bir şey olduğunda kurban psikolojisine girip kötü talihe isyan etmek yerine bizi zorlayıp içimizdeki potansiyeli ortaya çıkartan olaylara teşekkür etmeliyiz. Hayat bir okul ama sistemi biraz farklı. Okulda önce dersi görür sonra sınav olursunuz. Hayat ise; önce sizi sınava çeker sonra dersi verir. Ve öğrenmeniz gereken dersi anlayana kadar hayat benzer olayları önünüze getirir. Sizi rahat bırakmaz. İnsan bi durup kendine bakmalı. Hayatı ve kötü talihini suçlamak yerine aynayı kendisine çevirmeli ve " Ben nerede yanlış yapıyorum? " demeli. Bir oyunun içindeyiz, amacımız dünyayı tanımak. Kendini tanımadan bu oyunu asla kazanamayız. O yüzden ilk önce kendini tanı. Sana bir soru soracağım: Hayat onu bulman için seni zorladığında daha önce hiç en büyük gücünü açığa çıkardın mı?

2 Mart 2026 Pazartesi

Mucize

 İnsan kaç kere doğar? Doğumlar büyülüdür. Büyüyü bozmamak için kaşlarımı çattım, göğsümü şişirdim, yumruklarımı sıktım ve gölgelerimde pusuya yatmış tüm şüpheleri kovaladım.Çünkü biliyorum ki: şüphe mucizelerin işlemediği tek tuzaktır. Tarlalarımda ekine dadanmış çirkin sesli kargaları kovalar gibi kovaladım. Çünkü şu günlerde dinlemek istediğim tek ses var. Bu ses; biraz asi, biraz bilmeceli, çokça naif ve şevkatli... Hayatım sıratta geçtiği için düz bir çizgide yürümeye alışkınım. Hergün minik bir serçenin pencereme konup bana havadis getiriyor olmasından dolayı biraz da şaşkınım. Aslında birbirimize benziyoruz. Herkesin adımlayıp geçtiği izi çıkmış yollarda değil, ıssız patikalarda yürümeyi tercih ediyorum. Hep kendiyle başbaşa kalmış bir keşiş, suskun geçen yıllardan ötürü konuşmayı unutmuş mudur, merak ediyorum. Ama sevmeyi unutmadığına eminim. Karlı dağın zirvesinde ki manastırda yıllardır sabah akşam ettiği duaların cevabını minik serçe birgün getirir mi, bilmiyorum. Ama iki göğün ufkundan yeni bir günün doğduğunu hissediyorum. Parıldayan, umut veren, içimi ısıtan bu güneşi sevgi ve muhabbetle karşılıyorum...

İstikrar

 Eğer hayalinizden 100 reddedilme uzaklıkta olduğunuzu bilseydiniz, birisi size HAYIR dediğinde ne kadar heyecanlı olabileceğinizi düşünün. Hepimizin hayalleri var. Uğruna zamanımızı, enerjimizi, çabamızı adadığımız hedefler. Bu hayaller bizi hayata daha sıkı tutunmamazı da sağlıyor, bize "Benim burada daha işim bitmedi " cümlesini kurduruyor. Einstein " Dünden öğren, bugün için yaşa ve yarın için umut et " demiş. Reddedilişler dünde kalan ama şuanımıza ışık tutan deneyimler aslında. Pes etmemek lazım çünkü kader gayrete aşıktır. Che Guevera  "Kaybetmekten korkma. Bir şey kazanmak için bazı şeyleri kaybetmelisin. Kaybettiğin zaman değil, vazgeçtiğin zaman yenilirsin " demiş. Doğru seçilen hedefe atılan istikrarlı adımlar bize sonucu getirir. Şu konuda bilinçli bir seçim yapmalıyız. Bir kapıyı 40 kere çalmak mı? Yoksa 40 farklı kapıyı bir kere çalmak mı? Şunu unutmayalım: Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir.


1 Mart 2026 Pazar

Tiryaki

 Eğer hayatla helalleşememişsek acılar geçmişimizden gelip bizi kovalamaya devam eder. Bir avcının avını takip etmesi gibi. Eğer akıllıysanız aynı silah sizi bir kez öldürebilir. Aynı şey size tekrar ilk kez acıttığı gibi zarar veremez. Lakin bazen insanlar acı döngüsünden kurtulamazlar. Kaçarlar-yakalanırlar-acırlar. Bu döngü o kadar çok tekrarlanır ki bir süre sonra acının tiryakisi olurlar. Acılar onların peşinden gelmese bile onlar bu sefer acıyı kovalarlar. Koşarlar-yakalarlar ve acırlar. Bir tür kurban rolüne girerler. Bu durum hayatlara gölge düşürür. Güneş hiç bir zaman eskisi gibi parlamaz. Hayatlarında hep bir burukluk vardır. Bu durumda sağlıklı bir hayat yaşanmaz. Acısını karşısına alıp onunla konuşabilmeli insan. Onu bir öğretmen olarak kabul edip, kaçılacak bir canavar değil kendine derinlik katacak bir deneyim olarak görmeli. Acı insanı daima tekerliğin içinde koşan ama bir yere varamayan hamster gibi bir kısır döngü değil, onun kaderini değişterecek bir kavşak noktası olmalıdır. Acıları hapsolacağımız kısır döngü değil, kaderimizi değiştirecek yol ayrımları olarak gördüğümüz gün hayatta hep daha ileri gidebileceğiz.Şunu unutmayın: Hayat bir an. Ya efendisi oluruz yada kölesi.