Çok satan romanları olan bir yazarın otobiyografik bir kitap ortaya koymasını hep cesur bulmuşumdur. Romanlarda yazarın hatıraları, hayal gücü ve fikirleri makyajlı bir halde okurun karşısına çıkar. Yazarın ürettiği kurgu gerçek kimliği ile okurun arasına koyduğu bir filtredir. Nobel Ödüllü yazarımız Orhan Pamuk Kelimeler ve Resimler adlı son kitabında makyajsız haliyle yani kendi hayatıyla okurunun önüne çıkıyor. Bu kitapta çocukluğunu, askerlik günlerini, 22 yaşına kadar sahip olduğu resim tutkusunu ve hayatının ilk döneminde ressam olma isteğini, ilk romanının yayınlanması için 7 yıllık bekleyişte yaşadığı zorlukları, Umberto Eco, Paul Auster, Ara Güler gibi büyük yazarlar ve sanatçılarla olan hatıralarını, dünyada 190 ülkede gösterilen ve çok popüler olan dizi haline getirilen Masumiyet Müzesi romanının ve müzesinin ortaya çıkış hikayesini, resimle ve ressamlarla olan fikri diyaloğunu, Dünyadaki ve ülkemizdeki müzeler ve müzecilik üzerine fikirlerini, dünyadaki çeşitli dergilerde yayınlanmış yazılarını ve ilk defa yayınlanan kısa bir öyküsünü bulacaksınız. Orhan Pamuk okumayı seviyorsanız ( sevmeyen var mıdır acaba? ) yada romanlarına başlamadan önce onu tanımak adına bu kitap iyi bir fırsat. Yazar ilk kez filtresiz haliyle bu kitapta karşınıza çıkacak. Orhan Pamuk'dan Kelimeler ve Resimler belgesel tadında bir kitap olmuş. Herkese tavsiye ederim.
18 Eylül 2026 Cuma
17 Eylül 2026 Perşembe
Dalgalar ve Kıyılar
Bir ikindi vakti sonbahar rüzgarları esen bir sahilde. Denizin lacivert dalgaları hırçın hırçın sahile geliyor. Her bir dalganın huysuzluğu önünde beyaz köpük olmuş akıyor. Dalgalar kumsala vurunca bir kaç saniye içinde o huysuzluktan eser kalmıyor. Benim huysuzluğum da tıpkı o dalgalar gibi. Kısa sürüyor. Yeterki kavuşacak kıyısı olsun... Her insanın kendisini sakinleştirecek bir kıyısı olmalı. Kıyıya kavuşmanın hayali, kıyıya kavuşmaktan daha mı tatlıdır? Size sordum çünkü cevabını ben de tam olarak bilmiyorum. 2026 yılının bir güz gününde cevabını veremediğim bu soruyu belki bundan otuz yıl sonra hayatımın güzünde 70 li yaşlarda eğer kıyıma kavuşmuşsam yanıtlayabilirim. Yazıya tam burada ara veriyorum ve yarım saattir dedikodu yapan iki teyzenin kalktığı denize en yakın masaya yerleşiyorum. Sararmaya başlamış yaprakları rüzgardan dolayı kıpırdayan görkemli bir çınarın altındayım şimdi. Buraya oturunca bir kaç metre önümdeki kırmızı kırmızı açmış nazende çiçekleri dikkatimi çekiyor. Yere yakın oldukları için herkes onları fark etmiyor. Zaten tüm güzel şeyler alçak gönüllü değil midir? Vakit Eylülün ortası olmuş, Yalova'da deniz sezonu bitmiş lakin öğlen şehirde gördüğüm turist bir çift kendilerini dalgalara bırakıyor. Hayat galiba çılgınlıklar yapabildiğin sürece güzel oluyor. Aslında mucize her anımızda, hayatımızın her köşesinde var. Ama kritik bir nokta var: şüphe mucizelerin işlemediği tek tuzaktır.
Lobi
Fotoğrafa iyi bakın. Sağdaki Ed Sheeran Amerikalı dünya çapında bir müzisyen. Soldaki ise Macklemore o da tanınmış bir rapci. Bu ikili birlikte konserlerde aynı sahneye çıkıyor. Genelde Macklemore Ed sheeran'ın ön grubu olarak performans yapıyor bazen de sahnede birlikte şarkı söylüyorlar. Macklemore sahnede Filistin halkına verdiği destekle tanınıyor. Birgün turne arkadaşı Ed Sheeran'dan bir telefon alıyor " Filistin ile ilgili tutumundan ötürü konserlerimizin iptal edilmesi gündeme geldi. Bu benim kararım değil organizatörlerin kararı. Turneden çekilmen gerekiyor. Aksi halde hepimiz işsiz kalırız " mealinde bir diyalog geçiyor. Macklemore da turneden çekiliyor ve kamuoyuna " Filistin'i desteklediğim için işimden oldum. Turneden bugüne kadar kazandığım 1 milyon doları Filistinlilere insani yardım için bağışlıyorum " diyor. Bu işin arkasında New England Patriots takımının ve Gillette stadyumunun sahibi Robert Kraft adlı iş adamı var. Filistin destekçisi rapci Macklemore'u işinden eden o... Küçücük İsrail'in dünyaya nasıl kafa tuttuğunun canlı bir kanıtını görüyoruz bu hikayede. Parayı verenin düdüğü çaldığı bir yerde yaşıyoruz ne yazık ki. " Vay sen İsrail aleyhine mi konuştun? Vay sen Filistin'i mi destekledin? O zaman seni sustururum " anlayışı hakim. Konserlerin verileceği stadyumların sahibi olan ve rapci Maclemore'u ekmeğinden eden iş adamı Robert Kraft " İsrail Lobisinin " kanlı canlı örneği. Parayı kontrol eden İsrail maalesef dünyayı da kontrol ediyor. Şeytan birgün uyuya kaldı. Sert bir rüzgar esti ve şeytandan üç tüy düştü. Biri paraya yapıştı, diğeri mevkiye, öbürü ihtirasa. O günden sonra şeytan hiç bir iş yapmadı.
15 Eylül 2026 Salı
Çimen, Zebra ve Aslan
Kötülük mü fenadır yoksa kötülüğün yaşamasına elverişli olan ortam mı daha fenadır? Mikrop her zaman bünyededir lakin vücut zayıf düştüğünde insanı hasta eder.
2010 yazı. Madrid'de Rock in Rio festivalinde o gece sahneye çıkan Rihanna, Shakira ve David Guetta performanslarıyla 80 bin kişi kendimizden geçtik. Sonra binlerce kişi bizi şehir merkezine götürecek otobüslere binmek için sıraya girdik. Aradan uyanığın biri çıktı ve sıraya kaynak yapmaya çalıştı. Yüzlerce İspanyol adama bir anda bağırdı ve adam kaynak yapmaktan vazgeçip tırıs tırıs sıraya döndü. Bir toplumda kötülük suçun işlenmesinin bahanesi olmamalı. Toplum sağlam olduktan sonra çürük elmalar orada barınamaz.
Peki ya suçlu ve suçluların zemin bulduğu " Hasta " toplumlar ne yapmalı? Gelişim doğrusal değil sarmaldır. Defalarca aynı yaraya geri döneriz ancak her dönüşte anlayışımız bir kat yukarıya taşınmıştır. Her gün daha az hata yaparak zamana yayılmış bir süreçte iyiye ulaşabiliriz. Bir günde hasta olmadık ve bir günde iyileşmeyi bekleyemeyiz. İnancımızı kaybetmeden sabırlı ve kararlı adımlarla kendimizi tekrardan iyi etmeliyiz. Birde bir şeyin iyi yada kötü olması konusunda yargılara geniş bakış açısıyla varmalıyız. Çünkü çimene sorsanız: Zebraya canvar, aslana ise kahraman der.
14 Eylül 2026 Pazartesi
Arda Güler
Şu fotoğrafa iyi bakın. Bi tarafta doksanlar ve ikibinlerde Real Madrid takımının yıldızı Luis Figo, diğer tarafta bundan yaklaşık otuz sene sonra ortaya çıkan henüz 21 yaşında olmasına rağmen potansiyeliyle Real Madrid'de geleceğin yıldızı olmasına tüm otoriteler tarafından kesin gözüyle bakılan Arda Güler. Milli gururumuz Arda Güler geçen hafta oynanan Real Madrid-İnter maçından önce Şampiyonlar liginde geçen sezon en iyi çıkış yapan genç oyuncu ödülünü Luis Figo'nun elinden aldı.Bir çocuk düşünün: Daha 17 yaşında dilini, örfünü, adetini bilmediği ülkesinden 2000 kilometre uzağa İspanya'ya gurbete gidiyor.Bir çocuk düşünün: Daha 17 yaşında Real Madrid gibi dünyanın en büyük kulübünün kapısından içeri giriyor. Burnundan kıl aldırmayan yüksek egolu star futbolcuların arasına karışıyor ve medya,taraftar,camiya baskısına göğüs geriyor. Yahu ben 17 yaşındayken restoranda garsona sipariş vermekten utanırdım ;) 3 yıl yedek kalmayı kafasına takmıyor. Sonradan dahil olduğu maçlarda kalitesini belli ediyor. Orta sahadan 50 metreden gol atıyor, frikikten gol atıyor, asist yapıyor, çalım atıyor, oyun kuruyor... Yahu bu çocuk her şeyi yapıyor. Hele geçen hafta sonu 71. Dakikada oyuna girdikten sonra Mbappe'ye öyle bir gol attırdıki... Akan oyunda orta sahada topu sürdü, sağ tarafta atak yapan Mbappe'ye 30 metrelik attığı top arkadaşının ayağına gelirken yavaşladı ve Mbappe topu kontrol ihtiyacı bile duymadan golü attı.Bravo Arda. Türk halkı sana güveniyor. Real Madrid'de bir daha bırakmamak üzere formayı sırtına geçirmeni ve bir star gibi parlamanı istiyoruz. Sende bunu yapacak inanç ve yetenek var. Yolun açık olsun.
13 Eylül 2026 Pazar
Zaman
Zaman Tanrı'nın en büyük merhametidir. Zaman olmasaydı ve her şey "birden" olsa insan buna katlanabilir miydi? Neşe hüzün, kahkaha gözyaşı, doğum ölüm, sevgi nefret, aşk ayrılık... Her birinin kendine ait bir zamanı olduğu için insan bu duyguların taşıyıcısıdır. Yoksa hayatın tümünü bir anda içmeye çalışan insan, kendini kaybedip asla ayılamayacağı bir sarhoşluğun içinde debelenip dururdu. Zaman yaşananları aydınlatan bir ateştir. Zaman olmasa çocukluğumuza, gençliğimize, olgunluğumuza şahit olabilir miydik? Tohumun fidan,fidanın ağaç oluşuna şahit olabilir miydik? Şu hayatta toz kondurmadıklarımız kirden görünmez olmuş... Görmek için bazen gözler kafi gelmez. İnsan bazen zamanla görür...
Ya mekana ne demeli? Mekan ( dünya ), hakimiyet kurup egonu yarıştıracağın yada kocamanlığı karşısında ürkeceğin bir rakip değil her şeyin senin başına gelmesini engelleyen bir habib'dir. O yüzden; rakib habib olduğunda, lanet hidayet olduğunda, eziyet inayet olduğunda, husumet afiyet olduğunda, gaflet vahdet olduğunda insan gerçekten kurtulur.
Hayalinin Peşinden Git
Mohammed Abubakar Kabo Air'de temizlikci olarak işe başladığında günde 2 dolardan az kazanıyordu. Kariyerindeki bu mütevazi başlangıca rağmen pilot olma hayalinden asla vazgeçmedi.
Takip eden 20 yılda havacılık sektöründe farklı roller üstlendi. Ground staf, uçuş görevlisi ve check in memuru olarak çalıştı. Bunların hepsini havacılık okuluna kayıt olması için gereken parayı biriktirebilmek için yaptı.
24 yıllık adanmışlık, kararlılık, sıkı çalışmanın sonucunda Mohammed nihayet kanatlarını kazandı. Bugün Azman Air'de ticari pilot olarak çalışıyor ve çocukluk hayalini dikkat çekici bir kariyere dönüştürmüş durumda.
Onun bu yolculuğu, başlangıç noktanızın varacağınız yer konusunda belirleyici olmayacağını ortaya koyuyor. Sabır, kararlılık ve atılım yapma cesaretiyle en büyük hayaller bile gerçeğe dönüşebilir.
11 Eylül 2026 Cuma
İsmail Kartal
Fenerbahçe 18 yıl sonra çıktığı şampiyonlar ligi arenasında İtalyan ekibi Roma karşısında iyi bir performans gösterdi ve sahadan 1-1 beraberlikle ayrıldı. Maçı kazanması gereken bir takım varsa o Fenerbahçe'ydi. Ben başka bir şeye takıldım. Maçın sonuna doğru Fenerin teknik direktörü İsmail Kartal'a tribünlerden tepki olarak bir su şişesi atıldı. Atılan sadece plastik bir su şişesi olsa yanmayacağım. Yahu sezon başladığından beri İsmail Kartal sosyal medyada linç ediliyor. Ben kendisine haksızlık yapıldığına inanıyorum. Bu İsmail Hoca değil miki bir kaç sezon önce rakibi Galatadaray'ı Ali Samiyen'de yenen şampiyonluk şansını ligin son haftasına kadar sürdüren ve çalıştırdığı Fener 99 puan toplamasına rağmen rakibi o yıl " çok iyi " olduğu için bir maçla şampiyonluğu kaçıran. O İsmail Hoca değil miki Fenere çağdaş ve iyi futbol oynatan. Bu kadar eleştiri bu kadar linç niye? İsmail Kartal'a sabredilmesi için adının Isaac Carter yada İsmailovic Cartalovsky olup illa yabancı bir teknik direktör mü olması gerekiyor? Bu kadar yabancı hayranlığı niye, niye? Bursa'da yaşarken kurulan mahalle pazarında " Atlet 10 bin, don 10 bin. Bu mallar evrupadan " diye pazarcıların attığı naralar şimdi aklıma geldi. Teknik direktörler evrupadan olunca daha matah bir şey mi oluyor? Onları da gördük. Real Madrid ile şampiyonlar ligi, İspanya milli takımıyla dünya kupası kazanan Del Bosque Beşiktaş'tan 6 ayda kovulmadı mı? Dünya markası Jose Mourinho üst üste 2 yıl ön elemelerde tökezleyip Fenerbahçe'yi şampiyonlar ligine sokamadı ve sonunda kovulmadı mı? Yeter ya! Nedir bu yabancı hayranlığı? Kendi insanımıza kendi değerlerimize sahip çıkalım. 1996 da Galatasaray Ali Samiyen'de Fenerden 4 yiyince dönemin Galatasaray başkanı Faruk Süren teknik direktör Fatih Terim'in istifasını reddetmeyip ona güvenmese bugün Fatih Terim, UEFA şampiyonluğu yada milli takımın dünya üçüncülüğü olur muydu? Biraz durup düşünelim.
10 Eylül 2026 Perşembe
Kördüğüm
Allah çiçekleri bile edepli yaratmış. Çiçeklerine bakıp koklarız ama köklerini toprakla örtmüştür tabiat. Görülecek şey var görülmeyecek şey var. Bazen düşünüyorum da dünyanın adaletsizliğini sürekli görmeye dayanamayan hayat için gece yaratılmıştır belki de. Dünyanın üzerine geçici bir örtü. Geceleri bir kaç saat de olsa hayat soluklansın güneş doğduğunda ağır işlerde çalışan bir hamal gibi dünyanın kederini sırtına tekrardan yüklensin diye. Peki ya saksıdaki kurumuş yaseminlere ne demeli? Köklenmeye çalışırken saksıdan hapishanesinin içine köklendikçe köklenen ve kendi kendini düğümleyen toprağını dışarı kusan ve ne kadar sulanırsa sulansın kuruyup ölen yapraksız yaseminler... İnsan da öyle değil midir? İhtirası, hırsı, açlığı, tutkuları ve bazen de korkuları dört duvar hücresi olur. Dört duvarından saksının içinde köklendiğini sanarken geçmişi, geleceği ve şimdisi kördüğüm olur. Kendi kendini kurutur. Şanslı ise yoldan geçen bir bahçevana " tesadüf " eder. Bahçevan saksıyı kırarken canı acır. Ölü toprağın içinde kördüğüm kökleri açığa çıkınca utanır. Bazen kurtulmak için acı ve utanç kaçınılmazdır. Bahçevan kökleri temizler, onu taze toprağın içine tekrardan eker. Hayatı kurtulur. İşte bazen bir çiçeğin hikayesinde insanı, bir insanın hikayesinde ise bir çiçeği bulabilirsiniz. Ne diyeyim: Bahçevanıma teşekkürler olsun. Karen Blixen'in sözüyle bitiriyorum. " Her şeyin ilacı daima tuzlu sudur: Ter, göz yaşı yahut deniz "
8 Eylül 2026 Salı
Seni İzliyorum Çocuk
Dün vakit akşama doğru ilerlerken evimden dışarı çıktığımda sokakta komşumun çocuklarını gördüm. Birbiriyle kardeş beş yaşında bir kız ve on yaşında bir oğlan. Örtü serdikleri bir masanın üzerinde çikolata ve limonata satıyorlardı. " Onur Abi limonata içer misin ? " diye sordular. Karton bardaktaki limonatayı içtim ve ücretini ödedim. Çocuklar çok mutlu oldular. Aklıma kendi çocukluğum geldi. Bende küçükken tezgah açar annemin okuduğu aşk romanlarını ve abimle defalarca okuyup artık her sayfasını ezbere bildiğimiz siyah beyaz resimli, Spiderman, Zagor, Teksas çizgi romanlarını satardım. Mutlu olurdum. Bir ilk okul çocuğu bir kaç kitap yada bir bardak limonata sattığı için çok mu zengin olurdu? Hayır. Ama yetişkinlerin aksine geçmişin pişmanlığı ve geleceğin kaygısını hissetmeden "o anı" doya doya yaşadığı için bir çocuk mutlu olur. Yazın kumsalda plastik kova ve kürekle kumdan kale yapan bir çocuğa " Kalen çok güzel olmuş ama sahile vuran bir dalga kaleni götürecek, çok uğraşarak yaptığın kumdan kale yarın olmayacak " deseniz çocuk size " Yarından bana ne! " der. Çocuklar anın efendisi oldukları için mutludurlar. Mutluluk dediğimiz kavram, sürekliliği olan akıp giden film gibi bir şey değil. Mutluluk hayatın içinde ki anlardır. Bir yetişkin günde 10-15 kahkaha atarken bir çocuk 400 kahkaha atarmış. Burada durup bi düşünmek lazım.Yazıyı Çocuk adlı eski bir şiirimle bitireyim:
Seni izliyorum çocuk,
Tek kaygın oynadığın oyunlar,
Anne ve babanın seni çok sevmesi,
Okulda ki arkadaşların,
Öğretmeninin defterine kırmızı kalemle attığı yaldızlı pekiyiler...
Seni izliyorum çocuk,
Küçük ama mutlu bir dünyan var,
Henüz kalbin kırılmamış,
Ruhun günahla kirlenmemiş,
Ve annen-baban uzaklara gitmemiş...
Seni izliyorum çocuk,
Sakın ha büyüme diyeceğim sana,
Büyümek öyle ahımşahım bir şey değil,
Büyüyünce ne oyun oynayacak vakit,
Nede eski günleri satın alacak nakit,
Olacak...
Seni izliyorum çocuk,
Annene-babana öyle bir sarıl ki,
O anları iyice ezberine al,
Çünkü onlar bir gün gidecekler...
Benimkiler gitti ben oradan biliyorum...
Ama bunların hiç birini sana söyleyemiyorum...
Sadece seni izliyorum çocuk...
Görsel: Sena Acar
7 Eylül 2026 Pazartesi
Hakikati Yitirmek
Hakikati bulmak için kaç kıyamet yaşar insan? Belki de bulana kadar... O güne kadar doğru bildiklerinin yanlış çıkması mı sarsar insanı yoksa artık hiç bir " sırrının " kalmayışı mı? Mağaradan güneşe çıkmıştır artık. Hakikatin tek renkli gölgelerde değil, rengarenk bir hayatta olduğunu idrak etmiştir. Canı acımasına acır çünkü; yılların karanlığından sonra hakikatin ışığı gözlerini kamaştırıyordur. Mağaradaki uyuyanlara buranın dışında bir alem var demesi boşuna mıdır? Deli damgası yiyebilir. Dışlanabilir. Hakikati yitirmek daha önce başına işler açmasına rağmen O'nun için bile bile hakikatini yitirmeyi göze alır. Sonuçta bir kuşun hakikati yerler değil göklerdir. Bir yalanın içinde doğru gibi görünmektense, bir doğrunun içinde yalan derisinden tam olarak sıyrılamamış çaylak bir doğruluk olmayı yeğlerim. Hacca gitmek için yola koyulan o karınca gibi menzile hiç varamasa da en azından yola koyulmuş olmayı yeğlerim. Sonuçta niyete bakar Yaradan. Benim için bu kadar emek, bu kadar fedarkarlık niye? Belki de cevabın sadece "cömertlik" olduğunu anladığım gün kanatlanacağım ve sürüyle birlikte hicretimi yapacağım. Beden tüketir, ruh ise verir. Beden; yiyecek-içecek tüketir, insan tüketir, hayat tüketir... Ruh ise sever, sabreder, affeder, dua eder. Yıllar önce hüküm giydiği yalnızlığı kabullenmiş kör bir mahkumun elini tutup; güneşi, denizi, ağacı, ormanı, dağı, vadideki zambağı anlatan bir yüce gönüllünün, o tatlı sesiyle yaptığı tasvirlerden ötürü o mahkum görmeye başlamadı. O elini tuttuğun için hissetmeye başladı. Ey kör mahkum. Ey yüce gönüllü anlatıcı. Birbirinizin elini hiç bırakmayın...
Görsel: Sena Acar
6 Eylül 2026 Pazar
Bazen İnsan Arar
Bazen insan arar.
" Marketten sevdiğin çikolatadan aldım canım " diyen bir ses arar. Çikolata belki 50 liradır ama çikolatayı sana getiren O'nun sesi, tüm ülker fabrikasındaki çikolataların hepsinden daha tatlıdır.
Bazen insan arar.
Eli para tutsa da, eli sosyetede güçlü kodamanların elini sıksa da, eli en pahalı spor arabanın direksiyonunu tutsa da; eli tutacak bir el arar...
Bazen insan arar.
Dünyanın en komik filmini izlese de, komşuları her gün gülerek selam verse de, arkadaşlarıyla bir kahve sohbetinde kahkahalarla gülse de; bazen insan O'nun tebessümünü arar...
Bazen insan arar.
Telefonun rehberinde; Donald Trump'ın, Andrea Bocelli'nin, Cristiano Ronaldo'nun ( Listeyi sen kendine göre yapabilirsin sevgili okur ) numarası kayıtlı olsa bile; Bazen insan O kadının numarasını arar.
Bazen insan arar.
Otobüsteki, metrodaki, ada vapurundaki insanların yüzünde, kırmızı tramvay çınlarken Beyoğlu'nda gelip geçen bir sel gibi akan insanların yüzünde; O kadının yüzünü arar.
Bazen insan arar.
Karanlık havasız bir mapusane köşesinde; gökyüzünün maviliğini, altın sırmalar saçan güneşi, denizi, özgürlüğü ararken; Bazen insan en çok da o kadından gelecek mektubu arar...
Bazen insan arar.
Bazen insan arar.
Bazen insan...
Bazen...
...
4 Eylül 2026 Cuma
İnsana Dair
Korkuyoruz ama neden? Bağımlısı haline geldiğimiz duyguları gün gelip yitirmekten mi? Yoksa o yitiş anında o duygulara uzun süredir yapışmış ruhumuzu da kaybetmekten mi? Darbeler sadece devletler tarihinde olmaz. Bir insanın kişisel tarihinde de kanlı devrimler olur. Belki de insan, sanatçısı hayat olan sürekli renkten renge giren bir tablodur. Belki de edilen tüm dualar, yapılan tüm ibadetler üzerindeki renklerin, desenlerin hayatın öfkesinden korumak içindir. Ama her fırtına da kötü değildir. Bazen fırtınalar yolumuzdaki engelleri temizlemek içindir. Korkuyoruz. Kendimizi yitirmekten mi korkuyoruz? Ya kendimizi bulmanın yolu kendimizi yitirmekten geçiyorsa? İnsan bazen tıpkı 7 cihana hükmeden gücü mazide kalmış kadim bir imparatorluğun ard arda mağlup olduğu savaşlar sonrası topraklarının tümünü kaybedip küçük bir hayata hapsolabilir. Bu fetret çok uzun sürebilir. Güneşin doğuşu gecikebilir. Yazgı bu ya ki onu da zaten Yaradan bilir: Belki de o insan esas mutluluğu çoklukta değil yoklukta bulacaktır. Tıpkı egemenliği milletine iade eden genç, umut dolu bir cumhuriyet gibi kendi demokrasisini yani " aşkı " bulacaktır. O yüzden korkmayalım, kendimizi baştan yaratmaktan korkmayalım. Güneş nasıl tekrardan doğacağını bildiği için batmaktan korkmuyorsa bizde yeniden doğmaktan korkmayalım.
Görsel: Sena Acar
Veba
Albert Camus 1957 Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmış Fransız yazar. Veba adlı romanını okudum ve tarzını çok sevdim. Veba salgınının düzeni, her şeyi yok ettiği karantina altında bir şehir. Umutsuzluğa alışan ve bunun umutsuz kalmaktan daha kötü olduğu gerçeğiyle yüzleşen bir halk. Tüm bu kıyametin içinde görevini yapmaya çalışan doktor Rieux'ün çabaları. Karşısına şu ana kadar kötülük yapma fırsatı geçmemiş insanın içinde uyyuyan şeytanın kaosla işbirliği yapması ve cehenneme dönen bir şehir. Dostlarını, komşularını kaybeden insanların acaba sıra bize gelecekmi korkusuyla Azrail'le oynadıkları Rus ruleti. Vebanın hüküm sürdüğü şehirde sevgililerinden ayrı kalan insanlar. Albert Camus'un bu kitabında vebanın yol açtığı kitlesek bir buhranın ve şehirde kaosun yaşanması, bana başka bir Nobel Ödüllü yazar Saramago'nun kült eseri Körlük kitabından aldığım tadı verdi. Camus'un anlatım dili çok sade. Tıpkı dikensiz bir gülü koklamak gibi. Kitaba başlıyorsunuz ve sayfalar akıp gidiyor. Burada veba konusunu yazmış Nobel Ödüllü 2 yazarın karşılaştırmasını yapmak istiyorum. Yazının konusu olan Camus'un Veba'sı ve Orhan Pamuk'un Veba Geceleri. 2 kitap da çok güzel okumanızı tavsiye ediyorum lakin Camus'un Veba kitabında ki anlatımı; Pamuk'un Veba Geceleri'ne göre daha " soyut " ve felsefi kalmış. Pamuk'un eserinde okur olarak hikayenin içine daha çok giriyorsunuz ve karakterlerle mekanları gözünüzde daha çok canlandırıyorsuz. Haftanın son günündeyiz ve hafta sonu bir kitapçıya uğrarsanız bu yazımda adı geçen Saramago'dan Körlük, Pamuk'tan Veba Geceleri ve Camus'dan Veba romanları okumak için iyi bir alternatif olabilir.
2 Eylül 2026 Çarşamba
Eriyen Zaman
Geçen hafta yeğenimin canı çekince bir fastfood markasından sipariş verdik. Balkonda kuryeyi beklemeye başladım. Yarım saat sonra kurye geldi. Kapıyı açtım. Merdivenlerden zar zor nefes alan bir adamın sesini işittim. Bir kaç saniye sonra kurye kıyafetleri içinde elinde çantasıyla az evvel dik bir yamaca tırmanıyormuş gibi soluyan sesin sahibi ihtiyar adamı karşımda gördüm. Çantayı yere koydu ve nefesinin düzene girmesi biraz zaman aldı. "Siparişinizi çantadan alabilir misiniz? " dedi. Belliki yaşından ötürü ağır aksak yürüyen, merdivenleri zorlanarak çıkan abinin beli de sorunluydu. O yaşta ve o durumda bir insanın bütün gün trafiğin içinde motorsiklet üstünde tehlikeli yolculuklar yapması, kapı kapı dolaşıp paket dağıtması çok ağarıma gitti. Paketleri aldım, utanarak bir bahşiş verdim ve " Abi Allah sizi kazalardan belalardan korusun. Allah kolaylık versin " dedim. Teşekkür etti ve motoruna binip yeni siparişleri yetiştirmek için gözden kayboldu. Ülkemizin yıllarca alın teri döküp, primini ödeyen emeklisine reva gördüğü hayat maalesef bu. Elin Avrupalısı emekli olunca dünyayı dolaşıp en güzel plajlarda tatilini yaparken bizim emeklimiz 70 yaşından sonra da çalışmak zorunda kalıyor ve plajı ancak Acun'un Survivor programında görüyor. Sakın ha bana senin başına gelen spesifik bir örnektir demeyin. Çok yakın çevremde 70 yaşında aile çay bahçesinde gece bekçiliği, geç vakit ve erken vakit müşterilerine çay servisi yapan bir abimi ve 78 yaşında berberlik yapmak zorunda olan bir başka büyüğümü biliyorum. Bu durum beni üzüyor. Umarım bir gün emeklilerimiz son baharlarını çalışarak değil torun severek huzur içinde geçirirler.


