30 Haziran 2026 Salı

Yargıcı Öldür

 Evreni olduğu gibi algılamıyor çoğu insan. Hayatı tüm yönleriyle ele almaktan, yin yang sembolünde olduğu gibi iyinin içinde ki kötüyü, kötünün içindeki iyiyi görmekten bahsediyorum. Hakikatin önünde ki en büyük engel yine hakikati deneyimlememizi sağlayan algılarımız ve aklımızın yaptığı yorumlar. Bedenimiz hem şansımız hem lanetimiz. Bilişsel filtre denen bir kavram var. Beyin dünyayı olduğu gibi algılamaz. Algıladığı bilgileri geçmiş deneyimlere, inançlara ve beklentilere göre yorumlar. Yani aslında gerçeği değil, gerçekliğin zihnimize geçmiş halini yaşıyoruz. İnsanların hayatta herkes ve herşey hakkında yargıya varma gibi bir hastalığı var. Ama çoğu zaman varılan yargılar sağlıklı olmuyor. İyi dediklerimiz kötü çıkınca hayal kırıklığı yaşanıyor, kötü dediklerimiz iyi çıkınca haksızlık yapmış oluyoruz. Hayatı sınırlı algılarımızla yargılamak bizim işimiz değil. Bizim işimiz zorluklara sabır göstermek, güzelliklere şükür etmek. Kimsenin dedikodusunu yapmamak. Mutluluk içimizdeki yargıcı öldürdüğümüz gün başlar. 

28 Haziran 2026 Pazar

Zeytin Ağacı

 Sırtını dayayabileceği, birlikte gülüp birlikte ağlayabileceği, aynı dili konuştuğu, aynı hayali kurduğu dostları varsa o insan şanslı bir insandır. Yeri geldiğinde bir insanı yılların kısır döngüsünden çıkartan, derdine derman olan yine o hakiki dostlarıdır. Bir kişi zengin olabilir, makamı mevkisi olabilir, çevresinde insanlar pervane olabilir ama bütün bu kakafoninin içinde insan kendini yalnız hissedebilir. Zenginlik banka hesabının şişkinliğiyle ilgili bir durum değil, bir insanın sahibi olduğu sahici dostlarıyla ilgili bir durumdur. Sevgi sadece iki aşık arasında vuku bulan bir olay değil, birbiri için yaratılmış dostlarında sahip olduğu bir durumdur. Bu girizgahı yapmamın nenedi Zeytin Ağacı dizisi. Üçüncü sezonu gösterime girdi ve ilk 2 sezonda olduğu gibi büyük bir keyifle izlemeye başladım. Üç yakın kız arkadaşın Ayvalık'a taşınma kararı, zorlukların üstesinden birlikte gelmeleri, hayalleri, hayal kırıklıkları, hayata ve aşklara yeni başlangıçlar yapmaları en zor anlarda birbirlerine sarılmalarını anlatan gerçek sıcacık bir dostluk hikayesi Zeytin Ağacı dizisi. Tuba Büyüküstün, Seda Bakan, Boncuk Yılmaz, Fırat Tanış, Rıza Kocaoğlu, Murat Boz gibi isimler kadroda. İzleyince insana terapi gibi gelen kendinizi iyi hissettiren diziler vardır. Zeytin Ağacı da onlardan biri. Mutlaka izleyin.

27 Haziran 2026 Cumartesi

Supergirl

 Bugün size büyük bir sırrımı açıklıyorum. Hayatımda aşık olduğum ilk kadını ve son kadını. Sene 1988. Beş yaşımdayım. Evimin arka sokağında ki atariciye gidiyorum. Bizim çocukluğumuzda daha akıllı telefonlar ve tabletler icat edilmemişti. Oyun oynamak için şehrin çeşitli noktalarında faaliyet gösteren atari salonlarına gider, jetonlar alır ve oyun oynardık. O ataricinin duvarında bir gün bir poster gördüm. Posterdeki Mavi tişört ve kırmızı bir etek giymiş kırmızı pelerinli sarışın kadına ilk görüşte aşık oldum. O posterdeki kadın DC evreninin kahramanı Supergirl idi. Onu gördükten sonra ki bir kaç gün posterdeki sarışın hatun aklımdan hiç çıkmadı. 5 yaşındaki bir oğlan çocuğunun hayatında ilk kez karşılaştığı bir duyguyla yani " aşk " ile ruhum çalkalanıyordu. O kızın resmi sürekli önümde olmalı, sürekli onu görmeliyim dedim ve konuyu babama açtım. Babam elimden tuttuğu gibi birlikte ataricinin yolunu tuttuk. Parasını verip Supergirl posterini satın alacaktık. Atariciye girdim duvara baktım ve Supergirl orada yoktu. Atarici Supergirl posterini başkasına verdiklerini söyledi. 5 yaşındaki ben kıyameti kopardım. Tüm pazar günü hayatında ki ilk aşk acısını yaşayarak hüngür hüngür ağladım. DC nin son filmi Supergirl dün vizyona girdi. Soluğu sinemada aldım. Guardians of Galaxy tadında komik, bazen dramatik, savaş ve kavga sahneleriyle muhteşem bir görsel sunan çok güzel bir süper kahraman filmi olmuş. Baş rolde Milly Alcock( Supergirl) ve Jason Mamoa( Lobo )yer alıyor. Eğer biraz kafa dağıtmak, eğlenceli vakit geçirmek istiyorsanız Supergirl filmi bu hafta sonu için iyi bir seçenek olabilir. Şimdi yazının sonunda size son aşık olduğum kızı itiraf ediyorum. 2026 model Supergirl'ü oynayan Avusturalyalı aktris Milly Alcock. Ah Milly ahh... Bu sefer onun posterinin çıktısını alıp salonumun baş köşesine yapıştıracağım. Artık çocuk değilim ve duygularımda ciddiyim.


26 Haziran 2026 Cuma

Çorap

 Tanrı mesajını insanlığa kutsal kitaplar ve peygamberler aracılığıyla iletmiş. Ama bazen öyle olaylar yaşıyorum ki Tanrı'nın kuluyla evrende yarattığı muhteşem ahenk, tevafuklar ve işaretler vasıtasıyla da konuştuğunu düşünüyorum. Size son iki günde başıma gelen iki olaydan bahsetmek istiyorum. Çarşamba günü öğlen yemek yemek için evden çıktım. Merdivenleri inerken aklıma birden ölüm ve öleceğim ve öldükten sonra romanlarımdan birinin sinemaya çekileceği ve filmin sonunda " Salih Onur Savaş'ın anısına " mesajının beyaz perdede izleyiciye gösterileceği fikri geldi. Aklıma birden bire gelen bu düşünceyle 3 kat merdiveni indim ve sokak kapısından dışarı çıktım. Evin önünde hiç tanımadığım biri karşıma çıktı ve bana " Abi bu apartmanda bir ölü varmış " dedi. " Olsa haberim olurdu " dedim. Bana " Burası 8 numaralı bina değil mi bana cenazenin burada olduğunu söylediler " dedi. Evin önünde şoför kapısı açık beyaz bir minibüs duruyordu. Genç herhalde cenazeyi alıp götürecekti. Elinde ki adrese bakınca ona: Yanlış sokağa geldiğini, karşı sokağa geçmesi gerektiğini söyledim. İkinci ilginç olayı dün vakit akşama yaklaşırken yaşadım. Hergün ikindi ile akşam arasındaki zamanı dere kenarına oturup, kahvemi içerken ve müzik dinlerken geçirmeyi seviyorum. Akşam ezanına yakın bir vakitte kendi kendime " Keşke ayağıma çorap giyseydim, bu akşam namazı camide kılardım " diye düşündüm. ( Hava sıcak olduğu için çorap giymemiştim ve caminin girişinde " Lütfen camiye çorapsız girmeyin " diye bir uyarı notu var. Hijyen için herhalde ) 5 dakika geçti geçmedi dere kenarımda ki masama mahçup ifadeler takınmış bir hanım efendi geldi. Çekingen ve kısık bir sesle " Evlatlarımın rızkı için çorap satıyorum. Yardımcı olmak ister misiniz? " dedi ve çantasından bir çift çorap çıkardı. " Tabi hanımefendi " dedim ve parayı uzatıp çorabı aldım. Mahçup mahçup baktı ve " Helal edin " dedi." Helal olsun " dedim. Kafeden kalktım ve doğru camiye koştum. Abdestimi aldım yeni çorapları giydim ve içimde müthiş bir coşku ve sevinçle namaza durdum. Size bahsettiğim bu tarz olaylar çoğumuzun başına geliyor ama bazen farkına varamıyoruz bazen hayatın koşuşturması içinde önemsemiyoruz. Ama Tanrı bizimle her an her yerde sürekli konuşuyor. Bazen evrende yarattığı ahenkle, bazen karşımıza çıkardığı insanlarla, bazen de işaretlerle. Tanrı'yı unutmayın çünkü o sizi unutmuyor. Her zaman dediğim gibi:

Aşk din,

Mutluluk ibadet,

Sevgi ise Tanrı'dır...

25 Haziran 2026 Perşembe

Sıcak Kafa

 Afşin Kum. Bu isme mim koyun. Kendisi harika bilimkurgu romanları ve öyküleri yazıyor. Ben 43 deki korkunç traktör yağmuru adlı bilimkurgu öykülerinin yer aldığı kitabı okumuştum ve büyülenmiştim. Kubra ve Sıcak Kafa adlı romanları ise netflix de dizi olarak uyarlandı. Kubra müthişti, geçen hafta izlediğim Sıcak Kafa dizisi de en az Kubra kadar müthiş. Bu yazıyı yazma sebebim Sıcak Kafa dizisi. Dünya konuşma yoluyla insandan insana bulaşan ve bulaştığı kişiyi bir kaç saniye içinde delirten bir salgın hastalığın pençesinde. Salgını kapan kişi abuklamaya yani saçmalamaya başlıyor ve aklını kaybediyor. Karantina bölgeleri yaratılmış, düzen kaybolmuş, kaosun hakim olduğu şehirde insanlar abuklamadan korunmak için kulaklıklar takıyorlar. Eski dil bilimci Murat Siyavuş'un özel bir durumu var. Bir abuk tarafından abuklamaya maruz kaldığında abuklamıyor yani dünyadaki abuklama hastalığına bağışıklığı olan tek insan ve belkide tek tedavi umudu. Bu kaosu yönetmek için emrinde kolluk kuvvetleri olan ve nizamı sağlayan SMK adında bir kurum var. Salgınla Mücadele Kurumu. SMK sıkı yönetim uygulayan bir askeri darbe cuntası gibi. Birde +1 adında SMK nın sert yöntemlerinin karşısında duran sokak eylemleri yapan, protestolar düzenleyen gençlik hareketi var. Murat Siyavuş SMK ve +1 arasında kalıyor ve +1 den Şule'yle yakınlaşıyor. Sıcak Kafa izleyiciye toplumsal düzenin yıkıldığı, kaosun egemen olduğu salgın hastalıklı bir distopyada psikolojik gerilim ve drama vaad ediyor. Dizinin kadrosunfa Osman Sonant, Hazal Subaşı, Kubilay Tunçer, Şevket Çoruh, Gonca Vuslateri, Yetkin Dikinciler, Haluk Bilginer gibi müthiş isimler var. 8 bölümlük mini bir dizi. Sıcak Kafa'yı mutlaka izlemelisiniz.

Duran Adam

 Bir kafenin dere kenarına koyduğu masalardan birinde saatler ikindiden akşama doğru koşarken oturmayı seviyorum. Gücünü yitirmeye başlamış güneş daha bilge parıldıyor. Yakmıyor, terletmiyor, asabiyetten uzak daha olgun... Tıpkı gençliğini geride bırakmış, ortayaşlardan ihtiyarlığa yürüyen bir insan gibi. Kavuşmaları seviyorum. Belki de ondan her ikindi Yalova deresinin Marmaraya ( denizine ) kavuştuğu noktada Türk kahvemi yudumlayıp bu anı kutluyorum. Kahvenin ağzıma bıraktığı buruk tatla kavuşamadığım aşkların, hayallerin acısını çıkarıyorum. O acılarla yorgun ruhumu yamıyorum beni bilinmeze sürükleyen zamanın şarıl şarıl akan nehrinde su alıp da batmamak için...Şairin dediği gibi: "En yorulmuş nehir bile dinlenmez, denize ulaşmadan salimen." Ağaçlarda ki serçeler ne güzel ötüyor. Belki de dua ediyorlar. Bugün de bi lokma ekmek buldukları için. Özgürce bir ağaçtan diğerine uçabildikleri için. Saatime bakıyorum akşam olmuş. Tam üç saat; dere kenarında durmuşum kahve, su, telefonda çalan şarkılar eşliğinde. Ben hayatta galiba en çok durmayı sevmişim. En ümitsiz anda yüreğimin içinden gelen direniş ezgilerinin içinde durmayı. Ülkeyi haksızlık ve adaletsizlikle yöneten muhteşem muhteremlere karşı durmayı. Kibirden, egodan uzak durmayı. Beni seven bir kadının kalbinin içinde durmayı... En çok da kıbleye karşı dönüp Yaradanın huzurunda durmayı. Ben duran adam. Durmak diyip geçmeyin. Eğer insanlar " nerede duracağını " bilse vaad edilen cenneti ahirette aramamıza gerek kalmazdı. Yaşadığımız dünya cennet olurdu.

24 Haziran 2026 Çarşamba

Martin Eden

 Jack London yirminci yüzyılda Amerikan Edebiyatının kabul görmüş en önemli yazarlarının başında geliyor. Martin Eden adlı romanını okudum. Tipik bir zengin burjuva kızla, fakir işçi oğlan aşkını işliyor. Martin Eden adında bir gencin; bir davette tesadüf eseri karşılaştığı Ruth adlı hanımefendiye duyduğu aşk nedeniyle, mensubu olduğu işçi sınıfından burjuva sınıfına yükselmek ve sevdiği kızın gönlünü kazanmak için gösterdiği çabayı ve karakter, tavır, uslup inşasını anlatıyor. Çok satan bir yazar olmayı kafasına koyan Martin bunun sağlayacağı saygınlık ve zenginlikle yanık olduğu bayan Ruth'un gönlünü feth etmeyi düşünüyor. Bu uğurda yoksulluk ve açlık çekiyor ama sonunda tanınmış bir yazar olmayı başarıyor. Ünlü olmadan önce kitapları editörler tarafından reddedilen ve meteliğe kurşun attığı dönemlerde Martin, sevdiği kadının ailesi ve çevresi tarafından " küçük " görülürken aslında yazar karakter üzerinden Amerikan toplumunda sınıflar arasında ki uçurumu, burjuva ve işçi sınıfı arasında ki sürtüşmelerin güzel bir tahlilini yapıyor. Martin gibi eğitimsiz, işçi sınıfından bir gencin çok çalışıp inanarak bir kaç yıl içinde edebiyat dünyasının en ünlü yazarlarından biri olma süreci anlatılırken tipik bir " Amerikan Rüyası " yani sıfırdan zirveye hikayesi aktarılıyor. Ünlü olmadan önce sayısız kez yatağa aç giren Martin, ünlü bir yazar olduktan sonra herkes tarafından yemeğe davet edilirken yazar burada statü ve servetin Amerikan toplumu üzerinde ki önemine dikkat çekiyor. Karakterlerin diyaloglarında döneme damga vuran sosyal ve ideolojik konuları hakkında da bilgi veriliyor. Martin eden her şeyi elde etmek içinde bir bedel ödüyor ve trajik bir sona sürükleniyor. Jack London'ın aşk, dram, sosyoloji türünde ki Martin Eden romanı güzel bir çalışma olmuş. Herkese tavsiye ederim.

23 Haziran 2026 Salı

Houston Bir Problemimiz Var

 Houston bir problemimiz var" Biliyorsunuz Amerikan uzay programı Teksas eyaletinin Houston şehrindedir. Ay görevine giden astronotlar uzay mekiğinin içinden Houston'daki merkezle haberleşirler. Hollywood filmlerinden de aşina olduğumuz bir replik vardır. Uzay görevinde bir problem olduğunda astronotlar " Houston bir problemimiz var " cümlesini söylerler. Bu akşam işte o meşhur Houston şehrinde Portekiz-Özbekistan maçında Cristiano Ronaldo'yu izleyen 70 bin kişi ve ekranları önünde ki milyarlarca insan " Houston bir problemimiz var " cümlesini kurdu. 41 yaşında ki Ronaldo'nun delikanlılara taş çıkartan müthiş kondisyonu, attığı iki gol ve girdiği sayısız pozisyon karşısında herkesin aklına " Acaba bu adam dünya dışından gelmiş bir uzaylı olabilir mi? " sorusunu getirdi ve " Houston bir problemimiz var. Sahada bir uzaylı var " cümlesini kurdurdu. 5 şampiyonlar ligi şampiyonluğu, 1 Avrupa Şampiyonası şampiyonluğu, 6 farklı dünya kupasında da gol atan tarihteki tek futbolcu, 1000 gol rekoruna doğru koşan bir futbolcu. Tek eksiği bir dünya kupası. İnşallah onu da alır. Bunu ancak bir uzaylı başarabilir. 41 yaşında böylesine üst düzey performans gösteren Ronaldo: gençliğin bir yaş hali değil, ruh hali olduğunu gösteren şahane bir rol model. Herkese örnek olmalı.

22 Haziran 2026 Pazartesi

Bal

 Kafamızın içinde bir yorum makinesi var. Eskiden NTV'de 90 dakika programında maçları yorumlayan Hıncal Uluç gibi her şeyi yorumluyor. Mutluluk şartların iyi yada kötü olmasıyla ilgili bir durum değil. Onu nasıl yorumladığımızla ilgili. Hayatta her şeyin bir değeri vardır, akıp giden derenin yanında duran kendi halinde bir taşın bile. Bu yorumlama olayında; ne acımasız bir kötümserlik nede saf bir iyimserlik içinde olmalıyız. Erdemli bir yargıç gibi adil olmalıyız. Hayatın bize karşı adil olmasını istiyorsak önce biz haya karşı adil olmalıyız. Estiği için rüzgârı suçlayanlar değil, yelken açıp harekete geçenler hayatta yol alır. İyinin ve kötünün kendi başına hayata etki etme gücü yoktur. Yüklediğimiz " anlamla " onlara biz hayat veririz. Yürüdüğümüz patikada olumsuzluklardan etkilenmemek yada bizim için saklanmış gizli motivasyonları fark etmek tamamen bizim elimizdedir. Bu dünyaya kendi hikayemizi yaratmak için geldik. Ya gerçeklerden korkup, mücadeleden kaçıp etkisiz ve yetkisiz bir figüran gibi yaşarız yada hakikati kucaklayıp potansiyelimizi kullanırız. Sorun ne kadar " güçlü " olduğunla ilgili değil, sana verilen gücün ne kadarını kullandığınla ilgilidir. Bir arının ömrü boyunca çay kaşığının 12 de biri kadar bal ürettiğini biliyormuydunuz? Bu kadar az ürettiği için arıya değersiz diyebilir miyiz? Kesinlikle hayır. O yüzden hayatta yaptığınız işi asla küçümsemeyin. Dediğim gibi dere kenarında duran bir taşın bile değeri vardır. Hayatı iyi yada kötü etmek bizim yorumumuzla ilgili bir konudur. Marcus Aurelius'un dediği gibi: " Bir insanın hayatı düşüncelerinin rengidir "

20 Haziran 2026 Cumartesi

Galiptir Bu Yolda Mağlup

 Söz konusu futbol oldu mu ülke olarak çok duygusal davranıyoruz. Sokakta ki herkesin teknik direktör olduğu başka bir ülke yoktur. Bu aslında millet olarak tanısı konulmamış kronik hastalığımız. Hayatta düşmeye gör herkes vurmaya başlar. Şimdi herkes milli futbol takımımızın dünya kupasında aldığı olumsuz neticenin bünyelerinde yarattığı hayal kırıklığını, öfkeyi ve nefreti sosyal medyada sahadaki genç futbolcu kardeşlerimize ve teknik ekibe kusuyor. Neymiş efendim? " Milli takım nasıl gruptan çıkamazmış? " Arkadaşlar farkında mısınız, Futbol ekolü 4 kez Dünya şampiyonu olmuş Almanya son iki dünya kupasında gruptan çıkamadı. Bir başka futbol devi 4 dünya kupası kazanmış İtalya son 3 dünya kupasına bile katılamadı... Bazen aşırı duygusal yaklaşıp kendimizi fazla mı büyütüyoruz? Sonuçta bizim çocuklar 2002 den beri bir türlü katılamadığımız dünya kupasında mücadele ederek 24 yıllık bir hayali gerçekleştirdi. Bu çocuklar bizim çocuklar. Bu turnuvada olmadıysa bir daha ki turnuvalarda başarıyı yakalarız. Biz yeter ki sabırlı ve istikrarlı olalım. Bi daha ki dünya kupası için bir 24 yıl daha beklemeyelim. Büyük zaferlere küçük adımlar atarak erişilir. Biz yeter ki takımımıza güvenelim ve yukarıda bahsettiğim Almanya ve İtalya örneklerini göz önünde bulundurup kendimizi fazla " abartmayalım " İstiklal marşımızı dünya kupasında okutan, al bayrağımızı dalgalandıran tüm futbolcularımıza, teknik ekibe, personele ve yöneticelere teşekkür ediyorum. Galiptir bu yolda mağlup.

19 Haziran 2026 Cuma

Kadın

 Dün akşam oynanan Çekya-Güney Afrika maçını Tori Penso, Brooke Mayo, Kathryn Nesbitt hakem triosu yönetti ve dünya kupası tarihinde ilk kez bir kadın hakem üçlüsü maç yönetmiş oldu. Orta hakem Tori Penso'nun kondisyonu iyiydi ve pozisyonları yakından takip etti. Kritik ve doğru bir penaltı kararı verdi ve oyuncular arasında yaşanan bir tartışmada otoritesini gösterdi. Dünya kupasında başlama vuruşlarından önce skorbordlarda 10,9,8... diye geri sayım yapılırken taraftarlarda hep bir ağızdan geri sayıma eşlik ediyor ve geri sayım bitince oyun başlıyor. Dün akşam ikinci yarının başlaması için geri sayım yapıldı, binlerce kişi five, four, three, two, one diye haykırdı ama oyun başlamadı. Herkes şaşırdı. Kamera kadın hakem Tori Penso'yu yakın plan aldı. Tori Penso kolunu havaya kaldırmış elinde ki düdüğü gösteriyor ve kıs kıs gülüyordu " Maçı ancak ben başlatırım " diye. Sonra düdüğü çaldı ve ikinci yarı başladı. Bu espri bile stadyumda ki binlerce taraftarı ve ekran karşısında ki milyonları bir anlığına tebessüm ettirdi. Bir işe kadın eli değince farklı oluyor. Kadınların empati yapma gücü, krizler karşısında soğuk kanlı kalma yeteneği ve duygusal zekaları başka bir seviyede. Kültürlü, çalışıp kendi ayakları üzerinde duran annelere ihtiyacımız var. Çünkü o anneler yarının toplumunu ve liderlerini yetiştirecekler. Bundan 100 yıl önce Atatürk bunu görmüş ve Türk kadınına dünyadaki pek çok ülkeden önce seçme-seçilme hakkını armağan etmiş ve şu cümleyi kurmuş: " Ey kahraman Türk kadını. Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üstünde göklere yükselmeye lâyıksın " Peki 100 yıl sonra geldiğimiz nokta ne? " Kadın dediğin edepsiz, edepsiz kahkaha atmaz " " Çocuk doğurmayan kadın yarımdır " " Çürük, sürtük " diye Türk kadınına hitap eden kafa yönetiyor ülkeyi. Yazık...

18 Haziran 2026 Perşembe

Yaşamak

 Gerçekten yaşıyor muyuz yoksa sadece alışkanlıkların içinde mi sürükleniyoruz? Yaşamak alışkanlık haline geldiği zaman canlılığını yitirmeye başlar. Hepimiz sentetik hayatların figüranı olmuşuz. Çalışıyoruz, sosyal medyada like layıp, like lanıyoruz, yiyiyoruz, içiyoruz, uyuyoruz sonra yine aynı şeyleri tekrarlıyoruz. Monoton ilişkiler dünyada ki en kutsal duygu olan AŞK'ı bile öldürebiliyor. Modern yaşam normları insanları " yaşayan ölülere " dönüştürdü. Hayat durarak yaşanacak bir şey değil. Atomlar, gezegenler ve yıldızlar bile sürekli yer değiştirirken insan da hareketli olmalı. Ama bize sürekli aynı şeyleri gösteren sahte bir hareketten bahsetmiyorum. Bize yeni bilgiler ve cevaplar sunacak doğru soruları sormaktan bahsediyorum. İnsan sormalı: Mutlu muyum, yürüdüğüm yol beni nereye götürecek, gerçekten yaşıyor muyum diye kendine sormalı. Arthur Shopenhauer " Arzunun doyumu can sıkıntısıdır, doymaması acıdır. İnsan bu sarkacın neresinde özgürdür?" diye sorar. Hayatın kendine has bir ahengi var. İnsan alışkanlıklarının içinde süreklenmekten kurtulup " gerçekten " yaşamaya başladığı gün bu ahengin farkına varıyor. Bu ahenk vasıtasıyla ( işaretlerle ) evren sizinle konuşmaya başlıyor. O zaman tüm hırslarınızdan, öfkenizden, korkularınızdan sıyrılıyorsunuz ve gerçekten oluyorsunuz. 

İhtiyar Delikanlılar

 Gençlik yaş ile ilgili bir durum değil ruh haliyle ilgili bir şeydir. Bunu geçen gün Arjantin formasıyla 39 yaşında sahaya çıkan Messi, Hırvatistan formasıyla sahaya  çıkan 40 yaşında ki Modric ve Portekiz formasıyla sahaya çıkan 41 yaşında ki Ronaldo ispatladı. Pek çok otorite ve taraftar bu üçlünün 4 yıl önce Katar'da oynanan dünya kupasının onların son turnuvası olduğunu düşünmüştü. Ama onlar neden dünyanın en iyileri olduklarını kırklı yaşlarında bir dünya kupası turnuvası daha oynayarak bir kez daha ispatladılar. Hele o Messi yok mu o Messi. Cezayire karşı 3 gol birden attı. 3 ü de birbirinden güzel. Bundan 16 yıl önce Madrid'de bulunduğum bir dönem Madrid'de Real Madrid-Barcelona maçını bir İspanyolun kombine biletini 600 euroya kiralayıp yirmili yaşlarda prime dönemini yaşayan Cristiano Ronaldo'yu, Lionel Messi'ye karşı canlı seyretmiştim. Futbol diyince akan sular durur. Neredeyse 40 yıldır iyi bir futbol izleyicisiyim. Üniversiteye gittim mühendis oldum, koştum koştum maratoncu bir atlet oldum, okudum yazdım yazdım bir yazar oldum. Hayatımı tanımlayan bu özelliklerin hiç biri futbol konusundaki bilgimin ve uzmanlaşmanın yanına bile yaklaşamaz. Bu futbol tutkusunun ne işe yarayacağını ben de bilmiyorum ama beni eğlendiriyor ya o bana yeter... Futbol kafası başka bir şey. Yeri geliyor atılan golün güzelliğine göre seksten bile daha zevkli oluyor. Abarttım mı? Yok ya abartmadım hakkaten öyle. Dünya kupası devam ediyor. Bakalım kim şampiyon olacak?

16 Haziran 2026 Salı

Kırmızı

 Birgün beni unutup gitmenden korkuyorum. Bu yitirişi diğer kayıplarımın yanına koyup sıradanlaşmasından daha çok korkuyorum. Kalbimi gözetlemen çok kıymetli. Duygularımdan, çelişkilerimden, sana meğil eden gönlümden utanmıyorum. Belki ben yıllardır kendimi rahat hissedecek bir gönül arıyordum. Bir bulutun gökte kendini rahat hissetmesi gibi. Bir papatyanın yemyeşil kırlarda huzuru bulması gibi... Sana söz; buluşacağımız güne kadar bakışlarım hep yerde olacak. Hayatıma renk kattığın için teşekkürler. Renk demişken sana kırmızının çok yakıştığını söylemiş miydim? Gün batımının kırmızısı gibi. Acemi bir aşığın yanaklarında ki kırmızı gibi. Seven bir kalbin kırmızısı gibi. Şunu unutma beybi: Ben bir maraton koşucusuyum. Bunu ömrümün sonuna kadar sürdürebilirim. Tebessümündeki perdeden süzülen aşk ışığıyla beslenip yola devam edebilirim. Hangimizin içi-dışı bir ki? Hayat sevdiğin zaman hakiki. Duygularım sahici...

Sürpriz

 Cabo Verde ismini hiç duydunuz mu diye sorsam? Yüz ölçümü 4000 km² olan 600 bin nüfuslu bir Afrika ülkesiymiş. Türkçede Yeşil Burun Adaları deniyormuş. Ben de dün akşam adı sanı duyulmamış tarihinde ilk kez dünya kupasına katılan Cabo Verde, son Avrupa şampiyonu ve kupanın bir numaralı favorisi İspanya takımıyla berabere kalınca haberdar oldum. Bir tarafta takım kaptanı ülkemizin alt liginde Iğdır'da oynayan bir takım, diğer tarafta kadrosu Barcelona, Real Madrid gibi dev takımlarda oynayan liginin kalitesi milyar dolarları bulan, dünya ve avrupa şampiyonu apoletleri bulunan dev İspanya takımı... İspanya 90 dakika boyunca gol için saldırdı, Cabo Verde ise savunmada direndi ve maçı 0-0 bitirmeyi başardı. Futbolu bu kadar cazip yapan ve milyonları peşinden sürükleyen bir fenomen olmasının nedeni belki de içinde bulundurduğu bu sürprizler. Maç sahada kazanılıyor. Einstein " Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür, hayal gücü ise heryere " demiş. Cabo Verde takımı: hayal etti+inandı+savaştı ve dünya kupası tarihine geçti. Bu bir futbol yazısı değil. Bu şartlar ne kadar zorlu olursa olsun, imkanlar ne kadar kısıtlı olursa olsun, kendine güvendikten, hedefe giden yolda adımlar attıktan ve asla pes etmedikten sonra herkesin imkansız başarılara ulaşabileceğini anlatan bir hikaye. Öğrenci, işçi, patron, sanatçı, sporcu olabilirsiniz. Cabo Verde takımının İspanya'ya karşı gösterdiği " dirençten " ilham almalısınız. Futbol sadece futbol değildir. Bazen daha fazlasıdır.

15 Haziran 2026 Pazartesi

Kimsin Sen?

 İnsan kendisini bulduğunda çoktan köprüden önceki son çıkışı geçmiş yolu yarılamış oluyor. Bence hayatta ki en önemli şey ne iş yaptığımız. Öyle ki; ailemize ayıracağımız vakit, kaç çocuk sahibi olacağımız yada olacak mıyız, hayatımızın kalitesi, sosyal yaşamımız, sağlığımız, psikolojimiz, huzurumuz yaptığımız işin izin verdiği ölçüde iyi yada kötü oluyor. Hayat yaşamımızdaki en bilge öğretmen. Karşımıza çıkardığı insanlarla, yaşattığı olumlu-olumsuz olaylarla, bazen darlık bazen varlıkla sürekli bizi tartıyor. Bu sürekli yoklamaya çekilme hali boşuna değil. Karşı kefeye sorunlar problemler konuyor ve ait olduğumuz kantarın öbür kefesine bizden bir şeyler konmamız bekleniyor. Sabır, şükür, cömertlik, merhamet, cesaret, adalet gibi erdemleri özümüzden çıkartıp kefeye koyuyoruz ve hayatı dengeliyoruz. Erdem deyip geçmeyin. Erdemler gözle görülmez ama onların kendine has bir " ağırlığı " vardır. Terazinin karşı kefesine konmuş hayatın en ağır problemlerini bile tekrardan dengeye getirebilecek bir ağırlıktır bu... Ha denge demişken şunu da beliteyim. Hayat bazen de terazinin karşı kefesini hafifletir bu durumda da dengeyi bulmak için hayatınızdan bazı şeyleri " çıkarmanızı " ister. Mutluluk gerektiğinde özünden ortaya erdemler koyabilecek ve gerektiğinde hayatından bir şeyleri çıkartıp feda edebilecek cesarete sahip olmaktır. İnsan iki kere doğar. İlki anne karnından çıktığı gün, ikincisi kendini bildiği gün. Carl Jung'un sözüyle bağlıyorum: " Dünya size kim olduğunuzu soracak. Eğer bilmiyorsanız, dünya size söyleyecek "

14 Haziran 2026 Pazar

Gülmek

 Tarihte icat edilmiş ilk ilaç nedir diye sorsam? Pazar pazar sizi zorlamayım ve hemen cevabını vereyim. Gülmek evet gülmek. Hiç dağların, nehirlerin yada denizlerin, bulutların, ormanların veya hayvanların güldüğünü gördünüz mü? Görmediniz ama insanlar gülerler. Mizah oldum olası hayatın hüznüne karşı en etkili direnme şekli olmuştur. İnsan oğlu doğaya karşı hep bir çözüm bulmuştur. Isınmak, geceleri vahşilerden korunmak, yemek pişirmek için ateşi bulmuştur. Ekip biçmek için tarım aletlerini bulmuştur. Tekerleği bulmuştur. Ve hayatın kederine karşı korunmak, acılarına şifa olması için gülmeyi bulmuştur. İnsan gülerken bir kaç saniyeliğine de olsa kontrolünü kaybeder. Takındığı tüm maskeleri, yaptığı bütün rolleri bir kenara bırakır. Belki de gülmenin sırrı burada yatmaktadır. " Kendini bırakmakta " Friedrich Niethszche' nin bir sözüyle konuyu bağlayım: " İnsanoğlu hayatta o kadar acı çeker ki, canlılar arasında yalnız o gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır. " 


13 Haziran 2026 Cumartesi

Hicret

 Muhacir, göç eden yurdunu bırakıp başka bir yere yerleşen kişilere denir. Tarihte müşriklerin baskılarından ve zulümlerinden uzaklaşmak isteyen müslümanlar peygamber efendimizle birlikte Mekke'den Medineye hicret etmişler ve muhacir adını almışlardır. Birde 18. yüz yılda Balkanlarda ki soydaşlarımız Osmanlı'nın toprak kayıpları ve bölgede vuku bulan savaşlar neticesinde Anadoluya göç etmek durumunda kalmış ve muhacir olmuşlardır. Peki sadece bir yerden başka bir yere gidince mi muhacir olunur. Mesela Allah'ın yasakladığı şeyleri terk eden birisi de muhacirdir. Yada geçmişe sünger çekip " eskiyi " terkeden birisi de muhacirdir. Çoğumuz farkında değil ama esasında hepimiz birer muhaciriz. Bazen taşınma bir kentten öbürüne değil, içimizde ki eski benden yeni bene doğru olur. İçimizde yaşanan her dönüşüm de aslında bir hicrettir. Hayatla olan diyaloğumuzun ihtiyaç mı yoksa " bağımlılık " olduğunun ayırdına varınca, enerjimizi tüketen ve potansiyelimizi baskılayan olaylardan ve tavırlardan uzaklaşma kararını alırız. Çoğu insan yeni bir başlangıç yapmak için yeni bir eve, yeni bir işe ve yeni bir çevreye taşınır. Ama yine de geçmişi peşinden gelir. Derisini değiştirmeyen yılan ölür, tıpkı fikirlerini değiştirmeyen insanlar gibi. Eğer yanlış trene binmişseniz vagonda aksi istikamette yürümeniz sizi gideceğiniz yere yaklaştırmaz. O trenden inmeli, o düşünceyi değiştirmeli hicreti içinizde başlatmalısınız.  Yeniden doğmalısınız. Kendi ufkunuzdan doğmalısınız.

12 Haziran 2026 Cuma

Tuhaf Bir Kadın

 Adı gibi tuhaf bir roman. Leyla Erbil'den Tuhaf Bir Kadın. Genç bir kadın olan Nermin karakteri üzerinden ülkemizin sosyolojik yapısının; aile, toplum, aşk, siyaset üzerinden yorumlanması. Nermin'in üniversite ortamında ki ayran gönüllü avcı erkeklere karşı reaksiyonunu, Beyoğlunda takıldığı mekanlarda yazar, şair yada devrimci tayfasından etkilendiği komünizm rüzgarının ruhunda yarattığı etkileri, özgür karakterinin tutucu annesiyle yaşadığı çatışmalara şahit oluyoruz. Tuhaf Bir Kadın romanı ilk olarak 1971 de yayımlanmış ve kendinden sonra gelişecek feminist akımın öncüsü olmuş. Birbirinden farklı bölümlerden oluşan kitapta Nermin'in gençliğinin anlatıldığı Kız, Baba, Anne ve Nermin'in ortayaşlarda evli halini anlatan Kadın bölümlerinden oluşuyor. Her bir bölüme geçerken zaman atlaması ( Arada geçen yıllar ve yaşananlar okurun hayal gücüne bırakılmış. Bu bi anlamda okuru da romanın oluşumuna katması yönünden iyi bir şey. Çünkü roman dediğimiz şey yazarın hayal gücü ve okurun yorumunun birleşmesiyle oluşan bir organizmadır ) olması nedeniyle bu roman ilginç bir şekilde başlarda öykü kitabı olarak anlaşılmıştır. Yazar tarihte hala bir muamma olan Türk Komünist ve Türkiye Komünist Partisinin ilk merkez komitesi başkanı Mustafa Suphi'nin öldürülmesi olayına da değiniyor ve bazı belgelere romanda yer veriyor. Romanın son bölümünde Nermin'i orta yaşlı, evli TİP'li bir kadın olarak görüyoruz. Ülküsü için kapı kapı gezerek, varoş bir mahalleye taşınarak insanlara davasını aktarmaya çalışırken hem evliliğini kaybediyor hemde insanlar tarafından anlaşılamıyor ve bu arada ruh sağlığı da arızalanıyor. Burada aslında bir dram var. Sadece bunda değil her ne kadar Atatürk'ün kurduğu cumhuriyet kadınla erkeği eşitlemiştir dense de en elit ortamlarda bile kadının eril düzende konumlandırıldığı yerde başlı başına bir dram. Leyla Erbil romanda bilinç akışı yöntemini başarıyla uyguluyor. Bir Leyla Erbil kitabı okuduktan sonra anlıyorsunuz ki o boşu boşuna nobel edebiyat ödülüna aday gösterilen ilk Türk kadın yazar olmamış.


11 Haziran 2026 Perşembe

Küçülmek

 İşte size orjinal bir senaryo ve orjinal bir film. Matt Damon 2017 yapımı Küçülen Hayatlar filminde başrolde. Her şey Norveçli bir bilim adamının insanları küçültmeyi başarmasıyla başlıyor. 5 yıl içinde bu küçültme olayı dünyada yeni bir kültür başlatıyor. İnsanlar 10 cm boyunda, yaşadıkları normal insanlar için devasa olması gereken şehirler sadece bir futbol sahası büyüklüğünde. Küçültülen bir insanın normal hayatta 120 bin dolar olan birikimi, küçük dünyada 12 milyon dolar değerinde oluyor. Küçülen insanlar gerçekte asla sahip olamayacakları bir zenginlik ve refah içersinde yaşıyorlar. Matt Damon'ın oynadığı Paul karakteri de bunlardan biri. Karısıyla birlikte yaşadıkları zorlu ekonomik şartlardan kaçınmak ve refaha ulaşmak için küçülme kararı alıyorlar. Paul küçüldükten sonra yaşadığı yeni dünyada karısından bir telefon geliyor. Karısı göz yaşları içinde küçülmeye cesaret edemediğini söyleyip özür diliyor. Filmin geri kalanında Paul'un yeni hayatına alışması, yalnızlıkla baş etmesi ve yeni dostlar edinmesine tanık oluyoruz. Şimdi bu filmin gerçek olduğunu düşünelim. 10 cm boyuna gelen insanoğlu doğaya şimdi olduğu gibi zarar verme etkisi hafifleyecek, yaşam alanları ve üretilen çöp miktarı küçülecek, çevre kirliliği önlenecek, kıtlık ve açlık sona erecek, sınırsız kaynağa ve refaha ulaşan küçük adamlar medeniyetinde hiç suç işlenmeyecek. Tam bir ütopya!:Aklıma şu soru geldi. Dünya gezegenimizi iklim ve çevre felaketinden kurtarmanın yolu belki de küçülmekte. Acaba bilim adamları bu ihtimalin üzerinde duruyor mu? Bu senaryo başka gezegenlerde koloni kurmaktan daha mantıklı geliyor bana.

Van Kedisi

 Her söz bir cevap olunca kıymetli olur. Sözümüzün cevap olması için illa karşı tarafın bize bir soru yöneltmesi gerekmiyor. Bazen konuşmadan önce kendimize doğru soruyu sormalı edeceğimiz laf sorduğumuz sorunun cevabı olmalı. " Karşımdaki insanın motivasyona ihtiyacı var mı? " Evetse:  "Şimdiye kadar harika bir iş çıkardın. Böyle gidersen kısa sürede hedefine ulaşacaksın " Gibi. Bir liderin karşısındaki gruba soru sordurması onlara motive edici beylik laflarla gaz vermesinden daha etkilidir. Çünkü liderinizin size çektiği nutuk içselleştirilmediyse bir kulağınızdan girer diğer kulağınızdan çıkar. Ama lider kendinize doğru soruyu sormanızı sağlarsa içinizden gelen bir cevabı vermenizi sağlar ve dönüşüm sürecine sizi de katmayı başarır. İçten başlayan dönüşümler meyve verir. Bazen edilen 1000 lafın oynatamadığı taşı, sorulan 1 doğru soru yerinden oynatır. Soru projeyse cevap binadır. Proje olmadan inşaat da yapılamaz. Google'a kedileri aratırsanız karşınıza dünyada ki tüm kedigilleri çıkarır. Alsan, kaplan, panter, çita, sokak kedisi, ev kedisi... Ama Google'a "gözleri farklı renkte olan kediler" diye aratma yapınca karşınıza aradığınız renkli gözlü van kedisini çıkarır. Doğru soru sormak size gideceğiniz menzilde kanatlar takar. Yoksa yaya kalırsınız. Bu hayatta da böyledir. İnsanı karın tokluğuna çalıştıran ve tüm zamanını sabah-akşam 3 vasıta değiştirdiği "işe gidiş-dönüş" yolunda ve "işte" tüketen modern kölelik sistemi, zihinleri uyuşturan sosyal medya saçmalıklarıyla birleşince insana " Ben mutlu muyum? " sorusunu bir türlü sordurmuyor. Bu soruyu kendimize bir sorabilsek pandoranın kutusu açılacak.

9 Haziran 2026 Salı

Gezi

 Gezinin üzerinden 13 sene geçmiş. Facebook 13 sene önceki bu paylaşımımı önüme getirdi. O yıllarda da memleketin iyiye gitmediğinin, tek adam rejiminin giderek diktaya evrilmeye başladığının, o zaman  düzmece ergenekon davalarıyla emperyalist ABD çıkarlarına ters gelen başta varlığıyla onur duyduğumuz Genelkurmay Başkanı sayın İlker Başbuğ ve ordudaki diğer Atatürkçü askerleri yargılayıp hapse atan CIA maşası Fetullah'ın ülkenin yargısına sızmış kripto istihbarat örgütüne cemaat, hoca efendi falan diyen iktidarını sağlama almak için Fetullahla cankuş olup koalisyon yapan ülkeyi yöneten muhteşem muhteremlerin tutumundan, kadınların hayat tarzına karışan, ahlakı ülkede ki hırsızlıklarda değil namusu bacak arasında arayan bu yobaz idare anlayışı sabrımızı taşırmıştı. Taksim Gezi parkındaki ağaçları katledilmesi ve oraya AVM yapılması fikri ülkesini seven cesur Türk gençliğini sokağa dökmüştü. Atatürk vatandaşlarına " yüce Türk milleti " derken O adam bize çapulcu diye hakaret etmişti. Biz o adamın hakaretlerine alışkındık nitekim bir kaç hafta önce de Atatürk'e ayyaş demişti, bir kaç yıl öncede Atatürk'ün " milletin efendisidir" diye hitap ettiği çiftçi bir köylümüzü " Artislik yapma lan. Al ananı da git " diye azarlamıştı. Biz ise Gezide barışçıl gösteri hakkımızı kullandık ve kolluk kuvvetlerinin uyguladığı orantısız güce mizah yaptık. Çevik kuvvetten gaz, plastik mermi, cop, TOMA lardan tazyikli su yedik. Bundan sonra o adamı Recop Tazyik Gazdoğan diye çağırmaya başladık. O adam Faşinismus hastalığına yakalanmış dedik. Kendimizi foto da gördüğünüz gibi yılın çapulcusu ilan ettik.Daha neler neler...O adam ve emrindeki kolluk kuvvetleri üzerimize öfkesini kustukça bir onları ti ye aldık. Sonuçta Gezi parkını kurtardık. Biz 13 yıl önce sadece ağaçları kurtarmadık eğer birlik olursak muktedirin uyguladığı tüm şiddete de karşı koyabileceğimizi ispatladık. O yüzden Gezi gururumuzdur.



Merve Kült

 Edebiyattan sinemaya uyarlanan filmlerde bir derinlik oluyor. Karakterler, diyaloglar, olayların akışı izleyicide güçlü bir etki bırakıyor. Çünkü senaryonun mekanikliği yerine romanın canlılığı beyaz perdeye ve izleyiciye geçiyor. Merve Kült' filmi de bunlardan biri. Yazar Ceylan Naz Baycan'ın romanından uyarlanmış. Merve( Ahsen Eroğlu) aklı beş karış havada eski gazeteci olan annesinin ( Zuhal Olcay ) bağlantılarını kullanarak kendisine bulduğu iş görüşmelerinin hepsini murdar eden kafayı modaya takmış, tek derdi kıyafet tasarımlarını hayata geçirmek olan deli dolu, biraz çatlak çokça matrak bir kız. Yıllardır görmediği iş adamı babası ( Ege Aydan ) borcundan dolayı annesiyle yaşadıkları ve diğer dairelerinden kira aldıkları aile apartmanını satmak zorunda kalıyor ve birgün Mervelere tahliye emri ulaşıyor. Evlerini kurtarabilmek için arkadaşlarıyla bir flört uygulaması geliştiriyorlar ve zengin bir iş adamı olan Anıl Gürman'dan ( Mehmet Ozan Dolunay ) projelerine yatırım alıyorlar. Anıl'ın Merve ve ailesine gizli bir garezi var ve yatırım yapmasının amacı aslında Merve ile " Oynamak " lakin ava giden avlanır hikayesinde olduğu gibi Merve ve Anıl arasında bir muhabbet başlıyor hem de Merve ve arkadaşlarının geliştirdiği uygulama üzerinde. Ancak başta ikisi de birbirinin kimliğinden habersiz çünkü uygulamanın özelliği insanların birbirini maske takarak ve rumuzla diyalog kurması. Merve'nin iş hayatının yanında bu maskeli görüşmeler ve patronuyla flörtü arasında ikili hayat yaşaması filme gizem ve romantizm katıyor. Merve'nin komşu ve arkadaş grubu filme ekstra bir sıcaklık katıyor. Merve Kült romantik-komedi türünde çok güzel bir film. Merve'yi canlandıran Ahsen Eroğlu yine harikalar yaratıyor. Ahsen genç, enerjik ve müthiş yetenekli bir oyuncu.

8 Haziran 2026 Pazartesi

Cakko, Cukko

 Dün arkadaşımla yürürken şehir merkezinde kurulan pazara denk geldik. O çocuklarına bir kaç parça seçerken tezgahtaki tişörtler benim de dikkati mi çekti. Tanesi 100 er liradan 2 tane tişört aldım. Kıyafetlere ve modaya olan ilgim " kıçımı örtsün yeter " seviyesinde. Olsun varsın millet beni beğenmesin ben kendimi beğeniyorum ya o bana yeter. Ayakkabı dahil çoğu kıyafetim aynı beden giyindiğimiz yakın bir arkadaşımın kullanılmış kıyafetlerinin bana hediyesidir. Marka'nın değeri yoktur insanın karakteri marka olmadıktan sonra. Giyimden kuşama, aksesuardan gidilen mekana insanlar görevleri sürüyü gütmek olan çobanların (pardon sosyal medya fenomenlerinin) kavalının peşine takılmış marka yaşadıklarını zannederek güdülüyorlar. Nişantaşındaki bir dost meclisinde çantasının çakma olduğunun anlaşılmasından ölesiye utanan bir matmazel hayatının " çakma " olmasından zerre sıkıntı duymuyor. Konuyu : " Ne insanlar gördüm üzerinde elbise yok, ne elbiseler gördüm içinde insanlar yok " sözüyle özetleyebiliriz. Pahalı döpiyeslere verilen binlerce liraya acımıyan sürüdekiler söz konusu bir fakire üç-beş lira sadaka vermek olunca Marvel'in Fantastic 4 daki Susan Storm karakterinin görünmezlik gücünü kullanması gibi anında ortadan kayboluyorlar. İnsanı elit yapan giyimi, kuşamı, aksesuarı değildir. Bir insan; doğruluğuyla, adaletiyle, merhametiyle, empati yapmasıyla yani erdemli bir hayat sürerek marka olur. Ölüm hak... Yarın oraya gittiğimizde "sen Cakko mu giyiniyon, Cukko mu giyiniyon" diye sormayacaklar. " Nasıl bir insandın? " diye soracaklar. Koyun bol olduktan sonra ülkede çoban da eksik olmaz. Siz siz olun güdülmeye meraklı olmayın. İlla marka olmak istiyorsanız karakterinizle marka olun.


7 Haziran 2026 Pazar

Çav Bella

 Dün dakikalar ikindiden akşama doğru hızla koşarken; denize, kumsala, doğaya her şeye herkese en çok da kendime daha yakın olmak istedim. Bizim Yalova'da üzerinde aşk şiirlerinin yazılı olduğu denizin üzeri doldurularak yapılmış ve sonuna doğru yürüdükçe sizi karadan ayıran aşk yolu adında bir yer var. Yolda yürürken yerdeki yazılı şiirleri okuyorsunuz. Orada bir çay bahçesine oturdum. Türk kahvemi yudumlarken kumsalda ki insanları seyrettim. Kimisi kamp sandalyesinde, kimisi kumun üzerinde derin bir muhabbet içinde. Çocukların ise tek derdi koşturup azmak. El ele tutuşan genç sevgililer ve ihtiyar çiftler yanımdan geçip gidiyor, kimisi aşk yolunda bulduğu boş bir masaya oturuyordu. Herkes bir hazırlık peşinde. Güne elvedanın hazırlığı. Marmaranın ardına kayan ve göğü muhteşem bir turuncuya boyayan güneşin görkemli vedasına görkemli bir vedayı etmek isteyen onca insan... Gün batımı belki de kendini her akşam saygıyla ve hayranlıkla uğurlayan bu kadar çok " seyircisi" olduğu için bu kadar muhteşem. Seyircisi olmayan güzelliğe güzellik diyebilir miyiz? Derken bir akordiyon sesi düşünceleri mi bölüyor. Bir kız çocuğu çav bellayı akordiyonla boyundan büyük bir hünerle çalıyor. Bir anda ortam değişiyor. İçim umutla doluyor. Demokrasi olarak zor günler geçiren güzel ülkemi düşünüyorum. Ufkun ardında kaybolmaya başlayan güneş, küçük kızın akordiyonundan sahile yayılan çav bella ve içimde doğan umut... " Her şey çok güzel olacak " diyorum kendi kendime. Ardımda sahili, marmarayı, çav bellayı bırakıp evimin yolunu tutuyorum.

6 Haziran 2026 Cumartesi

Radio

 Dün akşam harika bir film seyrettim. Olay 1976 da Kaliforniya'nın bir kasabasında geçiyor. Zihinsel özürlü insanlarla iletişim kurmayan siyah bir genç ( Oscarlı Cuba Gooding Jr ) günlerini market arabasını ve içindeki ıvırzıvırı itekleyip kasabanın sokaklarında gezerek geçiriyor. Birgün lisenin futbol koçunun ( Ed Harris ) dikkatini çekiyor. Koç " Yarın antremana gel sana iş veririz " diyor ve o günden sonra hem özürlü gencin hem tüm kasabanın kaderi değişiyor. Radyoları karıştırmayı sevdiği için ona Radio adını takıyorlar. Radio kısa sürede lise takımının maskotu ve önemli bir parçası oluyor. Başlarda ürkek olan ve hiç konuşmayan Radio insanlarla diyalog kurmaya başlıyor ve durumunda müthiş bir düzelme görülüyor ve tüm kasabanın ona olan bakışı değişiyor. Acaba kaçımız Koçun yaptığını yapardık? Yoksa " Aman bırak şu deliyi, bana bulaşmasın" diyip başımızı çevirip gider miydik. Hayatta akrabalarımızı seçemiyoruz ama dostlarımızı seçebiliyoruz. Hayat Tanrının en büyük eseri. Yaratırken cömert davranmış ve tabloyu tamamlamamış. Cömertliği şuradan kaynaklanıyor. En büyük eserini tamamlama görevini insana vermiş. Çevremizde yarım kalan hayatlar, eksik hikayeler bazen bizim imtihanımız oluyor filmdeki Radio ve Koçun hikayesinde olduğu gibi tabi eğer anlayabilirsek. 2003 yapımı gerçek bir hikayeden uyarlanmış Radio filmini muhakkak izlemelisiniz.

5 Haziran 2026 Cuma

Bahçıvan ve Ölüm

 Hayat ve ölüm, sevgi ve yas üzerine yazılmış etkileyici bir anlatım. Yazar Gospidinov hayatının uzun yıllarını bahçesine vakfetmiş babasının ölümünü anlatıyor. " Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe. " diyor. Tıpkı yazar gibi babasını zorlu bir hastalık süreci sonrası kaybetmiş biri olarak bu kitabı okurken zorlandım. Kaç yaşında olursa olsun bir insan ebeveynini kaybettiği gün büyüyor. Önce çocukken dünyanın en güçlü kişisi olarak gördüğünüz babanızın çaresiz halde oluşu sizi sarsıyor, ardından gelen ölümü ise derinlerinizde bir boşluk bırakıyor. Kaç yıl geçerse geçsin hayatın koşuşturmacası içinde siz kaybınızı unutsanız bile o " boşluk " bazen kurduğunuz bir cümlede, bazen düşündüğünüz bir fikirde, bazen bir tebessümde yer ediyor. Bi tarafınız eksik kalıyor. Gospodinov: " Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi? " diyor. Babasının tıp dilinde ( latince ) yazılmış kanser raporunu okuyan yazar şu cümleleri kuruyor: " Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur. Bahçıvan ve Ölüm kitabı 3 bölümden oluşuyor. Babasının hastalığı ve ölüme yürüyüşü, ölüm ve yazarın tuttuğu yas. " Ona bakıyorum ve bize nasıl yaşlanılacağını öğreten kimse olmadı diye düşünüyorum. İnsan hayatının sonunda neler yapar? Nasıl yavaşlanılır, artık tek işinin dinlenmek olduğu fikrine nasıl alışırsın? ( Dinlenmek iş midir? ) Bu kitabın dünyada yankı uyandırmasının nedeni herkesin hayatına kaçınılmaz olarak uğrayan bir konuyu yani ölümü ve yası anlatması. " Peki cenazeden gelen çiçekler soldu mu diye soruyorum safça... Kardeşim beklemediğim şekilde canlanıyor. Yoo, hayır, hayır kaç gündür en ufak bir değişiklik yok. Yıldızçicekleri ve kasımpatılar epey dayanıklı çıktı. Nedendir bilmem ama bu beni özellikle sevindiriyor- çiçekler pes etmedikçe, diyorum kendime, babam daha iyi olacak, orada iyi olmanın tüm belirsizliğiyle birlikte " Bulgar yazar Georgi Gospidinov'dan Bahçıvan ve Ölüm. Ebeveynleriniz halen hayattaysa size onların değerini bildirecek ve şükrettirecek bir roman. Eğer bir kaybınız olmuşsa belki kuytularınızda duran kederle sizi yüzleştirecek ve acınızı hafifletecek bir roman.

3 Haziran 2026 Çarşamba

Adile Naşit

 Bu filmi izleyin!

Bu filmi izleyin!

Bu filmi izleyin!

Birinci nedeni Türk tiyatrosu ve Yeşilçamın efsane ismi Adile Naşit'in hayatını anlattığı için.

İkinci nedeni içinde sadece Adile Naşit değil; Münir Özkullar, Gazenfer Özcanlar, Gönül Ülküler, Selim Naşitler, Tarık Akanlar, Kemal Sunallar, Halit Akçatepeler, Ayşen Gurudalar ve daha niceleri yer aldığı için.

Üçüncü nedeni bu bir Çağan Irmak filmi.

İşin içinde Çağan Irmak olunca ben filmin birinci dakikasından itibaren ağlamaya başladım. Bunun nedeni eski Türkiye'ye ve eski Türkiye'nin güzel insanlarına duyduğum özlemdi. Adile Naşit sadece Hababam Sınıfındaki haylaz öğrencilerin değil hepimizin Hafize Anasıydı. O Türk halkının "annesiydi" Doğuştan kalbinden hasta olan oğlunun tek kurtuluşu için Amerika'da ameliyat gerekirken bunun için gerekli paranın Gazanfer Özcan önderliğinde İstanbul'da o gece oyun oynayan tüm tiyatroların hasılatlarını imece usulü Adile Naşit'in oğlu Ahmet için toplamaları herhalde bugünün gençliğine eski Türkiye'nin klası hakkında bir fikir verebilir. İzmir turnesinde sahnedeyken oğlunun vefat haberini almasına rağmen rolüne devam etmesi Adile Naşit'in profesyonelliğini gösteriyor. Tiyatrodan sinemaya geçişi, efsane rollerde yer alması, altın portakal ödülünü kazanması oyunculuğun popo-göğüs-bacak üçlüsünden ibaret olmadığı bu işin " yürekle " yapılması gerektiğinin en büyük ispatı Adile Naşit'dir. Onun hikayesi herkese ilham olmalı. Hayat belki ondan vakitsiz bir şekilde evladını aldı ama filmlerindeki şen kahkasıyla, tatlı dili ve gösterdiği şevkatle tüm Türkiye'nin Adile annesi oldu. O ve arkadaşları nurlar içinde uyusunlar. Bu müthiş Adile Naşit filmini kaçırmayın.

2 Haziran 2026 Salı

Okumak

 Eski kafalıyım ben. Web sayfasına giripde sepete bir kaç roman ekleyip sonra kredi kartıyla ödeme yapıp son aşamada kapımı çalan kargocudan kitapları teslim almak bana göre değil. Kitap dediğin kitapçıdan alınır tıpkı fırından sıcacık ramazan pidesi alır gibi. Koltuğunun altına kıstırıp eve yollanmalı. Hoşlandığım tek magazin türü edebiyat magazindir. Kim kiminle hangi gece kulübünün çıkışında yakalanmış, hangi şarkıcı güneyde sereserpe güneşlenmiş hiç umurumda bile olmaz. Ben edebiyat magazini severim. Muhsin Kızılkaya ve Gülenay Börekçi gibi edebiyat yazıları yazan muhteremlerin paylaşımlarını okur, bilgilenir ve kitap seçimlerimi yaparım. Ay başı geldi mi şehrimdeki kitapçıyı sanki Madrid'deki Prado müzesini ziyaret ediyormuş gibi ziyaret ederim. Kitaplara baktıkça " Acaba bir ömür " iyi yazarların iyi kitaplarını okumaya yeter mi?" diye kendime sorarım. Bu ay okuyacağım kitaplar 2023 Uluslararası Booker Ödüllü yazar Georgi Gospodinov'dan Bahçıvan ve Ölüm. Arka kapaktaki şu cümle beni çok sarstı: " Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi? " İkinci kitap Leyla Erbil'den Tuhaf bir Kadın. Kendisinin Nobel Edebiyat Ödülüne aday gösterilen ilk kadın yazarımız olduğunu öğrendim. Üçüncü kitap Jack London'dan Martin Eden. Ve son olarak Yakup Kadri'den Ankara romanı. Geçen yaz kurtuluş savaşı dönemi Anadolu köylerinin vaziyetinin aktarıldığı Yaban'ı okumuştum, Ankara ise onun devamı. Eğer azıcık okumaya önem veren bir toplum olsaydık bugünün siyaseti ve siyası aktörleri bambaşka olurdu. Bambaşka bir ülke olurduk. Çünkü kurtluşumuza, genç cumhuriyete ve Atatürk ve arkadaşlarının Türkiye'de yarattığı mucizeleri Halide Edip'lerden, Yakup Kadriler'den okuyup layıkıyla anlar kadir kıymet değerini bilir ve bambaşka bir ülkede yaşardık. Maalesef cahil kesimin ve trol tayfasının medyada ve sanal alemde gürültü yapma gücü okuyan kesimden daha fazla. Ama umutsuz olmayacağız. Atamızın gençliğe hitabesinde dediği gibi: bugün gibi ahval ve şerayit içinde olabiliriz. Ama muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızda ki asil kanda mevcuttur. Onlarla aramızda ki en temel fark " cesaret " onlar çeyrek asırdır oturdukları koltukları kaybetmekten, çıkarlarını ve imtiyazlarını kaybetmekten ölesiye korkuyorlar. Biz ise korkmuyoruz sonunda dört duvar Silivri bile olsa...Sonuçta Allah'a bi can borcumuz var. Bizim tek korkumuz yarın ahirette şehit olarak, sakat kalarak bize bu vatanı armağan eden dedelerimizin " Türkiye'yi neden bunlara teslim ettiniz? Biz top mermisinden, süngüden, mermiden korkmadık da siz muhalif olursam 'işimiz yürümez' korkusuyla tek dişi kalmış canavardan mı korktunuz? " diye hesap sormasıdır sevgili okur. O yüzden sen de korkma sevgili okur. Çünkü istiklal marşımız bile KORKMA diye başlıyor.

1 Haziran 2026 Pazartesi

Sadelik

 Durakta saatlerce otobüs bekleyen ve bu esnada yanındakilere hikayeler anlatan Forrest Gump gibi hayatım boyunca anlattıkça anlattım. Duraktaki kişiler değişti ama anlattıklarım değişmedi. Acaba o otobüs gelecek miydi? Bekledim bekledim... Derken biri akıl edip de nereye gitmek istediğimi sordu. Beni duyunca aradığım yerin durağın arka sokağında olduğunu söyledi. Dudaklarımda buruk bir tebessüm oluştu. İyi de neden bu kadar beklemem gerekti? Bazen varacağımız yeri gözümüzde çok büyütüyoruz. Belkide varacağımız yer çok uzaklarda çok çok uzaklarda yabancısı olacağımız karmaşık bir şehirde değil hemen arka sokağımızdadır. Geçmişin kederi, üzerimize üzerimize gelip bizi sıkıştaran hayatdan bazen kaçıp uzaklaşmak istiyoruz. Ancak nereye gidersek gidelim geldiğimiz yerin bulutlarını peşimizde sürüklediğimiz müddetçe o " güneşi " asla göremeyeceğimizin farkında değiliz. Aslında insan ancak bulunduğu yere kök saldığında çok uzaklara gitmiş olur. Yaş alınca bunu anladım. Her ne kadar ilk kadın başbakanımızın doksanlı yıllarda emriyle bir gecede il olsada halen " kasaba ruhu " taşıyan Atamızın kenti Yalova'da yaşamaktan mutluyum. Bende kasaba ruhlu bir insanım. Büyüklük, kalabalık, karmaşa beni her zaman ürkütmüştür. Ben hep sade oldum. Türk kahvemi sade içerim, yaz oldu mu dondurmayı sade yerim, sade giyinir, sade yaşarım. Kaostan kaçarım. Çünkü kaos Rus ruleti gibidir, kime patlayacağı belli olmaz. O yüzden dere kenarındaki evim, sabahları dostlarımla sohbet ettiğim sahildeki çay bahçesi, mavisine aşık olduğum hiç bıkmadan izlediğim deniz, okuduğum kitaplar ve yazdığım yazılar beni mutlu ediyor. Sadelik ne güzel şey ya..! Kaosu terk etmeli ve sade olmalı insan.

Orhan Kemal

 Orhan Kemal Türk Edebiyatının efsane isimlerinden. Başlarda şiir yazarak başlayan edebiyat yolculuğu Bursa cezaevinde 3,5 yıl koğuş arkadaşlığı yaptığı Nazım Hikmet'in yönlendirmesiyle öykü ve romana dönüşmüştür. Nazım Hikmet Kemal Tahir'e yazdığı bir mektupta Orhan Kemal için " Dünyaya bir insan salıyorum " demiştir. Nazım'ın tedrisatından geçen Orhan Kemal yazdıklarıyla gerçekten herkesi sarsmıştır. Cezaevine düşme nedeni Maksim Gorki ve Nazım Hikmet kitapları okumak ile yabancı rejimler lehinde propaganda yapmak, diye gerekçelendirilmiştir. Bayramda Bereketli Topraklar Üzerinde romanını okudum. Orhan Kemal bu kitap hakkında şunları demiştir: " Bu kitap, kendi bilgi ve görüşlerim dışında, bir lokma ekmek için kötü iş şartları içinde zehir gibi bir hayatı yaşayanlardan derlenmiş malzemeyle meydana gelmiştir. Yayımlanmadan önce, ceşitli ırgat, usta, usta yardımcısını toplayarak bir gece sabaha kadar okudum onlara. Dinlediler. ' Pardon ' dediler, ' bu bu kadar olur. ' Bütün anlattıkların doğru. Eksik bile. Çukurovanın bereketli topraklarında öyle işler olur ki, aklın durur. Sana anlatsak, bir değil beş roman çıkarırsın..." Bereketli Topraklar Üzerinde romanında orta Anadolu'daki bir köyden iş için Adana Çukurovaya gelen Yusuf, Köse Hasan ve Pehlivan Ali adındaki üç arkadaşın iş sahasında ve yabancısı oldukları " şehir " atmosferinde çektikleri acemilikleri ve yaşadıkları zorluklar anlatılıyor. Klasik bir romandan farklı olarak hikaye büyük oranda diyaloglar üzerinden anlatılıyor. Bu yüzden kitap çok akıcı bir şekilde ilerliyor. İşçi sınıfının toprak ağaları tarafından sömürülmesi ve "düzene" boyun eğen ve kadere razı gelen işçilerin hikayeleri çarpıcı, dramatik ve çok gerçekci bir tarzda aktarılıyor. Bereketli Topraklar Üzerinde resmen bir " kölelik " düzeninin tüm çıplaklığıyla resmedildiği bir portresi. Kitabı okuduktan sonra kendi kendime sordum: Günümüzde de bu kölelik devam etmiyor mu? Tarlaların yerine şatafatlı plazalar, işçilerin yerini takım elbiseli beyaz yakalılar, zalim toprak ağalarının yerini patronlar almış. Değişen bir şey yok.