30 Nisan 2026 Perşembe

Masumiyet

 Masumiyet nedir? Çocuklukta yaşanan ve büyüyünce bitecek olan bir masal mı? Henüz yıpranmamış bir aşkın başında kalpte hüküm süren bir büyü mü? Yoksa bir kadeh gibi kırılıp bin parçaya bölünmeden önce birine, kuruma, devlete veya hayata duyulan saf güven duygusu mu? Masumiyeti kirleten şey "bilmektir" Bu da deneyimle olur. Peki hiç yaşanmamış bir hayattın size sunacağı masumiyet ilüzyonunu mu tercih edersiniz yoksa " bilmeyi " hakikatin tadı acı olan şerbetinden içmeyi mi? Biraz sert oldu değil mi? Çünkü masumiyete ilüzyon dedim. Tanrı'nın gücü belkide bu kadar kötülüğün olduğu bir dünyada çocukları halen masumiyetle yaratmasında gizlidir. Hayat bence 3 evredir. Masumiyet, kirlenme ve bilgelik. Çoğumuz kirlenme evresinde takılıp kalıyoruz. Bilgelik hayat bize ne yaşatmış olursa olsun ona tekrardan şans vermektir. Kasanın içinde bir domates çürük çıktı diye tüm kasayı çöpe atmak yerine korkmadan kalanları da denemektir. Eğer 3. aşamaya yani bilgelik evresine varabilirsek masumiyet ilüzyon olmaktan çıkar.Masumiyet güvenmektir. Hayata güvenmek, kadere, Yaradana güvenmektir. Masumiyeti noksan bir kişi Tanrı'ya tam anlamıyla iman etmiş sayılmaz, diye düşünüyorum. Adem ile Havva masumiyetini kaybettiği için cenneti kaybetti. Cennet nefsinin her istediğinin sana sunulduğu, ölümsüz , refah içinde bir yaşamdan ibaret değildir. Cennet masumiyettir. Asla kirlenmemektir. Masumiyetin yittiği yerde kişinin zihnindeki cehennem başlar. Dostoyevski'den bir sözle bitiriyorum:

" Suçum her şeyi fazlasıyla derinden hissetmekti; cezam ise bundan sağ çıkmak oldu "

29 Nisan 2026 Çarşamba

Gurur

 Ne geliyorsa başımıza şu gururumuzdan geliyor. O gurur ki; kalp kırdığımızda özür dilememizi engelliyor ve dostlukların ilişkilerin katili oluyor, öz eleştiri yapıp hatamızı kabul etmemizi engelliyor hayatta gittiğimiz yanlış yollarda bizi tutsak ediyor, hayatı ve insanları küçümsememize neden oluyor ve bizi noksan bırakıyor. Tarihte ortaya çıkan ilk gurur vakası şeytana aittir. Şeytan, şeytan olmadan evvel Azazil yani meleklerin hocası olarak anılırdı. Tanrı Adem'i yarattığında meleklere " Adem'e secde edin " diye buyurdu. Şeytan hariç tüm melekler Adem'e secde etti. Şeytan kendinden daha üstün bir varlık yaratılmasını gururuna yediremedi. Tanrı'ya " Beni ateşten onu topraktan yarattın. Ben daha üstünüm. Adem'e secde etmem " diye isyan etti ve sonsuza kadar lanetlendi. Gurur insanın ayağında ki prangadır. Yanlış kapıdan girdiğini kabul etmek, yanlış odada bir ömür geçirmekten daha iyidir. Bu cümleye mim koyun. Ait olmadığımız yerlerde ömür tüketiyoruz. Gurur dediğimiz şey bir lanet. Şeytandan insana miras kalan bir lanet. İslamda kurban etmek var. Bu sadece bir hayvanı kurban etmek değil bence. İçimizdeki hayvanı yani gururunu kurban edebilenler hakikate açılan doğru kapıdan geçebileceklerdir.

27 Nisan 2026 Pazartesi

 Kişinin öz farkındalığı varsa; güçlü ve zayıf yanlarını bilir, noksanlarını tamamlamak için çalışırken, kuvvetinin yettiği işler için korkusuzca kollarını sıvar, özgüvenli olur. Kendi duygu ve düşüncelerini tanır ve bunları yönetir. Bu özellik kişiye daha sağlıklı ilişkiler kurmasına olanak sağlar. Bedeninden gelen sinyalleri dikkate alır ve daha sağlıklı bir yaşam sürer.

Kişi öz eleştiri yapıyorsa; Hatalarının farkına varır. Narsizmden uzaktır. Yanlışlarının getirdiği hayatında oluşan zorluklara karşı isyan etmez, " Neden bu başıma geldi " diye kurban psikolojisine girmez, ders alır ve aynı hataları bir daha tekrarlamayacağı için hayattaki problemleri ustaca çözen bir kişi haline dönüşür.

Kişi özerkse; Böyle kişiler efendisi olmayan samuraylar gibidir. Onurlu bir yaşam savaşçısıdırlar. Hayatlarına sınır koymayı bilirler ve haklarını yedirmezlerken kendinden daha güçsüz insanların da haklarını korurlar. Onları para, şan, şöhret, mevki, makam asla değiştiremez. Gücün önünde karakterlerinden asla taviz vermezler. Bakın Marcus Aurelius bu konuda ne söylemiş:

"Mantıklı ruhun özellikleri şunlardır: Öz farkındalık, öz eleştiri, özerklik. O kendi hasadını kendi yapar. Kendi amaçlarında başarılı olur."

Yan Yana

 Yan Yana filmi boynundan aşağısı tutmayan tekerlekli sandalyeye mahkum zengin yaşlı bir adam ile onun bakıcısı arasındaki duygusal ve komik hikayeyi anlatıyor. Haluk Bilginer felçli hasta Refik Bey karakterine, Feyyaz Yiğit onun bakıcısı olan kural tanımaz hayatı tiye alan Ferruh karakterine harika bir şekilde hayat vermişler. Filmde ki hikayeyi kendi hayatımda yaşadığım için Yan Yana filmini daha bir dikkatle izledim. Bende vakti zamanında felçli babama bakmıştım. Beni en çok etkileyen şey felçli Refik Bey'in tüm kısıtlara rağmen hayata olan bağlılığıydı. Sanat galeririne gidip tabloları incelemesi, henüz tanışmadığı gizemli bir kadınla mektuplaşarak flört etmesi, musiki dinlemesi... İşe yeni giren bakıcısı Ferruh ise aykırı kişiliği, hayatı tiye alması ve patronu Refik'in güvenini kazandıktan sonra onu monotonluktan kurtarıp, hayatına renk katması izleyicinin dimağında hoş bir tat bırakıyor. Bu film eğer hayata pozitif bakarsak hiç bir engelin bizi durduramayacağını, iki insan arasında tüm zorluklara rağmen gelişen harika bir dostluk ve güvenin, sevdikten sonra en imkansız bir aşkın mümkün olduğunu anlatıyor. Yan Yana filmi geçtiğimiz sezon sinemada büyük ses getirmiş, izleyicilerden ve eleştirmenlerden yüksek puan almıştı. Şimdi dijital platforma gelmiş. Duygusal ve komik anlar yaşamak, güzel bir film izlemek istiyorsanız Yan Yana filmini muhakkak izleyin.

26 Nisan 2026 Pazar

Elbette

 Güneşli bir nisan sabahı. Komşularım, bıcır bıcır tatlı çocukları Yalova sahilinde ki çay bahçesinde kahvaltıdayız. Benim sandalyem deniz manzaralı. Masada hoş bir muhabbet, komşularımın beş yaşında ki kızı rahat durmuyor. Bi lokma ağzına atıyor sonra pembe bisikletine atlayıp parkı turluyor. 10 yaşında ki abisi berbere geçen gitmiş havalı saçlarıyla gurur duyuyor. 7 kişilik bir grubuz, birleştirdiğimiz iki masada satrançlı mavi bir örtü, evden aile çay bahçesine taşınan lezzetli kahvaltılıklar ve hoş bir muhabbet. Tam piknik usulü. Tek yaşadığımı bildikleri için beni aile kahvaltılarına davet eden komşularıma müteşekkirim. Tanrı bazı anlarda cenneti bu dünyada da insana sunuyor. Bir ailenin olması, ortalıkta bıcır bıcır koşuşturan dünya güzeli evlatların olması, sağlıklı olman, huzurlu olman, dostlarla olman, afiyette olman gerçek mutluluk. Kahvaltı ederken arkada sanki Candan Erçetinin Elbette şarkısı çalıyordu. O an içimden bir şükür geçti. Yada her şey şükürdü de ben şükrün içinden geçtim. 


Güneş her akşam batıp hergün doğuyorsa

Çiçekler solup solup tekrar açıyorsa

En derin yaralar kapanıyorsa

En büyük acılar unutuluyorsa

Neden korkulur hayatta söyleyin bana

(Ben neden aynı kalayım söyleyin bana) 


Elbette bazen çiçek açıp bazen solacağım

Elbette daldan dala konup sonra uçacağım

Elbette bazen hızla dönüp bazen duracağım

Elbette bazen söyleyip bazen susacağım 


İnanmadım asla inanamam

Her şeyin bir sonu olduğuna 


Sözlerini söylüyor Candan Erçetin. Selam olsun yaşama. Selam olsun hayatı yaşamayı sevenlere ve seveceklere. Selam olsun dostlarıyla veya aileleriyle mutluluk anları yaratanlara ve biriktirenlere. Yaşamak ne güzel şey...

25 Nisan 2026 Cumartesi

Kutu, kutu, pense

 Çocukken kutu, kutu, pense diye oyun oynardık. Bunun ne anlama geldiğini hiç merak ettiniz mi? Oyunun orjini Fransa. Orada 

Écoutez, écoutes, pensez ismiyle oynanıyor.

Écoutez dinle, pensez ise düşün anlamına geliyor. Yani Fransızlar çocuklara: dinle, dinle, düşün sözlerini tekrarlatıyor oyunlarında. Günümüzde çok moda olan bir kelime var. Empati. Yargıya varmadan evvel kendimizi karşımızda ki kişinin yerine koymak. Karşımızdakinin hikayesini bilmek ve onun içinde bulunduğu şartları anlamak. Empati bizi önyargıların sisinden kurtaracak ve olaylara yukarıdan bakmamızı ve objektif kararlar almamızı sağlayacak adımlanması gereken üç basamaklı bir merdivendir. Birinci basamak dinlemektir. İkinci basamak düşünmektir. Üçüncü basamak ise empatidir. Siyasi kamplaşmalar, devletler arası savaşlar, toplumsal erezyonlar hep empati eksikliğinden kaynaklanıyor. Kansere çözüm yada sonsuz enerji üreten makine asrın buluşu olmayacak. İnsanın, modern yaşamın enkaza çevirdiği ruhunun derinliklerinde yatan empatiyi tekrardan hatırlaması ve yaşama uygulamasıyla olacak. Yoksa dünyada; herkese yetecek kadar su ve ekmek, herkese yetecek kadar ev, herkese yetecek kadar iş mevcut. Bunu empati sağlayacak.

24 Nisan 2026 Cuma

Krallar

 Aslan ormanların kralıdır. Sıçan ise lağımların. Herkes kral olmak ister ama lağımlarda dolaşmaktan vazgeçmez. İnsanlarda kral olma kompleksi vardır. En iyisi olmak ister. Çocuk sınıfın en iyisi olmak ister, çoban köyün en çok koyununu gütmek ister, genç kız mahallenin en güzel kızı olmak ister, tüccar kasabanın en zengini olmak ister, hasbel kader başkan olmuş ABD'li sarışın kıro bir manyak dünyanın kralı olmak ister. " Her birimizin içinde bir hükümdarın zihniyeti vardır; kendisi için sınırsız yetki ister ama bu sınırsızlığın bedelini ödemek istemez " diyor Seneca. Bu insanlar hatalarının sorumluluğunu üstlenmezler ve başkalarını suçlarlar. Suçu hep bir günah keçisine yüklerler. Artık onlar bir " varyemeze " dönüşmüşlerdir. Zengindirler ama onun zekatını vermekten ödü koparlar. Onlar artık cimridir. Kazancı olgunluğun önünde tutarlar. Çalışmanın ödülünün ne kazandığımız değil, ne olduğumuz hususunu gözden kaçırmaktadırlar. Büyük olmalarına rağmen küçük şeylerin peşinden koşarlar. Eşşeği kral yaparsan saray ahıra dönüşür. Aslan olmanın hayalini kuran bir kedi sıçanlara olan iştahını terk etmelidir.

23 Nisan 2026 Perşembe

23 Nisan

 Bir tarafta " Bir millet var, koyun sürüsü. Onlara bir çoban lazım, o çoban da benim " diyen padişah Vahdettin. Diğer tarafta " Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir " diyen Atatürk... Bugün 23 Nisan: Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramı. 23 Nisan 1920'de  egemenlik tek adamın elinden alındı ve açılan Türkiye Büyük Millet Meclisiyle millete verildi. Egemenliğin millette olması sadece milletvekillerini ve meclisi " seçme " hakkından ibaret değildir. Aynı zamanda; örgütlenme, fikrini özgürce beyan etme, gösteri ve eylem yapma hakkıdır. Eskişehirli madencilerin gösteri yaparken gözaltına alınmaları, muhalif olan gazeteci Merdan Yanardağ'ın casusluk ve karapara aklama suçlamalarıyla hapse atılması ve  ülkede ki muhalefetin sesini yansıtan nadir kanallardan biri olan çalıştığı TELE 1 televizyonuna kayyum atanarak susturulması ve son olarak TELE1 'in İstanbul'daki orta halli bir daire parasına 28 milyon liraya satışa çıkarılıp yandaşlardan birine peşkeş çekilmeye çalışılması, muhalif siyasetçilerin ve gazetecilerin askerlik yapar gibi yollarının kaçınılmaz olarak " silivriden " geçmesi egemenlik milletindir sözünün bu dönemde yüzde yüz geçerli olmadığının göstergesidir.Liderlerin rakiplerini tehdit olarak değil onların farklı fikirlerini bir gelişme fırsatı olarak gördükleri, onları yok etmeye harcadıkları enerjiyi kendilerini geliştirmeye adadıkları yerde ulusal egemenlikten ve gerçek demokrasiden bahsedebiliriz. Herşeye rağmen enseyi karartmayacağız. Despota karşı son kişi kalana kadar inadına dikileceğiz ve dikleneceğiz. Atatürk bizden bunu beklerdi. 23 Nisan kutlu olsun. Yaşasın laik ve bağımsız cumhuriyet!

Lao Tzu ne demiş?

 İnsanı olgunlaştıran iki şey hata ve zorluktur. Ne kadar acı verse de hatalar insanın öğretmenidir. Zorluklar ise kendini geliştirme fırsatıdır. Zorluktan ve hatadan korkan insan köyünden hiç dışarı çıkmaz. Halbuki dışarıda da keşfedilecek bir alem vardır. Olgun insan kanıksadığı fikirlerin zıddına da değer veren, muhalif seslere açık olmalıdır. Aykırı seslere tahammülü olmayan reis gerçek bir reis değildir. Bu ister çekirdek bir ailenin reisi olsun, ister bir iş yerinin patronu olsun, ister ülkeyi yöneten bir başkan olsun hepsi için geçerlidir. Kişi kendini yankı odasından kurtardığı vakit hakikate doğru adım atar. Yankı odası dediğim şey; hep aynı konuların konuşulduğu ve benzer görüşlerin aktarıldığı, aykırı seslere yer verilmeyen kişinin sadece kendi fikrinin yankısını işittiği tekdüze ortamlardır. Liderlerin rakiplerini tehdit olarak değil onların farklı fikirlerini bir gelişme fırsatı olarak gördükleri, onları yok etmeye harcadıkları enerjiyi kendilerini geliştirmeye adadıkları yerde gerçek demokrasiden bahsedebiliriz. Test edilmemiş bir hayat gerçekten yaşanmış sayılmaz. Bakın Lao Tzu ne diyor: Unutma, çamurlu su doğada kat ettiği yol sayesinde arınır. İnsan, yaşamının önüne çıkardıkları sayesinde olgunlaşır.

22 Nisan 2026 Çarşamba

Nisan Yağmuru

 Yoğun Nisan yağmuru belki de bir mesaj vermek istemiştir insana. Siz çok kirlendiniz artık bi temizlenin... Sabah beni ıslatan yağmur şimdi bir güvercinin rızkı olmuş. Etrafına ürkek bakışlar atan güvercin, yerde ki su birikintisinden içiyor. Elhamdülillah! Bir romanı defalarca okuyabiliriz yada bir filmi çok kez severek izleyebiliriz. Hayat Tanrı'nın en büyük eseri. Sonunu bilmesine rağmen Tanrı'da makamında yarattığı eseri okumaktan dolayı mutludur. Hayat güzel. Doğum güzel, annenin bebeğini ilk kez kucağına alması güzel, gün batımı güzel, iki aşığın el ele gün batımını izlemesi güzel, yorulmak güzel, alın terini akıtıp helalinden rızıklanmak güzel, dinlenmek güzel, velhasıl kelam yaşamak ne güzel! İkindinin mütevazi bir huzuru var havada. Tüm gün saklanan güneşin mahcubiyeti batı ufkunu aydınlatıyor. Rüzgarla yavaş yavaş kayan koyu bulutlar gökyüzünü alacalı alacalı yamıyor. Biz de yamamıyor muyuz noksan hayatlarımızı arkadaşlar arasında edilen gevezeliklerle, kötü şakalara attığımız sahte kahkalarla, arzularla, şehvetle ve ihtiraslarla... Bir gün daha bitiyor kalbimde bıraktığı tatlı hatıralarıyla. Her akşam üzerine kara perde inen gün ölmekten korkmazken sen niye korkuyorsun? Hayatın tadını çıkarmak lazım azizim. Korkmadan, hakkını vererek ve şükürle... Yaşasın yaşamak!

Madenciler, A101, RTÜK

 Bugünkü yazım bir gündem değerlendirmesi olacak: Bir süredir haklarından mahrum bırakılan Eskişehir'deki Doruk Maden işçileri ise başka çareleri kalmayınca Eskişehir'den Ankara'ya kadar yürüdüler ve Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı önünde eyleme başladılar. Elbiselerini çıkarıp sırtlarına " ŞİMDİ DAHA DA AÇIZ VE ÇIPLAĞIZ " "ÇOK BAĞIRDIK ARTIK SUSUYORUZ " ifadelerini yazdılar. Açlık eylemine başladılar. Gösteri alanı olmamasına rağmen Galata Köprüsünde reisi cumhurun oğlunun organize ettiği Gazze mitinginde " Hilafet ve şeriat isteriz " diyen güruha müdahale etmeyen, Terörist başı Öcalan için yürüyenler için sessiz kalanlar Ankara'da hakkını arayan madencileri önce ablukaya aldılar ardından 110 madenci ve sendika yöneticisini göz altına aldılar. Peygamber efendimiz, işçinin alın teri kurumadan hakkını verin demiş.

***

Haber şu: " Bünyesinde A101 mağazalar zincirini de bulunduran Yeni Mağazacılık A.Ş. CarefourSA'yı almak için Sabancı holding ve Carefour ile anlaşmaya vardı " Yani anlayacağınız A101 Carefour'un yeni sahibi olacak. Peki kimdir bu A101'in patronu Turgut Aydın? Kendisi fetullahçıların bankası Bank Asya'nın kurucularından. Kendisi fetullahçılarla ortaklık yaparak A101 marketler zincirine sahip olmuştur. 15 Temmuz darbesi sonrası FETÖ'ye yönelik soruşturma kapsamında Trabzon'un Maçka ilçesinde Turgut Aydın gözaltına alınmıştır. Lakin kısa süre içersinde serbest bırakılmıştır. 2016 da Fetullahçı Terör Örgütü üyeliğinden göz altı, 10 yıl sonra 2026 da A101'in carefourSA'yı satın alması. FETÖ'yle mücade bu mu?

***

Geçtiğimiz haftaki okul saldırılarından sonra televizyondaki mafya dizileri kaldırılacakmış. Yıllardır siyasal islamcı buyruk düzeninin kuyruğu olmuş RTÜK içkiyi, aşkı dizilerden yasakladı ama vurdulu, kırdılı, silahlı, cinayetli dizilere ses çıkarmadı. Mozaiklediği içkilerin, kestiği aşk sahnelerinin; silahlarla adam öldürmekten, şiddetten daha fazla " günah" ve tehlikeli olduğuna hükmetmişler demekki...RTÜK'ün bu yaptığı kanser hastasına aspirin vermek gibi bir şey. Çünkü gençler doğru dürüst televizyon bile izlemiyor. Gençlerin etkilendiği mecra televizyonlar değil avuç içlerine sığan sosyal medya. Siz yine içki bardaklarını mozaiklemeye devam edin aman ha gençler günaha falan girmesin.

Hakikate Uyananlar

 Hepimizin gücüne, ününe, yeteneğine hayran olduğu insanlar var. Bu insanlar siyaset, sanat, spor veya bilim dünyasında hayata iz bırakmış kişilikler. Bu insanlar bulundukları konuma gelmek için bedel ödemişlerdir. En tepededirler ama unutmayın ki zirveye yaklaştıkça insanlar aşağıda yani uzağınızda kalır. Suni kalabalıkların arasında yalnız insanlardır böyleleri. Bu insanlar " Hakikatin" kapısından geçmiş 8 milyarlık dünyada ki çok küçük bir azınlığın içindedir. Matrix'de ki Neo'nun kırmızı hapını yutmuşlar ve uyanmışlardır. Sanal bir simülasyonun içinde horul horul uyuyan çoğunluk ise kendileri ve onlar hakkında hemen hemen hiç bir şey bilmemektedirler. Huzuru bilgisizliğe, mutluluğu yalana borçludurlar. Rüzgar mumu söndürür, yangını ise alevlendirir. Aynı zorluk herkes için aynı anlamı taşımaz. Uyuyanların gücü rüzgar karşısında sönen mum gibiyken, " uyanmış azınlığın "gücü rüzgarla alevlenen yangın gibidir. Bazıları baskı altında dağılırken, bazıları tam tersine yoluna güçlenerek devam eder. Yaşadığımız hayat bir başkasının cenneti, özendiğimiz hayat ise bir başkasının cehennemi olabilir. Evrenden ne istediğimize dikkat etmeliyiz. Her güçlü insanın arkasında ona destek olan biri yoktur. Çoğu güçlü insanın arkasında; ona güçlü olmaktan başka bir seçenek bırakmayan bir yaşam hikayesi vardır.

21 Nisan 2026 Salı

Trump'ın Aklı

 Cevaplar ve çözümler içimizde. Çoğu zaman onları yanlış yerde arıyoruz. Başkalarının aklından medet umuyoruz. Oysa ki kiralık akılla sorun çözülmez. Çünkü o kişilerle siz aynı yollarda yürümemiş, aynı yerlerden geçmemişinizdir. Onların deneyimi ile sizin deneyiminiz farklıdır. Bu evin anahtarını kaybeden birinin komşusunun anahtarıyla kendi dairesine girmeye çalışmasına benzer. Bakışlarımızı içimize çevirmeli kuytularımıza kadar kendimizi görmeliyiz. Ben hayatta öfkenin hiç bir faydasını görmedim. Çünkü kaynayan suda yansımanızı göremezsiniz. Aynı şekilde öfkeliyken gerçeği göremezsiniz. Su sakinlediğinde görüş netleşir. O yüzden öfkeliyken kararlar almamalıyız. Kiralık akıl deyince aklıma bir fıkra geldi. Günün birinde Paris'i gezen bir turist akıl bankası yazan bir dükkana girer. Raflarda satılık akıllar vardır. Newton'un aklı 100 euro, Einstein'ın aklı 150 euro, Picasso'nun aklı 120 euro... şeklinde raflardaki satılık akılların üzerinde ki fiyat etiketlerini okur. Sonra ABD başkanı Donald Trump'ın aklını görür. Fiyatı 1000 euro dur. Adam şaşırır ve dükkan sahibine " Neden Trump'ın aklı diğer dahilerin aklından çok daha pahalı? " diye sorar. Dükkancı " Dahilerin aklı daha önceden kullanılmış ve ikinci el. Trump'ın aklı ise hiç kullanılmamış " der.

20 Nisan 2026 Pazartesi

Annie are you OK?

 Yaşı kırkın üzerinde olanlar pop müziğin kralı Michael Jackson'ın smooth criminal şarkısını iyi bilirler. Seksenlerin sonunda beş yaşında küçük bir çocukken annemin hediye olarak aldığı BAD albümünün kasetini sonu gelmez dini bir rituel gibi dinler sokağa çıktığımda smooth criminal şarkısını " Enivicivokke, Enivicivokke..." diye uydurarak söylerdim. Michael aslında şarkıda: " Annie are you OK? Annie are you OK? " diyor. Bu Annie are you ok? Şarkısının hüzünlü ve enteresan bir hikayesi var. 1880 lerin sonunda Paris'deki Sen nehrinde 16 yaşında bir kız çocuğu boğuluyor. Morg görevlisi kızın yüzündeki huzurlu tebessümden etkileniyor ve alçıdan yüzünün bir maskesini çıkartıyor. Bu maske 1950 lerde Resusci Anne ( Annie ) adı verilen suni tenefüs eğitimlerinde kullanılan cansız mankenin yüzü olarak kullanılmaya başlanıyor. İlk yardım eğitmenleri mankene Annie iyi misin? ( Annie are you OK? ) diyerek suni tenefüse başlarlardı. İşte pop müziğin kralı Michael Jackson bu hikayeden etkilenerek smooth criminal şarkısında Annie are you OK? ifadesini 40 tan fazla tekrar ederek trajedi ve acil yardım çağrısını vurgulamıştır ve bu şarkı yani smooth criminal dünya çapında fenomen olmuştur.

Sakura

 Japonya ilk baharda masalsı bir pembeliğe bürünür. Filmlerde görmüş romanlarda okumuşsunuzdur. Şehri dönüştüren, masalsı bir güzellik yaratan sakura ağaçlarıdır. Pembe aşkın rengidir. Koca bir kışı sabırla geçiren sakuraların kiraz çiçekleri pembe pembe açarak belki de bahara, hayata olan aşklarını ilan ederler. Şimdi size şaşıracağınız ilginç bir şey söyleyeceğim. Japonya sokaklarında ki bu pembe şölen sadece bir kaç gün sürer. Sakuralar pembe pembe açarlar ve iki üç gün sonra yapraklarını dökerler. Güzellikleri belki kısadır ama etkisi insanların zihnine kalıcı bir etki bırakır. Tıpkı gençlikte yaşanan aşklar gibi, tıpkı ömrünü antrenmana adadığı bir sporcunun bir kaç dakika kadar kısa süren spor müsabakasında olimpiyat madalyası kazanıp tarihin zihninde kendine kalıcı yer etmesi gibi, tıpkı bir yazarın yazmak için yıllarını harcadığı kitabının bir kaç gün içinde okunup kalplerde yer etmesi gibi... Sakura ağaçları ölmekten korkmazlar samuraylar gibi. İkisi içinde hayatın uzunluğu değil  "derinliği" önemlidir. Nasıl ki ölümden sakınmayan samurayların onurlu savaşları dilden dile aktarılıp dimağlarda ölümsüz bir efsaneye dönüşüyorsa, sakuraların sadece bir kaç gün süren masalsı pembeliği Japonlar tarafından tüm yıl konuşulur.

19 Nisan 2026 Pazar

Şempanze Punch

 Kararlarımızı verirken kaçında gerçekten düşünüyoruz? Etkilenmeyi düşünmek ile karıştırıyoruz. Modern çağda insan zihni tembelleşti. Az düşünüyoruz, az düşündüğümüz için boş kalan zihnimiz daha kolay manipüle ediliyor. Kararlarımızı düşünerek değil, etkilenerek veriyoruz. Etki yaratan merciler insanları fareli köyün kavalcısı gibi kitleler halinde peşlerinden sürüklüyor. Oyuncak ayıya sarılan şempanze Punch'ın hikayesini Gazze'de annesiz babasız kalan savaş mağduru çocuklardan daha çok konuşuyoruz. Yada 1980 Kenan Evren darbesinden sonra yapılan " darbe anayasasına " anne babalarımız yüzde doksan oranında evet oyu verebiliyor. Çok uzağa gitmeyelim: 15 yıl önce Türk Silahlı Kuvvetlerindeki vatansever Atatürkçü subaylara FETÖ tarafından kurulan kod ergenekon kumpas davalarında " siyasal islam için darbe tehlikesi her zaman vardır " korkuları manipüle edilen Recep Tayyip Erdoğan ve onun iktidarı ergenekon davaları için " Ben bu davanın savcısıyım " cümlesini kurup o zamanlar cankuş olduğu Pensilvanya'daki Hoca Efendileriyle işbirliği yapabiliyor. Hafta içi yaşanan okul saldırısına ilişkin detaylar ortaya çıkıyor. C31K adlı bir web oluşumu gençleri etkileyerek şiddete sürüklüyormuş. Açılımı Cehennemin 31. Katı. Devletimiz bu siteyi kapatınca C7K ( Cehennemin 7. Katı ) sitesi kurulmuş ve boşluğa düşen gençleri şiddete yönlendirmeye devam etmişler. Sonra devletimiz bu C7K sitesini de kapamış ve sorumlularını yargılamaya başlamış. Ama olan 9 küçük yavrumuza ve 1 öğretmen kardeşimize oldu. İletişim ve haberleşmede ki teknolojik gelişmelerle birlikte kötülük hiç bir zaman olmadığı kadar kapımızın eşiğinde. Millet olarak ve devlet olarak agâh olmalıyız. Düşünmeli, fikir üretmeli ve algılarımızla oynanmasına izin vermemeliyiz. Aristoteles'in sözleriyle bitiriyorum: Boş kalan zihin kendi efendisi olmaz; başkasının sesiyle dolar. Düşünmeyen kişi karar verdiğini sanır, oysa yalnızca etkilenmiştir.

Aşk

 Birine ihtiyaç duymayı aşk ile karıştırıyoruz. Karşımızdakini kullanmak, yönlendirmek, kontrol etmek içimizde çözemediğimiz boşluk duygusuna pansuman yapmaya çalışmaktır ve karşımızdaki kişiye ve aşka yapılan büyük haksızlıktır ama sevmek asla değildir. Sahici bir aşk içinizdeki en iyi versiyonunuzu ortaya çıkarır. Onun için komik olursunuz, onun için romantik olursunuz, onun için güçlü olursunuz. Dünya değişir, toz pembe olur. Aslında değişen dünya değil sizsinizdir. Nazım Hikmet: sevmek için yürek, sürdürmek için emek gerek, demiş. Ben de şöyle bir ekleme yapayım: Aşk kapısından bir kere içine girince sonsuza kadar içinde kalmanıza müsaade edilecek altın kubbeli bir saray değildir. Tahta bir salın üzerinde sürekli kürek çekmektir. Kendini adamaktır. Birlikte gülmek, birlikte ağlamaktır. Ayağınızın altındaki hayat zemini sarsılsa bile o'nunla birlikte dengede kalabilmektir. Sınanmamış aşk, aşk değildir. O yüzden aşkın içinde acı da olacaktır. Mesafenin, özlemin, engelin getirdiği ve aşkınızı kutsayan acılar... Mevlana der ki: 

Aşk;

Topuklarından etine kadar,

işlemiş bir nasırdır,

ya canın acıya acıya,

adım atacaksın,

ya da canını acıta acıta,

söküp atacaksın.



18 Nisan 2026 Cumartesi

Kırmızı Pazartesi

 Nobelli yazar Gabriel Garcia Marquez' den zamansız ve evrensel bir roman. Kırmızı Pazartesi. Edebiyatın ve insanlık tarihinin en eski ve en temel konularından biri olan cinayeti işliyor. Cinayet Habil ile Kabil'den beri var olmuş, coğrafya, kültür ve zamanın ötesine geçmiş bir olay. Usta yazar çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce yaşanmış bir cinayeti kendi sözcükleri, orjinal anlatımıyla aktarıyor. Santiago Nasar'ın öldüreceğini bütün kasaba önceden biliyor ama buna rağmen cinayete engel olunamıyor. Belediye başkanı, albayın olayı hafife almaları ve tedbirlerdeki zaafiyetler, bakire olmadığı nikah gecesi anlaşılan ve kocası tarafından baba evine geri yollanan Angela Vicario'nun intikam almak isteyen ikiz kardeşlerinin zengin ve soylu olan Santiago Nasar'a dokunmaya asla cesaret edemeyeceklerine dair insanların bir kısmında olan inanç, bir kısmında olan ise duyarsızlık, bir kısmında olan ise dehşet verici şekilde kurbanı suçlu ve başına gelecekleri hakettiğini düşünme sebeplerinden ötürü bu cinayet göz göre göre işleniyor. Bu bir " önyargı " cinayeti. Nitekim yazar kitapta şöyle bir cümle kuruyor. " Bana önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım " kadın cinayetleri, yan baktın cinayetleri, son olarak çocuk katillerin işlediği okul cinayetleri, savaşlarda ideoloji ambalajıyla paketlenmiş devlet eliyle işlenen cinayetler... Zaman değişiyor ama tarih boyunca akan kanın kırmızı rengi değişmiyor. Kırmızı pazartesi romanı bir cinayetin anatomisini; soğukluğunu, zalimliğini, kötülüğünü, vahşetini ve hüznünü tüm vahşetiyle gözler önüne sererken buna seyirci kalan bir kasaba halkının ruh halindeki sakatlığı filtresiz şekilde aktarmayı başarıyor. Bazen bugünümüzü geçmişten gelen bir mektup açıklar. 1981 yılında GABO tarafından yazılan Kırmızı Pazartesi de böyle bir eser.


17 Nisan 2026 Cuma

Uzunluk ve Derinlik

 Uzunluğu daha çocuk yaşlarda kıyas yaparız. Benim boyum daha uzun, hocanın sorduğu soruya sınav kağıdında cevabını uzun yazdım. Sonra üniversite iş yılları başlar: Benim cv im daha uzun, filanca firmada ki kariyerim seninkinden daha uzun. Derken iş aile kurmaya gelir: çok uzun süredir birbirimizi tanıyoruz, derdin ne benimle neden uzun konuşmuyorsun, filancalar uzun süredir evli gibi... Uzunluğu başarı kıyası yaptığımız hayatta derinliğin anlamını biraz gözden kaçırıyormuşuz gibi geliyor bana. Tanışma yüzeyseldir ama tanıma derinlik gerektirir. Bilmek sonuçtur ama anlamak karşındakinin tüm hikayesine şahit olmaktır, o kişinin derinine inebilmektir. Sevgi hayattaki en temel duygudur. Sevmek ruhun derinlerinde başlar. Yokluğunda hiç bir şey yeteri kadar değerli değildir. Buna seks de dahil. Toplumsal açıdan bakacak olursak: zenginlik ve refah bakımından bir toplum diğerine göre uzun boylu olabilir ama; ahlak ve kültür derinlikle ilgili bir olaydır. Öyle ki Türk Milleti " Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım! " felsefesiyle kurtuluş savaşını Atatürk önderliğinde kazanıp işgalci kuvvetleri denize dökerken bunu başarmak için gerekli kuvveti derininde bir karakter halini almış bağımsızlık duygusundan almıştır. Vel hasıl kelam: hayatın uzunluğu değil derinliği önemlidir.

16 Nisan 2026 Perşembe

Ikigai

 Dünyanın en uzun yaşayan insanlarının bulunduğu Japonya'daki Okinawa bölgesinde insanlar yeni biriyle tanıştıklarında sadece ismini sormuyorlar " Senin ikigai'n ne? " diye soruyorlar. Japonların Ikigai felsefesi insanı her sabah yataktan kaldıran anlamlı bir meşgale olmasıdır. Hayatla bağı incelmiş insanların manipüle edilmesi, şiddete meğil etmesi çok daha kolaydır. Hayatı uzun değil, derin yaşamak daha anlamlıdır. Sosyal medyadaki çöp paylaşımlar ve kısayoldan zengin olmuş sosyal medya ünlüleri gençliğin ideallerini erozyona uğratıyor. Gençliğin kollektif bilinci giderek kayboluyor ve çocuklarımız boşluğa düşüyor. Aslında doğru modeli yüz yıl önce kurmuşuz ama koruyamamışız. Köy Enstitülerinden bahsediyorum. Bakın Köy Enstitülerinde bir gün şöyle geçermiş:

Sabah ders,

Öğleden sonra üretim,

Akşam kitap ve tartışma.

Bilgi, emek ve kültür bir aradaymış. Sanat, spor ve bilim. Gençliğimizi küçük yaşlarda tanıştırılması ve yaşam biçimi haline getirilmesi gereken 3 önemli dal. Cezayla, yasakla kontrol etmek yerine onlara bir ideal, bir amaç verip sağ duyulu bir toplum inşa etmeliyiz. Yazıyı Miyamoto Musashi'nin sözüyle bitiriyorum: Bahçede bir savaşcı olmak, savaşta bir bahçıvan olmaktan daha iyidir.

15 Nisan 2026 Çarşamba

Aşk ve Sevgi

 Birini sevmenin nedeni kuvvetli bir ışığa sahip olması mıdır? Hayata aynı "açıdan" bakanlar mı anlaşır yoksa aynı " acıdan " bakanlar mı? Derman olan derdi sevemez mi karanlığını ışığıyla doldurmak için. Zengin fakiri sevemez mi mütevazılığı öğrenmek için. Şifacı hastayı sevince gerçekten anlam kazanır. Varlık yokluk ile yanyana gelince değerlidir. Hayatta o zaman bir akış olur. Bu tıpkı artı kutuptan eksi kutba doğru elektrik akımı gibidir. Öğretmen öğrettikçe yeteneği bilenir. Mükemmellik eylem değil, alışkanlıktır. Aşk içinde böyledir. Aşk kapısından bir kere girilip içinde kalınacak altın kubbeli bir saray değil, sürekli kürek çekilecek bir saldır. Çünkü biz tekrar yaptıklarımızın toplamıyız. Her şey bu kadar belirsizken, hiç bir şey garanti değilken, insan neye tutunur? İnsan sevgiye tutunur. Yazının başından beri bahsettiklerim sadece kişiye duyulan bir sevgi değil. İnsan hayatı da sever. Kusurlarına rağmen sever tıpkı küçük bir çocuğu sevmesi gibi. Jacues Lacan şöyle diyor: Birini gerçek anlamda yalnızca sahip oldukları için değil, eksiklikleri için de sevebilirsiniz.Sevgi karşındakini kontrol edip yönetmek değildir. Bu kuvvetle yapılır ve kuvvetle yapılan şey doğal değildir.Sevgi kendini yönetmektir. Yani iradedir.

14 Nisan 2026 Salı

Düğümler

 Karşımıza çıkan zorluklar ceza değil birer filtredir. Direnç ve bağımlılıkları aştığımızda bir sonraki aşamaya geçeriz. Yaşamı deliği farklı büyüklüklerde olan pek çok iğnenin içinden geçen bir iplik olarak düşünecek olursak; devasa bir yapının içinde geçici birer düğüm noktasıyız. Maddi hayata düşkünlüğümüz hep o düğümün ( döngünün ) içinde kalmamıza neden oluyor. Ta ki hayat bizi test edene kadar. Kimisi bu durumu Tanrıya isyan noktasına getiriyor ve " Neden bunlar başıma geldi ? " diyor. Oysaki hayat kaderin karşımıza getirdikleri değil ona ne şekilde tepki verdiğimizle ilgilidir. Blokajlarımız ve bağımlılıklarımızla yaşam ipliğinin üzerinde irileştirdiğimiz cüssemiz  (büyüttüğümüz düğümümüz) test kapılarından geçemiyor. Düğümlü iplik iğnelerden geçemiyor. Bu evrenin mesajını anlamak ve kendimizi olumlu yönde değiştirmek için bir fırsat aslında. Zorluğu ceza değil bir dönüşüm fırsatı olarak görmeli, bağımlılıklarımızı, dirençleri çözüp düğümümüzü açmalı ve testleri geçmeliyiz. Mesajı alamayan ve bağımlılıklarının kulu olan insan hep döngüde kalır. Yola çıkan insan, düğümlerini sabırla çözen insan ise Allah'a varır. Yaşam tek bir düğümden ibaretken, düğümünü çözen insan tüm yaşama yayılır.

Dua

 Dün akşam evimin yakınında ki camiye gittim. (Camide hocanın sesini duyup, cemaatle hep birlikte kılmak daha güzel ve tesirli oluyor.İbadet esnasında ve sonrasında insanda mutlak bir huzur ve mutluluk hüküm sürüyor. )Avluda ki bankta oturmuş ezanı beklerken her gün muhakkak bir kere tekrarladığım kişisel duamı tekrarladım:Allah'ım rahmetin ölmüşlerin üzerine olsun. Nurlar içinde yatsınlar, ruhları şâd olsun. ( Bu esnada ailemizin ölmüşlerini gözümün önüne getiriyorum.) Açlara, açıktakilere, kimsesizlere, yoksullara, hastalara, hasta yakınlarına yardım et Yarabbim. Çalışanlara ve yolculara yardım et Yarabbim. Allah'ım: bizleri kazalardan, belalardan, kötülüklerden muhafaza eyle Yarabbim. Günahlarımızı bağışla, hatalarımızı affeyle, tövbelerimizi kabul eyle. Bizlere iyilik, güzellik ver. Hem bu dünyada hem ahiret hayatında. Allah'ım evlatlarımızı ana babalara, ana babalarımızı evlatlara bağışla. Ailelerimize: sağlık, mutluluk, huzur, bereket, uzun ömür ver Yarabbim. Ailelerimizi koru Yarabbim. Sonra çevremdeki şifa ihtiyacı olanların isimlerini zikredip " Sağlık ver Yarabbim " diyorum. Ardından benim için özel olan insanların ismini zikredip her biri için " Kolaylık ver, mutluluk ver " diyorum ardından: sevdiklerimi koru onlara iyilik güzellik ver diyorum. Devam ediyorum. Allah'ım: çatıma,aşıma, sağlığıma, imanıma şükürler olsun. Çatımı, aşımı, sağlığımı, imanımı daim eyle, imanımı kabul eyle. Müslüman olarak canımı al. Rahmetin Atatürk ve silah arkadaşlarının üzerine olsun. Rahmetin kahraman komutanlarıın ve askerlerinin üzerine olsun. Rahmeti peygamber efendimiz ve sahabelerin üzerine olsun. Allah'ım: akıbetimizi hayır eyle, ahiretimizi cennet eyle, mizanda sevabı ağır basanlardan eyle, ahiret gününde kitabı sağ tarafından verilenlerden eyle, peygamber efendimizin şefaatine nail olanlardan eyle, senin rızanı kazananlardan eyle. Beni ailemi ve sevdiklerimi kurtar. Beni ailemi ve sevdiklerimi koru, bizlere merhamet et. Dualarımızı, ibadetlerimizi, imanımızı kabul eyle, kabul eyle, kabul eyle. diye günlük duamı bitirdim. Ezan okundu. Avludaki banktan kalktım ve camiye girdim. Önlerde bir yere oturdum. O esnada yaşlıların kullandığı dört ayaklı yürüteci kullanan biri yanımdan geçmeye başladı. O kişinin yüzüne baktım maksimum otuz yaşındaydı. Vücudunun sol tarafı felçliydi. Elleriyle kavradığı metal yürüteçten destek alıyor, sağlam olan sağ ayağının üstüne vücut ağırlığını veriyor ve felçli sol ayağını yerde sürüye, sürüye yavaş yavaş ve ağır aksak ilerliyordu. Caminin merdivenlerini muhtemelen birinin kucağında veya yardımıyla çıkmıştı. İçimden engelli haliyle camiye gelen, en ön safta duran o kardeşime helal olsun, dedim. Maalesef çoğumuz: Bize her şeyi veren Allah'ımıza günde beş sefer teşekkür etmeyi, günde beş sefer huzuruna çıkmayı, onu zikretmeyi çok görüyoruz. Günler akıp gidiyor ve ömrümüz azalıyor. Şeytanı yenmeli ve bir yerden başlamalıyız. Yeni bir başlangıç yapmalıyız. Unutmayın: tövbe kapısı her zaman açık.

12 Nisan 2026 Pazar

Labirent

 Cep telefonumdan açtığım şarkıdan hüzünlü bir keman sesi geliyor. Bahar havası kaprisli bir aşık gibi. Hem üşütüyor hem ısıtıyor. Türk kahvemin buruk tadı azımda, gücünü kaybetmiş ve gece istirahatine doğru giden ikindi güneşinin ışıkları tepemdeki dallarını aşağı sarkıtmış karayemiş ağacının esintiyle kıpırdayan dallarının arasından sızıyor. Başka neler sızıyor diye düşünüyorum bir an. Aşk acısı çeken ayyaşlar 2 yakuttan sonra sızıyor. İlk defa aşk acısı yaşayan genç kardeşimin yaralı kalbi sızıyor. Sonbaharına gelmiş hayatını boşa harcamış bir ihtiyarın yorgun kalbine ölüm korkusu sızıyor. Kendini seven, hayatı seven iyimser arkadaşımın gözlerinden yaşama sevinci sızıyor. Bir aşığın kelimelerinin arasından " Seni Seviyorum " cümlesi sızıyor. Arkamda mahalle maçı yapan veletlerin bağrışmasıyla çınlıyor sokak. Sokağın bitimindeki köprüye bağlanan caddeden insanlar geçiyor. Genci, yaşlısı veya çocuk insanlar. Bu kadar sıradan bir varlık olan insanların acıları niye biricik? diye kendi kendime soruyorum. İnsanı bir hamur gibi acısı şekillendirdiği içindir belkide...İnsanlar, insanlar, insanlar... Çok hızlı geçiyorlar gözümün önünden. O kadar hızlı ki çok merak ettiğim herbirinin kendine has hikayesini takip edemiyorum. Bulunduğum sokak tenha ama sahildeki kalabalık mahşer misali şehri ikiye bölen köprüden geçiyor. O insanlar istedikleri yöne gitmekte serbestler, labirentin dışına çıkmamak kaydıyla. Bazılarına hüzünle bakıyorum: Eve dönüş yolunu şeytana soracak kadar nasıl kaybolmuşlar, onlara baktıkça şaşıyorum...

Nobel Ayı

 Nisan ayını Nobel ayı ilan ettim ve bugün gittiğim kitapçıdan Nobel ödüllü 3 yazarın kitaplarını aldım. 2024 Nobel ödülü sahibi Koreli kadın yazar Han Kang'ın Yunanca Dersleri adlı kitabının methini çok duymuştum ve ilk olarak bu kitabından başlayayım dedim.  İkinci kitap olarak 2025 Nobel ödülü sahibi Polonya'lı yazar Laszló Krasznahorkayi'nin Direnişin Melankolisi romanını seçtim. Bu arada ailenizin romankolik ve hergün sizi kelime bombardımana tutan blog yazarı olarak şuan görevimi yerine getiriyorum ve size Polonyalı yazarın ismini nasıl telaffuz edeceğinizi açıklıyorum. Sonuçta kitapçıya gittiğinizde Türkçe için bu tuhaf ve alengirli ismi telaffuz edemeseniz 2025 Nobel ödülü kazanmış bu Polonyalı amcanın kitabını alamazsınız. 

Laszló Krasznahorkayi: Laslo Krasnahorkay şeklinde telaffuz ediliyor. Hadi bu kıyağımı unutmayın! ;)

Üçüncü kitap seçimim ise Gabriel Garcia Marquez in Kırmızı Pazartesi romanı oldu. O da 1982 Nobel ödülü sahibi. Yüz Yıllık Yalnızlık ve Kolera Günlerinde Aşk romanları müthişti buna da bayılacağımı biliyorum. Kitaplarla flörtleşmek gibi acayip bir huyum var. Normal insanlar bara gider( Benim gece hayatım hiç yok mesela, 9 da yatağa girerim), kafeye gider beğendiği kızı tavlar. Ben ise en havalı halimle kitapçıya giriyorum, rafların arasında dolaşıyorum ve beğendiğim kitaplara çapkın bakışlar atıyorum. O kitabı elde edip evime götürünce kitabın dünyasına dalıyorum. Okudukça ben kitabı kitap beni tanıyor ve romanla karşılıklı aşk yaşıyorum. Kitap okumak çok güzel bir şey belki benimkisi abartı ama siz de muhakkak okuyun ve kitapların büyülü dünyasına girip okuyun, eğlenin, bilgilenin ve hayal gücünüzü geliştirin. Okurlarım bilir, günlük blog yazılarımın haricinde okuduğum kitaplarında analiz yazılarını kaleme alırım. Ama Han Kang ve Laszlo için bir istisna yapacağım ve yazarların tüm kitaplarını okuduktan sonra onların tarzı, tanıtımı ve yazdıklarını içeren toplu bir analiz yazası yazacağım. Herkese iyi pazarlar. Bol okumalı olsun lütfen ;)

11 Nisan 2026 Cumartesi

İkinci Kavimler Göçü

 Hız çağı bize anlamı seyreltilmiş hayatlar yaşatıyor. Fazla like larla cüssesi iri ama içi boş paylaşımları okumak konsantrasyon süremizi bir kaç saniyeye indirdi. Acaba kaç kişi günde bir kitabı açıp aralıksız yarım saat okuyabiliyor? Şu cebimizdeki akıllılar sayesinde her an her saniye ulaşılabilir olmak iyi mi yoksa kötü mü? Hızlanınca aradaki mesafeler kısaldı ama hayatla olan bağımız inceldi. Giriş-Gelişme- Sonuç. Gelişme kısmını hayatımızdan çıkardık. Girişten sonra direk sonuca bakar olduk. Sabrın yerini beklenti aldı. Eskiden manavda ki meyvelerin bile vitrine çıkma zamanı vardı. Mevsimlerimizi yitirdik. Şimdi her meyve her mevsim bulunabiliyor. Peki onlardan aynı tadı alabiliyor muyuz? 90 lı yıllarda tirajı 1 milyona dayanan gazeteleri özlüyorum. Kahvaltımı ederken elimle hışır hışır sayfalarını çevirdiğim, beğendiğim yazıları makasla kesip odamın duvarına astığım gazetelerin bana verdiği tadı. Şimdi ki tirajları 10 binlerde... Biraz mürekkep yalamış bir sosyal medya kullanıcısının sanal medyada yayınladığı yazısı, sadece adı kalmış anlı şanlı gazetelerdeki köşe yazarlarının okunma oranını rahatlıkla geçebiliyor. Hayat eskiden aile sofrasında muhabbetle tadını çıkara çıkara keyifle yenen bir yemek gibiydi. Şimdi ise sokakta büfeden alınmış soğuk sandviçi ayak üstü bir kaç dakikada yutmak gibi tatsız bir şey. Kavimler göçü insanlık tarihini etkileyen en önemli göçtür, diye yazar tarih kitapları. Tarihçiler yanılıyor yada tarihi yeniden yazmak gerekir. İnsanlık tarihindeki en büyük göç, internetin keşfinden sonra insanların sosyal medyaya yaptığı göç ve artık cebimizdeki akıllıların içinde sanal hayatta yaşamaya başlamamızdır. Yanlış mıyım?

10 Nisan 2026 Cuma

Bir delilik hikayesi

 S.O.S. o sabah erken uyandı. Çünkü randevusu vardı. Ketılda su ısıtıp 3 ü 1 arada kahvesini yaptı ve telefonundan Symphonika on the Rock grubundan Final Countdown coverını açtı. Bi yudum kahve, bi sigara, müzik sonra bi yudum kahve daha ikinci sigara yine müzik, bi yudum kahve, sigara müzik. Bi yudum kahve daha bi sigara daha ve müzik... S.O.S. böylece final countdowm müziğini 3 kez arka arkaya dinlemiş bu esnada sütlü köpüklü neskafesini 4 sigara eşliğinde bitirmişti. Günlük kıyafetlerini giyip sokağa çıktı. Kurşuni gökyüzünden çiseleyen yağmur sokakları ıslatıyordu. Mavi montunun kapişonunu giydi ve evinden 500 metre uzaklıktaki heykele yürüdü. Bir kaç dakika durakta bekledikten sonra minibüs geldi. Oturmaya yer yoktu. Otamatik kapının demirine tutunup ayakta gitmeye başladı. Aklına minibüscüye bir kaç kilometre yolculuk için verdiği 40 lira ücret takıldı. Eskiden Yenikapı'dan gemiden inip Atatürk Havalimanına kendisini götüren taksi ücreti 40 lira tutar, bir 50 lik verir üstünü bahşiş olarak bırakırdı. Şimdi Yeni Hastaneye gidiyordu. Şimdi pek çok şey " yeniydi" Yeni hava limanı, yeni hastane, yeni Türkiye... S.O.S. bu yenilere alışamamıştı. Belki de yeniye biraz gıcıktı. Mesela elbiseleri eskiydi. +10 yıllık ayakkabılar, arkadaşının hediye ettiği ikinci el fermuarı sökük kot pantolon, +10 yıllık bir kazak ve başka bir arkadaşının doğum gününde aldığı hediye mont. Mesela Yeni Türkiye'ye hiç alışamamıştı. Halkın 2 farklı siyasi kampa bölündüğü, kadınına: sürtük, çürük, yarım diyen Atatürk'e ayyaş diyen muhteşem muhteremin buyrukları ve işinin yürümesi için ona kulluk eden yandaş kalemşörlerin, bürokratların, vatandaşın "orasına" koyan müteahhitlerin kuyrukluk ettiği, muhalif siyasetçi ve gazetecilerin yargı sopasıyla sindirildiği ve mapusane ile terbiye edildiği demokrasisi komada, hoşgörüsü mezarda kalmış bir Yeni Türkiye... S.O.S. işte bu yüzden yeniyi ve yeniliği bi türlü sevememişti. Giyiminin kuşamının eskiliği belki de bu " Yeni " ye olan kişisel bir protestoydu. Minibüs yolculuğu tam 13 dakika sürdü. Araçtan indi ve Yeni Hastaneye girdi. Psikiyatri polikliniğine yürüdü. Poliklinik ana baba günüydü. Görevliye adını söyledi. Görevli gayet kibar bir şekilde " Sıranız gelince size sesleneceğiz " dedi. S.O.S. randevusuna biraz erken gitmişti. 9 yıl önce 2 hafta misafiri olduğu Bakırköy'den beri ilk defa bu kadar çok " delinin " arasındaydı. Polisin biri koluna girdiği bir suçluyu psikolojik muayene için doktorun yanına götürüyordu. Rahatsız bir genç kız başını hafifçe duvara vururken gelmeyen sırası için mütemadiyen küfürler ediyor ona refakat eden annesi üzgün gözlerle kızını izliyordu. Psikiyatri polikliniğinin dolup taşmasına şaşırmamıştı S.O.S. Çünkü bu ülkede normal kalmak anormal bir durum olurdu. Kendisi de vakti zamanında o yüzden delirmemiş miydi? Çünkü 80 milyonluk bir açık hava tımarhanesinde yaşıyorduk. Ülkenin yarısı delirip, psikiyatri polikliniğinde kuyruklar oluşturuyor, yarısı ise çok iyi normal taklidi yapan anormallerden oluşuyordu. S.O.S. un adı okundu ve doktorun odasına girdi.

-Merhaba doktor hanım.

-Merhaba kapıyı kapatın lütfen.

-Ha tabii.

-Adınız neydi?

-Salih Onur Savaş

-Size hangi isminizle hitap edeyim?

-Onur.

-Onur bey size nasıl yardımcı olabilirim?

S.O.S. yani Onur bey anlatmaya başladı. 9 yıl önce şizofreni ve bipolar bozukluk tanısıyla 2 hafta Bakırköyde kaldığından, kendisinin 9 yıldır takibini yapan İstanbul'daki doktorunun sağlık sorunu nedeniyle bu sefer yardımcı olamadığı için buraya geldiğinden ve kullandığı psikotik ilaçlardan bahsetti. Çok genç ve kibar bir doktordu Sema Hanım. Onur'un iğnesini ve haplarını yazdı ve çıkarken:

- Onur bey 9 yıl önceki yatışınızdan sonra başka bir sefer Bakırköye yatışınız oldu mu? Diye sordu.

Onur,

- Hayır olmadı, dedi.

Genç doktor hanım:

-Sizi tebrik ediyorum ikinci kez yatmamış olmanız başarı, dedi. 

Onur tebessüm etti ve odadan çıktü. Hastanenin bahçesinde bir sigara yaktı ve " Başarı " dedi. Bu ülkede bir kez delirmek normal kabul ediliyor. Eğer iki kez veya üç kez delirmemişseniz bu başarı olarak kabul ediliyor, dedi. Eskiden dil, din, ırk ayrımı gözetmeden kendini Türk hisseden ve " Ne mutlu Türküm " diyen herkes Türk vatandaşı olurken, artık yeni Türkiye vatandaşı olmak için ön koşul " Ne mutlu deliyim diyene " demek olmuş.


Tuzlu Çay Olmayın

 Okuyoruz, izliyoruz, dinliyoruz dışarıdan gelen sürekli bir bilgi akışına muhatap oluyoruz. Bazı insanlardan, bazı fikirlerden etkilendiğimiz de oluyor. Hoşumuza giden etkileşim halinde olduğumuz şeyleri bir terzi gibi keslip biçip kendimize uyarlarsak ne ala... Ama olay bir fikirden etkilenmek ötesine kaçıp " özentiye " dönüşürse kendimizden uzaklaşıyoruz. Fareli köyün kavalcısı masalında ki gibi büyülü melodinin peşine takılıyoruz be evimizden, sınırlarımızdan çok uzaklara gidiyoruz. Kendimizi kaybediyoruz. O yüzden insanın sınırları olmalı: Bu başkalarını dışarda tutmak anlamına gelmiyor. Kendimizi içerde tutmak anlamına geliyor. Kendimizi unutturacak bir fikir bizi trajik duruma düşürebilir. Kızı yaşında bir kadına ev açıp 20 yıllık eşini ve çocuklarını yok sayan bir zampara, lüks hayatın sahte ışıltısıyla vicdanı kör olan ve sahtekarlık yapan bir tüccar yada travmalı geçmişini yasaklı maddeleri içerek unutmaya çalışan bir keş. Sınırsızlık insanı en uç noktalara savurabilir. Akışta olmalıyız ama musluk açıldığı anda çeşmenin altına şişeyi yani sınırlarımızı koymalıyız ki boş yere harcanmayalım. Ne olduğumuzu anlamalı yani kendimizi tanımalı ve ona göre yaşamalıyız. Tuz da beyazdır şeker de beyazdır. Eğer tuzsak şekere özenip çay bardağının içine girmemeliyiz. Öyle olursa hem çayı hem kendimizi murdar ederiz. O yüzden özenmek tehlikelidir. Kendi hikayemizle barışık olmalı ve ona göre yaşamalıyız.

9 Nisan 2026 Perşembe

Cevdet Bey ve Oğulları

 Cevdet Bey ve Oğulları Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk'u üne kavuşturan roman. Nişantaşı'lı bir ailenin 70 yıllık hikayesini anlatıyor. Sadece insanı anlatan bir roman değil, Abdulhamit'in son döneminden başlayarak ülkede esen siyasi rüzgarları 1970 ler Türkiyesine kadar aktarıyor. Kitabın ilk bölümünde tüccarlıkta başarı kazanmış evlilik arifesindeki Cevdet ve Beyoğlu'nda ki bir otel odasında Hristiyan sevgilisi Mari ile ölümü bekleyen verem hastası ağabeyi Nusret arasında ki atışmalar son demlerini yaşayan Osmanlı'ya hakim olan siyasi kararsızlık ve fikri çatışmaları ortaya koyuyor. Verem hastası Nusret 10 yıl Paris'de yaşamış bir doktordur. Jöntürklerdendir ve Osmanlı'da devrimi savunmaktadır. Saltanak kalkmalı ve meclis açılmalıdır. Kardeşi Cevdet ise abisinin aksine apolitik sadece ticarette kazanacağı parayı ve kuracağı ailesiyle birlikte mutlu günlerin hayalini düşünen bir tüccardır. Yazar Pamuk ölüm döşeğinde hayata öfkeli son nefesinde bile devrimi savunan bir jöntürk ve apolitik kardeşi arasındaki fikri çatışmalar özelinden aslında Abdulhamit'in son döneminin ülkede ki politik ikliminin genellemesini başarıyla yapıyor. Pamuk'un eserini orjinal yapan unsurlardan biri okura " düşünme alanı " açması. Ne tekim ilk bölümde 37 yaşında ve nişanlı olan Cevdet Bey'i ikinci bölüme geçtiğimizde yetmişine merdiven dayamış yaşta bir bayram sofrasında eşi, iki oğlu, iki gelini, bir kızı ve torunlarıyla yemek yedikleri bir sahnede görüyoruz. Bir yazar olarak şunu söyleyebilirim ki; yazarlık sadece okura olayları göstermek değil aynı zamanda metinlerde okurun zihnine alan açıp hatta teşvik edip okuru düşündürebilmek ve hayal ettirebilmektir.

Orhan Pamuk müthiş bir sosyolog. Cevdet Bey'in oğullarının arkadaşı Ömer'in " Ben fatih olacağım. Hayatı ve her şeyi ele geçireceğim " söyleminde, Cevdet Bey'in oğlu Refik'in ekonomik yönden rahat oluşu, onu çok seven bir karısı ve çocuğu olmasına rağmen hayatından memnun olmayışı, Ömer ve Refik'in mühendislik mektedinden arkadaşı olan Muhittin'in şairlikte düşlediği üne kavuşamamaktan yaşadığı hayal kırıklığı aslında karakterler üzerinden genel olarak insanın hayatındaki anlam arayışını ve o boşluğu anlatıyor. Belki de bu romanı okuru en çok etkileyen, hayatlara tesir eden ve konuşulmasına neden olan noktası karakterler üzerinden hayattaki boşluğu ve anlam arayışını irdelemesi. 1970 lere gelindiğinde ailenin üçüncü kuşak ferdi Ahmet'in kafasının askeri darbeyle o kadar meşgul olması ise, ne yazık ki yalnız dönemin değil, bugünkü Türkiye'nin de hala derdi. Orhan Pamuk; pürüzsüz metinlerinde okurun takılmamasını ve doğal bir akışı sergilemesi, okurun ruhunu yakalayan karakterlerin birbirleriyle girdiği diyalogları ve psikolojik tahlilleri ve zengin tarihi dokusuyla bu romanda okura dikensiz bir gül sunmayı başarmış.

8 Nisan 2026 Çarşamba

Vahşi Kedi

 Gerçek mutluluğu kusursuzluk gösterisi sanıp küçümseyenler var. Özgürlüğün ne demek olduğunu hiç deneyimlememişler... Ne diyeyim. Vahşi kedilerden hoşlanırım. En çok da onlara sevgi göstermeye çalışırken bana pati atmalarından ve kolumu çizik içinde bırakmalarından. Anlarım ki kedi de olsa beni muhatap alan biri var. Ona şükran duyarım. Bir kedi de olsa... Eğer kedi lisanını bilsem ona kedice teşekkür etmek isterim. 3 oda bir salon kocaman evde kedim Tospik'le yaşayan biriyim oradan biliyorum. Anadilim Türkçe de olsa ben çoğu zaman onurca konuşuyorum. Kendime has lisanımla 43 yıllık ömrümde onurca lisanımı anlayan vahşi kedi sayısı tek tük dür. O yüzden patisini dostane bir şekilde bana uzatan kedicikleri asla unutmam. Bu kedicikler bazen yoldaşlık etmek için bana patilerini uzatmışlardır, bazen de sadece oyun oynamak için. Olsun; bir vahşi bir kedinin oyuncağı olmak bile benim için bir onurdur. Sonuçta o beni muhatap almıştır ya bu gurur bana bir ömür yeter. Yaşasın vahşi kediler! Anladınız siz onu. Ben bir kedi severim. Sözlerimi Mark Twain'in sözleriyle bitiriyorum:

" Bir kişi kedileri sevdiğinde daha fazla tanıştırılmaya gerek kalmadan onun arkadaşı ve yoldaşıyımdır "

6 Nisan 2026 Pazartesi

Gökkuşağı

 Ruhumda geçmişte yaşanmış bir savaş. Tüm şehrin bana düşman olduğu yıllar. Ne kadar zavallıymışım: sen kendine düşman olunca, herkesin sana düşman olduğunu sanırmışın. İçine düştüğün dipsiz kuyuda yapacağın tek şey karanlıkla kavga etmekmiş. İki büklüm zar zor sığdığın kuyunun duvarlarına ellerin parçalanıncaya dek yumruk atarmışın. Kızgınlığım hapis olduğum kuyuya değil, aslında beni bu karanlığa düşüren günahkar ellerimi kanatıp, paralayıp cezalandırmak istermişim. Kendimi affedince bu karanlıktan çıktım. Artık her günüm bayram. Her sabah mavi gövdeli dalgalarını sahile vuran denizle konuşuyorum. Meltemlerin zarif esintisiyle yaprakları hışırdayan asırlık çınarları dinliyorum. Karınlarını doyuran güvercinleri izliyorum. Denizler özgür. Ağaçlar özgür. Güvercinler özgür. BEN özgür. Herkesin herşeyin hür olmasını istiyorum. Buna kafamın içindeki fikirlerim de dahil. Türk kahvemi yudumlarken fikirlerime kafiye, anlam giydirip onları kafamdan hayatın içine uğurluyorum. Benden fırtına bekleyenler sukutu hayale uğrayacak. Çünkü benden alabilecekleri tek şey bir gökkuşağı olacak. Gökkuşağının renkleri gibi tebessüm edeceğim. Beni gülümsememden tanıyacaksınız. Onur şimdi mavi mavi gülüyor, Onur şimdi yeşil yeşil tebessüm ediyor, Onur şimdi kırmızı kırmızı kahkaha atıyor, diyeceksiniz. Hiç ağlamayacak mıyım? Dedim ya herkesin ve her şeyin hür olmasından yanayım.Buna gözyaşlarım da dahil... O yüzden gün gelecek göz yaşlarımda yanaklarımda özgürce koşacak. Ama bu daha çok sevinçten olacak. Sevmekten vazgeçmeyeceğim. Kendimi, hayatı belki bir kadını... Ama en çok Yaradanı. Hoş geldin Nisan, hoş geldin bahar, hoş geldin hayat. Yaşasın yaşamak!

5 Nisan 2026 Pazar

Vergi

 Ah bi mürdüm rengi duyguları bulsam pamuklara saracağım diyorsun. Belki o duygular tam karşında ama kendine bakmaktan göremiyorsun. Ruhumuz birbirine çok mu uzak? Yabancı mıyız birbirimizin cennetine? Sakın ha bu sözler şeytanın vesvesesi olmasın? Şeytan sadece insanı günaha sokmaz. Aşkı yaşamamak da bir tür günahtır. Şiirlerinin zekatını veren sen sevmenin zekatını vermekten korkuyorsun. O yüzden kıştan çıkamıyorsun. Sevmek gönülde açan bir gülse, üzülmek de onun dikeni. Sevmek mutluluksa üzülmek de onun vergisi. Aşkı arıyorsan vergisini de vermeye hazır olacaksın. Mevlayı mı bulmak istiyorsun? Sevdayı bulmadan Mevlayı bulamazsın. Faniyi sevmeden Bakiyi sevemezsin. Güzel insan aramak yerine bir de insanda ki güzelliği aramayı denesen...

4 Nisan 2026 Cumartesi

Görüşürüz

 Gerçek aşk; gençlikte, ilişkinin fırından yeni çıkmış kek gibi sıçacık olduğu dönemlerde deneyimlenen romantizmle ile değil, hayatın sizi test ettiği fırtınalı günlerde belli olur. 2002 mayısında beyin kanaması geçiren babam tıp fakültesine kaldırılıyor. Üniversite sınavına bir ay kalmış. Ben fazla gidemiyorum hastanede ki babama. Annem yani Üstün hanım hastanede babamın başında 24 saat bekliyor. Babam taburcu olana kadar tam 3 ay kocasını bekliyor. Bu arada üniversite sınavı oluyor ben yatalak babam ve anneme destek olmak için sadece yaşadığımız şehirde tercih yapıyorum ve üniversite yıllarım başlıyor. Babam hastaneden taburcu olurken doktora " Hocam otomatik inip kalkan hasta yatağı alalım mı? " diyoruz. Doktor bize " Boşuna masraf olur hastanın fazla ömrü yok " diyor ama babam annemin ona gösterdiği aşkla, şevkatle üç yıl daha bizimle yaşıyor. Annem yeri geliyor kendisi de doktor olduğu için vahim vaziyetinin farkında olan ve motive edilmesi imkansız olan babamın psikoloğu oluyor. Annem yeri geliyor yatalak babamın elleriyle ağzına yediriyor, yeri geliyor bir bebek gibi altını temizliyor, tekerlekli sandalyesine koyup banyosunu yaptırıyor. Annemin bu yaptıklarını ancak gerçek aşk yaptırabilirdi. Annem Üstün hanım tanıdığım en güçlü kadındı. 2017 yılından beri alzheimer hastası ve İstanbul'da bir huzurevinde ikamet ediyor. Perşembe akşamı doktor olan abimden bir telefon aldım ve uykudan kalktım. " Onur annem iyi değil bir ziyaret etsen iyi olur. Fazla ömrü kalmadı " dedi. Sabah oldu feribotla Yalova'dan İstanbul'a geçtim. Huzurevine her gittiğimde telefonla içeriye haber verirler annemin elinden tutarak bahçeye çıkarırlardı. Alzhemier nedeniyle beni tanımaz ve konuşamazdı ama ben onu tanıyordumya o bana yeterdi. Bu sefer hemşire beni odasına götürdü. Yatağında yatıyordu. İhtiyarlıktan kırış kırış olmuş suratında, çarpık çarpık zar zor nefes alan ağzını kontrol eden aşağı sarkan titreyen çenesinde ve boyasız saçlarının ortasında bulunan bir çift göz bana bakıyordu. Elini tuttum ve saçını okşamaya başladım. Dakikalarca gözlerimizi birbirimizden ayırmadık. Bana bakarken titreyen çenesinin üzerindeki ağızından çarpık çarpık zar zor nefes alıyordu. O yatağın içinde yaşlılıktan ufalıp eğrilmiş gövdesi ve kırışık çökmüş suratıyla o kadar güçsüz ve çaresizdi ki... Onda tanıdık bulduğum tek şey bana bakan ela gözleriydi. Onun başını öptüm ve tekrardan saçlarını okşadım. O anlarda ben anneme bir kez daha aşık oldum. Hemde o haline. Çünkü abim son ziyaret ettiğinde ölüm uykusundan uyanmamış ama beni duyunca uyandı... Ona " Seni seviyorum " dedim. Sonra " Görüşürüz "dedim. Ama içimden dediğime ben bile inanmadım. Görüşürüz anne. İnşallah bir gün başka bir hayatta, başka bir dünyada... Elveda Üstün Hanım...

2 Nisan 2026 Perşembe

Doğal Aptallık

 Şişmanlık hiç bir zaman bu kadar seksi olmamıştı. Evlenirken artık şişman cüzdanlı kişileri seçiyoruz. Doğruluğunu önemsemediğimiz, yalanı dolanı bol şişman laflara tav oluyoruz. Patron, müdür, iş adamı; etrafa emir yağdıran şişman egoluların yanında takılıyoruz. Takipçi sayısı fazla şişman instagram hesaplarını takibe alıyoruz ve like lıyoruz. Sanki uzaydan astroitle gelen bir virüs tüm insanların değer yargılarını değiştirdi. Hepimiz " güzelin " peşine düşmüşüz ama güzelin ne olduğunu unutmuşuz. Ortalıkta fellik fellik güzel insan ararken, insanların içindeki güzelliği aramayı unuttuk.Hazzı muhabbetin önüne koymuşuz. Zaman öldürmeyi ve her anı doldurmayı, " huzurda " olmanın yerine koymuşuz. Sosyal medyadaki aptal videoları okumanın önüne koymuşuz. Çalışmak, çalışmak, daha fazla kazanmak. Kazanmak kazanmak daha çok azmak..! İşi ailemizin önüne koymuşuz. " Yapay zeka giderek gelişiyor, insanların elinden işlerini alacak, insan ırkının sonunu getirecek, sen yapay zekadan korkmuyor musun? " diyorlar. Ben yapay zekadan değil " Doğal Aptallıktan " korkuyorum. Gazze'de soykırım yapıp filistinlileri açlığa, sefilliğe mahkum edenlerin, İran'da okulu bombalayıp 165 kız çocuğunu öldürenlerin, Epstein adlı bir sapığın peşine takılıp küçük çocuklara tecavüz eden dünya elitlerinin doğal aptallığından korkuyorum. O yüzden dünyanın sonunu yapay zeka değil doğal aptallık getirecek.


Oruç

 Ah bu belirsizlik... İçimi kemiriyor. Oyun oynayacak yaşı geçmişim diyorum kendi kendime. Kendimi korumaya alayım, diyorum ama duygulara sağır bir hayatın nesini koruyacağım? Belki de erimek toprağa karışıp bir bitkide dirilmek daha iyidir. Bir çiçek olmak ve iki genç aşığın hikayesinde yer almak. Bu cümleler çözünüp, ufalanmış mevcudiyetimden geriye kalan bakiye. Bununla hiçbirşey alamam çünkü zaman aşımına uğramış. Ama belki bir kaç gönül kazanırım. Sonra geçmişe bakıyorum: bu günlerde ki belirsizliğin kurşuniliğinin çok daha güçlü olduğu günler de geçirmişim. Denize bakmış ama ayaklarımı sokamamışım. Gülü koklamış ama koparmamışım, dalında ki üzüme dokunmuş ama tatmamışım... Galiba oruç sadece ramazan ayında tutulmuyor. Hayatta da orucunda olduğumuz şeyler var. Muhabbet, afiyet, devri saadet gibi şeyler. Hikmetinden sual olunmaz. Kaderimizi yaşayacağız, sabır ve şükürde olacağız...

Maket Uçak

 Önceki yazılarımda bahsetmiştim Emir adında 7 yaşında küçük bir dostum var. Her akşam üzeri kahve içtiğim kafe sahibinin oğlu. Dün ikindi vaktinde dere kenarındaki masada yerimi aldığımda Emir de okuldan gelmişti. Beni fark edince sevinçle yanıma koştu. " Onur amca bana uçak yapar mısın? " dedi. Bir an şaşırdım. " Bende gerekli malzemeler var " deyip okul çantasından bir poşet çıkardı. Poşetin içinde kileri masaya yığdı. Bu esnada vak vak sesleri duyuldu. Derede bir ördek ailesi yüzüyordu. Malzemelere bakınca birbirine geçmeli ahşap parçaları gördüm. Poşetin içinden birde uçağın tamamlanmış resminin olduğu bir kağıt çıkmıştı. Parçaları incelemeye başladım. Tam o esnada Emir " Allah neden insanlarla beraber ? " diye sordu. Emir'e baktım. Merakla parıldayan gözlerinden ve çocuksu yüzünden masumiyet akıyordu. Türk kahvemden bir yudum alırken cevabı düşündüm. 7 yaşındaki küçük bir çocuğa Allah'ı iyi anlatmalıydım. " Allah hep bizimle beraber çünkü: bizi kazalardan, belalardan korumak için. Duygularımızı, düşüncelerimizi her an duyup dualarımıza cevap vermek için " dedim. Emir anladım der gibi başını salladı. Ben o esnada maket uçağı yapmaya başladım. " Bir sorum daha var " dedi. " Allah birdir değil mi? " dedi. " Evet " dedim. " Peki Allah hem benim içimde, hemde senin içinde. O zaman Allah 2 tane olmuyor mu? " dedi. Hafifçe tebessüm ettim ve cevapladım: " Allah aynı anda her yerde olabilir. Onun büyüklüğü sonsuzdur. Onu tam olarak kavramaya insanın aklının kapasitesi yeterli gelmez.Çok büyüktür, uludur. O yüzden bize peygamberimiz Hz. Muhammed'i yollamış ve Kuran-ı Kerim'i indirmiştir. Bizler Kuran'ı okuayarak Allah'ı ve dinimizi öğrenmeliyiz " dedim. " Anladım " dedi. Birlikte kısa sürede ahşaptan maket uçağı tamamladık ve Emir teşekkür edip uçağını havalarda uçurmaya başladı. Sonra derede vak vaklayan ördeklere bakıp düşünmeye başladım. Ben hiç evlenmedim ve çocuğum olmadı. Ama çocukları çok seviyor ve onlarla iyi anlaşıyorum. Dünya onların masumiyetinin, saflığının yüz suyu hürmetine dönüyor. Rabbim onları ana babalarına, ana babalarını da onlara bağışlasın.