Birgün hepimiz çerçevede bir resim olacağız. Misafir odasının birinde, duvarda yada vitrinde. O çerçevenin içinden geriye kalanlara bakacağız ama konuşamayacağız. Nefes alırken ettiğimiz kelamlar evrende yankılanacak. Geridekiler çerçevemizin yerini kanıksayacaklar ve arada bir fotoğrafımızla göz göze gelecekler. O bir kaç saniyede bir tat hissedecekler. Buruk, acı yada lezzetli bir tat. Sanki bir kahveden yudum almışlar gibi. İşte geriye kalanlara hissettirebileceğimiz duygu böyle olacak. Bir kaç saniye, bir kahveden sonra hissedilen kısa süreli bir tat gibi... Sonra onlarda birgün çerçeve olacak. Ondan sonrakiler ve ondan da sonrakiler ve diğerleri... O yüzden bu hırs niye? Bu doyumsuzluk niye? Kendimize dert ettiğimiz şeyler niye? İyi yaşamak lazım hayatı. Tebessüm etmek, tatlı söz söylemek lazım çevremize. İnsanı ayakta tutan bacakları değildir. İnsanı ayakta tutan sabrı, şükrü, hayalleri ve umududur. İnancı insanın hudududur. Hududunuzu iyi koruyun. Hiç bir şeyin inancınıza zulmetmesine izin vermeyin. Çünkü kişinin inancı onun vatanıdır. Hayat bir savaş, sanma ki zaman geçiyor yavaş yavaş, kendini dinle içindeki iyiliğe ulaş, böylelikle kendini aş. Çünkü bu savaşı kendini aşanlar kazanacak.
30 Ekim 2025 Perşembe
28 Ekim 2025 Salı
Noel Baba
Çocukluğumda içi oyuncakla dolu poşeti getirip misafir odasındaki halının üzerine boca ederdim. Odadaki halının üstü bir kaç saniye içinde rengarenk oyuncak parçalarıyla kaplanırdı. Artık zihnim bir oyuncak poşeti olmuş. Yazı yazacağım vakit zihnimdeki kelimeleri ortaya boca ediveriyorum. Acaba Noel Baba gerçek mi? Okuduğumuz kitaplarda, dostlarla yaptığımız muhabettetlerde bize çaktırmadan poşetimize yeni oyuncaklar katıyor olabilir mi? Çünkü ne zaman yazı yazacak olsam karşımda yeni kelimeler buluyorum. Eskiden oyuncaklarla oynardım, şimdiyse kelimelerle oynuyorum. Dün küçük adamdım, bugünse çocuk adamım. Yazarken geçmişimi kutsuyorum. Gelecek mi? Yok yok. Benim gelecek ile ilgili bir işim yok. Çünkü gelecek suya yazı yazmak gibi bir şey. Şans oyunu hiç oynamam ama galiba hergün oyuncak parçaları gibi ortaya döktüğüm o lego parçalarından kusursuz yazıları keşfetmeye çalışıp lotoyu tutturmayı düşlüyorum. Hoş, kusursuz diye bir şey var mı şu hayatta? Belki de kusursuzluk insanın kusurlu olduğunu kabul ettiği gün başlar. Zenginler, politikacılar, sanatçılar, sporcular yani fenomenler Tanrıcılık oynamayı bıraktıklarında mavi küre daha huzurlu bir yere dönüşecek. Benim yaptığım ise oyuncak kelimelerle oynamak ve dilim döndüğünce bir şeyler anlatabilmek.
25 Ekim 2025 Cumartesi
Bilmek ve Anlamak
Herkes biliyor. Ama ne kadarımız anlıyor? Hiç çalışmak zorunda olmayan babadan zengin olan bir mirasyedi her ay hesabına ne kadar para yattığını bilir ama alın teri akıtan bir emekçinin kazandığı yevmiyesinin değerini anlayabilir mi? Tensel haz peşinde koşan ve o çiçekten öbürüne konan bir çapkın flört etmeyi bilir ama bir ömür evli olan bir kişi gibi aşkın ve sevginin ne demek olduğunu anlayabilir mi? Çocuğunu büyütmüş adam etmiş anne ve baba yavrusunun büyüme sürecinde emeğin, sabrın, şevkatin değerini anlayabilir ama hiç çocuğu olmamış birisi o çocuğun sadece büyüdüğünü bilebilir. Örnekleri çoğaltabiliriz. Bilmek ile anlamanın ayrı şeyler olduğunu söylüyorum. Bir esnaf yakalanırsa ceza yiyeceğini bildiği için terazide hile yapmıyorsa ona ahlaklı diyemeyiz. O ahlakı anlamamıştır. Cezalar işe yarasaydı hapisaneler suçlularla dolup taşmazdı. Toplum olarak bir dönüşüme girmemiz gerekiyor. Bununda yolu çocuklarımıza iyi eğitim vermemizden geçiyor. Cezalarla suçun önüne geçemeyiz. İnsanların ahlakı, etik değerleri ve prensipleri " anlaması " ve içselleştirmesi gerekiyor.
22 Ekim 2025 Çarşamba
Boş ve Dolu Olmak
Boşsak alırız. Doluysak veririz. Verdikçe ruhumuz yükselir. Eksilmekten korkmayanlar anlamı keşfeder. Ama dolu olmanın da bir bedeli vardır. O da ağırlıktır. Hayatın yükünü taşımaktan yorulmayanlar ancak dolu olabilir. Hafif olmak da bir tercihtir. İçilmiş sudan geriye kalan plastik bir şişe hafiftir mesela. Rüzgarda oradan oraya amaçsızca yuvarlanır. Her gürültü çıkarana aldanma. İçilmiş sudan geriye kalan boş plastik şişeyi iki elinle sıkıştırınca GIIRC!! diye ses çıkarır. O ses onun son eylemi olur. Sonra çöp tenekesini boylar. Deneyim insanı dolduran şeydir. Yola çıkmadan deneyim kazanamazsın. Ama her şeyin deneyimine de sahip olamayız. Deneyiminin yetmediği yerde bazı sorunları da aklınla çözeceksin. Yaşın kaç olursa olsun yola çıkmaktan yeni bir maceraya başlamaktan korkma. Kendini zorla. Garantici olma. Çünkü hiç bir şeyin garantisi yok. Gün gelir konuşmayı, yemek yemeyi, kendi adını, hatta hayatta ki en kıymetli varlığın çocuklarının bile kim olduğunu unutabilirsin. Annem alzheimerın son aşamasında oradan biliyorum. Elinden gelenin en iyisini yap gerisini Allah'tan bekle. O yüzden bilinmezlikten korkma. Sen kaktüs için bütün çölü geçmek isterken kader seni şırıl şırıl akan nehrin yanındaki gül bahçesine götürebilir. O yüzden kaderi hafife alma. Amacı ilahlaştırıp yolculuğu yabana atma. Çünkü ancak yola saygı duyanlar gidecekleri yere varır. Amaca tapanlar ise yaşamdan noksan kalır.
19 Ekim 2025 Pazar
Av ve Avcı
Belgesel kanallarında izlediğimiz vahşi doğada cereyan eden av-avcı hikayesi insan medeniyetinin modern yaşamlarında da devam ediyor. Mesela: Ürün satan şirketler avcı, potansiyel müşterileri olan sizler av oluyorsunuz. Seçimlerde oyunuza talip olan siyasetçiler avcı, siz seçmenler av oluyorsunuz. Hayatta sırrınızı öğrenen eline koz verdikleriniz avcı, siz av oluyorsunuz. Duygusal ilişkilerde de av-avcı durumu çoğu zaman görülebiliyor.Bu örnekleri çoğaltabilirsiniz.Bazen av oluyoruz bazen avcı. Siz hangisi olmak isterdiniz? Avın bir değeri vardır. Avcıyı peşinden koşturur. Ama değerinin bedelini canıyla ödeme ihtimali vardır. Avcı ise hiç bir zaman takip ettiği avın değerine ulaşamaz. O kovalayandır. Ancak silahından çıkacak mermi ile son sözü hep o söyler. Siz hayatta son sözü söyleyenlerden mi olmak istersiniz, yoksa birgün av olma ihtimaline karşın değerli ve özgür mü olmak mı istersiniz? Bu yazı şurdan çıktı: Geçenlerde ABD başkanı Trump'ı ziyaretinde Trump cumhurbaşkanımıza ve beraberindeki heyete çok nazik davrandı, hoş cümleler kurdu ve hatta cumhurbaşkanımızın sandalyesini çekti falan...İktidar yanlısı basın hemen cumhurbaşkanına kahramanlık methiyeleri sıraladı ve zafer naraları attı. Aklıma instagramda akilsanati sayfasında gördüğüm şu söz geldi. Bence tam da bu duruma uyuyor: kuşları rahatsız etmemeye en çok özen gösteren kişi, aslında avcıdır. Bu yüzden bazı sahte ilgilere aldanma.
16 Ekim 2025 Perşembe
Kendine Geç Kalanlar
İş görüşmesine, okula, toplantıya yada flört randevumuza geç kalmak istemeyiz. Modern hayat hepimizi her yere yetiştirmeye çalışıyor. Her yerde olmaya ve her şeye yetişmeye çalışıyoruz. Tüm bunlar olup biterken farkına varmadığımız çok önemli bir şey var:Biz kendimize geç kalıyoruz. Diğer şeylerin telafisi var ama kendimizi ihmal etmenin telafisi yok. Ruhumuz sabırlıdır. Onu tekrar hatırlamamız için yıllarca sabırla bekler. Ama onun da sabrı bir yere kadardır. Sonunda kaçıp gider. Ruhunu kaybetmiş insan gerçekten mutlu olamaz. Gerçekten huzurlu olamaz. Çok uzaklara yapılan şatafatlı seyahatler, AVM'lerde paraların ezildiği çılgın alışverişler, her gece sarhoş olunup tensel hazların peşinde koşmalar içimizdeki o boşluğu dolduramaz. Hayatımızda önemli kararları alırken önce ruhumuza danışmalıyız. Bu benim ruhuma uygun mu, demeliyiz. Yoksa para da yerine konur, kariyer de telafi edilir, çevre de yeniden kurulur. Ama şu hayatta bir tek küsüp giden bir ruhun yeri dolmaz. Hayat bir dans. Biz tango yaparken ortamda oyun havası çalıyorsa o ortamdan çıkıp dansımıza uygun bir salona geçmeliyiz. Ruhumuzu dinlemeliyiz ki o da bizi dinlesin. Çamaşır makinesine bile kısa yıkama, uzun yıkama diye program veriyorken ruhumuzla da diyalog halinde olmalıyız. Kendimize geç kalmamalıyız.
13 Ekim 2025 Pazartesi
Otomatik Portakal
Yazar Anthony Burgess edebiyat tarihine malolmuş ve klasikler arasına girmiş bu romanında suçun anatomisini ve suçlunun psikolojisini ortaya koyuyor. Suçun normalleştiği distopik bir dünyada lise çağındaki dört kafadarın şiddete ve suça olan bağımlılıkları ve uygulamaları anlatılıyor. Ülkemizde çocuk yaşlarda kişilerin Mattia Ahmet Minguzzi cinayetinde ve daha bir çok olayda dehşet verici suçlar işlediği bu dönemde bu kitap gündeme getirilmeli ve sosyal bilimciler ve karar mercileri tarafından incelenmelidir. Kitabı klasikler arasına sokan en önemli faktörlerden biri yazar Burges'in kitabın her cümlesinde kendini hissettiren ve hikayenin anti kahramanı Alex'in ağzından dinlediğimiz racon kesen, alaycı, bitirim jargonu ve argo karışımı kendine has bir lisanı. Bu jargon gerçekten edebiyat tarihinde eşsiz. Roman dünya çapında öyle bir etki yapmış ki, Otomatik Portakal 1971 yılında ünlü yönetmen Stanley Kubrick imzasıyla beyaz perdeye uyarlanmış. Yazar adına ilginç bir notla yazımı bitiriyorum. Yazara orta yaşlarında beyin tümörü teşhisi konmuş ve bir yıl ömür biçilmiş. Yazar da ben öldükten sonra karım aç kalır diyerek öfkeyle yazı masasına oturmuş ve o bir yıllık sürede tam beş buçuk roman yazmış. Bir yıl sonra kendisine hatalı teşhis konulduğu söylenmiş ama Anthony Burgess ölümün nefesini ensesinde hissederken yazdığı kitaplarla artık tanınır bir yazar olmuş ve 30-40 yıl daha yaşamış.
11 Ekim 2025 Cumartesi
Tanımak ve Tanışmak
Sevgili Haşmet Babaoğlu'nun instagram hikayesinde paylaştığı bir videoya denk geldim. " Tanıştığımıza memnun oldum deriz. Tanışmak bizi mutlu eder. Ama tanışmak ayrı, tanımak ayrı şeydir. Tanışmak bir an sürer. Ama tanımak uzun bir süreçtir. Bazı insanları tanıdıktan sonra pişmanlık yaşamışızdır." Haşmet Abi kısaca bunları söylüyor. Hedefi 12 den vuran kısa ve öz bir tesbit. İnsan yaş aldıkça insanları tanıma süresi kazandığı tecrübeyle ters orantılı olarak kısalıyor. Bir iş olmayacaksa daha başında kestirip atıyoruz. Ama kırkı aşan yaşım bana hiç bir konuda kesin bir yargıya varmamayı öğretti. O yüzden konuya farklı bir açıdan da bakmak istiyorum. İnsan ergenlikten çıkıp genç bir birey olduğu yirmili yaşlarda kendisiyle tanışıyor. Okul hayatı bitmiş, bir meslek erbabı olmuş ailesinden bağımsızlığını ilan etmiş kendisiyle tanışıyor ve hayata atılıyor. Toyken hayattan yediği kazıklarla kendini gerçek anlamda tanımaktan önce hayatı tanıyor kırkını geçtiğinde. Orta yaşı bitirip yaşlılığa adım attığında ise gerçek anlamda kendini tanıyor. Korkudan ve arzularından bağımsızlaşıyor. Artık korkuları ve arzuları ona hakim olamıyor. Birey gerçek anlamda özgürleşiyor. Bir insan özgür olduğu gün gerçekten kendini tanıyor. Kendini tanıdığında diğerlerini de tanımış oluyor. Çünkü o kişiler bizi bize yansıtan bir ayna aslında.
8 Ekim 2025 Çarşamba
Terazi
İnsanoğlu tarih boyu her şeyi ölçmüş. Teraziyi icat etmiş ticaretini yaptığı şeyi ölçmüş. Kanunlar yazmış adalet karşısında insanların masumiyetini ölçmüş. Parayı bulup piyasayı yaratmış insanların alın terini ölçmüş. Bazen düşünüyorumda; ölçmek insanın işi mi diye. Bu biraz bana Tanrıcılık oynamak gibi geliyor. Ölçme triplerine giren şu insanoğlunun hali evcilik oynayan anaokulu çocuklarına benziyor. İlişkilerde partnerimizin tavırlarından aşkı ölçmeye çalışıyoruz. Mal, mülk, ünvan, parayı terazinin bir kefesine koyup diğer kefeye koyduğumuz mutluluğu ölçmek gibi bir hata yapıyoruz bazen. Kadınların giyim stili ve özgür yaşam tarzlarına bakarak " namusu " ölçmeye çalışıyoruz. Siyasetçileri alnı secdeye değip değmemesinden yola çıkarak dindarlıklarını ölçüyoruz. Şurada hata yapıyoruz. Aşkın, mutluluğun, namusun, dindarlığın kasap kantarındaki kıyma gibi 500 gramı 1 kilosu olmaz. Bunlar ölçülebilir kavramlar değildir. Misal aşk dediğin şey ölçülemez, aşk dediğin " ölçer " Yani terazinin kendisidir. Aşk sadakati ölçer. Aşk fedarkarlığı ölçer. Aşk partnerler arasındaki işbirliğini ölçer. Ama en önemlisi aşk sevgiyi ölçer. Bir kefesinde kadının sevgisi, diğer kefesinde erkeğin sevgisi vardır. Eğer ikisi birbirine denk değilse aşkın terazisi bozulur haliyle o ilişkide bozulur. O yüzden bu hayatta ölçen değil, ölçülen olduğumuzu anlamalı dengede olmalıyız.
5 Ekim 2025 Pazar
Jim Carrey
İnsanları güldürmek bir sanat. İnsanlar yerlisi yabancısı genelde zor bir hayat yaşıyorlar. İş hayatında kapitalist düzenin yarattığı çarklar, aile hayatının babalara ve annelere yüklediği sorumluluklar, demokrasi ve insan haklarının askıya alındığı ülkeler, global ölçekte güçlü devletlerin yarattığı savaşlar ve tabiki ekonomik krizler bizlere gülmeyi unutturuyor. Sürekli negatiflikler tarafından uyarılıyoruz ve genelde öfke, üzüntü duygularını yaşıyoruz. Çağımızda gülmek büyük bir lüks. Amerikalı aktör-komedyen Jim Carrey'e o yüzden bayılıyorum. Filmlerini kaçıncı kez izlersem izleyeyim her defasında kahkahalara boğuluyorum. Her filmini seyrettiğimi sanıyordum ama geçen akşam izlemediğim bir filmine denk geldim. Dick ve Jane İş Başında adlı 2005 yapımı bir film. Dolgun maaşlı işlerini kaybeden karı kocanın hayatlarını sürdürebilmek için hırsızlıķ yapmaya başlamalarını anlatıyor. Jim Carey yine komik mimikler ve jestler, esprilerle izleyici kahkaya boğuyor. Film aynı zamanda işsiz kalan insanların hayatlarındaki dramları çarpıcı şekilde altını çizerken, çalışanlarına değer vermeyip mağdur eden üç kağıtçı bir patronun portresini de yansıtıyor. Film aslında üstü kapalı bir drama fonuna sahip komedi filmi. Güçlü senaryosuyla izlediğim en iyi Jim Carey filmlerinden biri. Bugün pazar. Gülmek istiyorsanız Dick ve Jane İş Başında filmini tatil gününüz için iyi bir alternatif olabilir. İzleyin derim.