31 Ocak 2026 Cumartesi

Hatıralar

 Geçmiş çerçeve içine alınıp tamamlanmış bir resim olduğu için mi düşününce insana hatıra gibi gelir. Burada hatırayı olumlu anlamda kullandım. Hatıraların bize hoş gelmesinin sebebi onda belirsizlik denen şeyin olmayışı, yaşanıp bittiği, sınırlarının çizildiği ve kontrolümüz altında oluşu mudur? Peki geçmişteki yara şimdi neden canımızı acıtmaz? Bunun nedeni geçmişin üzerine binen yıllar mıdır yoksa karakterimizin üzerine eklenen deneyim midir? Yaranın üstünü örten zaman acıyı giderir lakin deneyim kazanmamış ruhun geçmiştekine benzer kazalar vuku bulduğunda şimdide de tekrardan yeni yaralar ve acılar yaşaması tehlikesi vardır. O yüzden yaşadığımız her olaydan alınacak bir ders, kazanılacak bir deneyim vardır. Çünkü zaman pansuman, deneyim ise kesin tedavidir. Acı çok enteresan bir şey. Yaşanan acıların yaşanacak acıları tedavi etmesi gibi bir durum var. Şayet acıları deneyim yapabilmişsek. Peki ama bi türlü kapatıp duvara asamadığımız çerçevelerden bugünümüze sızan travmalı resimler...? Bunun iki nedeni vardır. Kabahatimizden ötürü ya kendimizi bi türlü affetmeyişimizden yada kabahatinden ötürü bir başkasını affedemeyişimizden kaynaklanır. Affetmek akıllılıktır ama son aşama değildir. Sana yapılan kötülüğü umursamamak ise asıl bilgeliktir. Bu son aşamadır.

30 Ocak 2026 Cuma

Nefret

 Günümüzde nefret çok ayağa düşmüş bir duygu. Patronumdan nefret ediyorum, eski sevgilimden nefret ediyorum, işimden nefret ediyorum, şu yemekten nefret ediyorum, bu filmden nefret ediyorum. Nefret nefret nefret... Arkadaşım bi dur! Nefret yangındır. Hem seni hem yönelttiğin kişiyi yakar. Nefret tehlikeli bir oyun, her iki taraf da kaybeder. Bir şeylerden sürekli nefret etmen sende öfke duygusunu kronik hale getirir, sağlığını bozar. Bunda sosyal medyadaki yankı odalarının da suçu var. En çok da siyasi konularda görüyoruz bunu. Artık elinde akıllısı olan herkes bir kaç tuşa dokunarak bir kaç saniye içinde öfkesini siyasi aktörlere, haz etmediği popçuya, topçuya kusabiliyor. Toplum olarak iyiye gitmiyoruz bu gerçek. Nefretini motivasyona dönüştür ve kişilere basit olaylara takılmak yerine savaş çıkartmak isteyen politikacılara, doğayı katleden şirketlere, ülkende olup biten usulsüzlüklere karşı demokratik, sosyal bir baskı oluşturmanın yollarını ara. Örgütlen. Nefret şeytanın kokusudur, o yüzden sen şeytan gibi kokma. Bakın bu yazı aklıma şeytanla buzağının hikayesini getirdi. Nefretin insanlara nasıl zarar verebileceğini anlatıyor:Şeytan, inek sağmakta olan bir kadını takip eder. Bu esnada ineğin buzağısı az ilerideki bir kazığa bağlı durmaktadır. Şeytan, şeytanlık yapacak ya; buzağının ipini bir parça gevşetir. Buzağının karnı aç olduğu için annesinin sağılmasına daha fazla dayanamaz. Debelendikçe boynundaki ipi gevşetir ve sonunda bağından kurtularak, annesini emmek için ona doğru koşar. Bu esnada süt kovasına çarpar ve kovadaki bütün süt yere dökülür. Sağdığı sütün ziyan olduğunu gören kadın, bu duruma çok sinirlenir ve eline geçirdiği odunu buzağının kafasına geçirir. Yavru kan içinde yere yığılır. Bunu gören inek bir tekmede kadını perişan eder. Üzerinde tepişirken kadını öldürür. Gürültüleri duyan kadının kayınbabası, ineğin gelinini öldürdüğüne şahit olur. Eline geçirdiği tüfekle ateş edip ineği öldürür. Silâh sesini duyan kadının kocası ahıra doğru koşar. Bakar ki, hanımı kanlar içinde yerde yatmakta ve babasının elinde de tüfek var; hemen silâhını çekip babasının üzerine mermileri boşaltır.Olayın şahitlerinden biri durumu ölen kadının kocasına anlatır. Gerçekleri öğrenen adam pişmanlıktan cinnet geçirip intihar eder ve oracıkta can verir. Şeytan bile bütün bu olanlar karşısında şaşkınlığını gizleyemez. Hemen açar ellerini: “Allah’ım olanlara sen şahitsin! Ben sadece bir parça ip gevşettim…”

29 Ocak 2026 Perşembe

Güven

 İnsanlık karanlıkta görebilmek için elektriği bulmuştur, karanlıkta kalan problemlerin sonuçları için fizik, kimya, matematik denklemleri bulmuştur, bilginin, hayal gücünün tarihin karanlığında kaybolup yok olmaması gelecek nesillere aktarılması için yazıyı, matbaayı bulmuştur ama; kendi zihninin karanlığına karşı koyacak nuru bir türlü bulamamıştır. O karanlık ki; insana yalan söyletmiş, masum canlara kastetmiş, toplumların korkularını lafbaz diktatörler vasıtasıyla manipüle edip milyonların öldüğü kanlı savaşlar tertiplemiştir. Zihnin karanlığında korku, zalimlik, merhametsizlik, açgözlülük ve ego gibi tehlikeli duygular büyür. Bu karanlık insana hatalar yaptırır. İnsanların tarih boyunca başkalarına zarar vermesine neden olan duygu eksikliği " güvendir " Güven ışık gibidir, karanlığın panzehiridir. İki ülke birbirine güvense aralarında savaş çıkmaz. İki insan birbirine güvense birbirini kırmaz. Tüccar kadere güvense müşteriye kazık atmaz. Ne kadar günah işlemiş olursa olsun kul Allah'a ve tövbe kapısına güvense gidişatını değiştirebilir. Güven, güven ve güven... Zihnimize şafağı söktürecek, kalbimize yeniden güneşi doğdurabilecek yegane duygu güven... Tövbe kapısı nefes aldığın müddetçe açık. Allah'ın merhametini kendi günahınızdan küçük görmeyin.

28 Ocak 2026 Çarşamba

İki Yüzlü Batı

 Dün akşam Galatasaray basketbol takımının Avrupa kupası maçını seyrederken maçı anlatan spikerin kurduğu bir cümle karşısında şok oldum. Kendi kendime " Acaba ben mi yanlış duydum " dedim ve konuyu araştırınca olayın doğru olduğunu öğrendim. Galatasaray maçını anlatan spiker haftaya Galatasaray takımının İsrail takımı ile iç sahada yapacağı maçın Bulgaristan'da olacağını söyledi. Avrupa kupalarında ki Anadolu Efes, Fenerbahçe Beko ve diğer temsilcilerimiz de meğersem bir süredir İsrail takımlarını konuk edecekleri iç saha maçlarını İstanbul yerine yurtdışında tarafsız sahada oynuyorlarmış. Sen kalk Gazze'de ki insanların üzerine bombalar at, on binlerce masum insanı katlet ama basketbol takımının oyuncularının Türkiye deplasmanında uğrayacağı haklı protestolar ve tepkilerden kork ve lobi faaliyetleriyle İstanbul deplasmanındaki maçlarını farklı ülkelere aldır. Bu aslında onca zalimliğine karşın söz konusu kendi canı olunca İsrail'in ne kadar korkak bir ülke olduğunu gösteriyor. Masum kanı akıtan İsrail'in kendi canı tatlı. Keşke basketbol takım oyuncularının canları için gösterdikleri hassasiyetin binde birini Gazze'de katlettikleri masum canlar için de gösterselerdi. Avrupa futbol patronu UEFA ve basketbol patronu FIBA zaten Rusya-Ukrayna savaşı çıkınca Rus takımlarını spor müsabakalarından men etti ancak bir buçuk yıldır Gazze'de soykırım yapan İsrail ülkesinin spor takımlarına herhangi bir yaptırım uygulamadı. Bu tam bir iki yüzlülük. İşte hayran olduğumuz batının kendi çıkarları söz konusu olunca gösterdiği insanlık bu kadar... Yazıklar olsun!

27 Ocak 2026 Salı

Aile Her Şeydir

 Yeğenim Selin'in karne tatili vesilesiyle ailem geçen hafta sonu Yalova'ya gelip bende kaldılar. Dolu dolu üç gün geçirdik. Abim, yengem ve yeğenimle. Normalde onlar İstanbul'da yaşıyorlar. Onları üç günlüğüne Yalova'lı yaptım. He he he. Ben yalnız yaşayan bir insanım. Bir kedim bir de kendim. Onlardan önce ikamet ettiğim yer evdi. Onlarla birlikte evim " yuva " oldu. Bu bir kaç günlük ziyaret beni o kadar mutlu ettiki anlatamam. Çocukluğumda ki annemin, babamın sağlığında abim ve benden oluşan dört kişilik çekirdek ailemizle yaşadığım o çocuksu mutluluğu tekrardan içimde yaşadım.Kedim Tospik de ailemi çok sevdi. İlk gece soluğu lunaparkda aldık. Oyuncakların üzerindeki aydınlatmalarla lunapark, geceleyin ışıl ışıl tam bir renk cümbüşüydü. Gondol, dönme dolap, hız treni ve diğerleri... Yeğenim Selin oyuncaklardayken mutluluktan adeta kendini unuttu. Ben dönme dolaba binmeye korktum. Nerde Madrid'de ki Warner Bros. Parkında en tehlikeli oyuncaklara binen eski onur? Galiba artık yaşlanıyorum. Lunaparktan sonra sahildeki çay bahçesine oturduk.Yeğenim kumsalda oynarken abim ve yengemle çaylarımızı yudumladık. Ortalıkta kimseler yoktu. Marmaranın üzerinde perde gibi bir sis gözlerimize karşı kıyıdaki İstanbul'un ışıklarını adeta yasaklamıştı. Kulaklarımıza mavi gövdelerini sahile vuran dalgaların huzur verici sesi geliyordu.Sanki o gece çok yoğun bir çalışma hayatı olan abimle yengeme İstanbul'daki hayatlarını unutturmaya çalışıyordu. Bi saate yakın oturduk. Yeğenim yanımıza gelince " Ben denizle arkadaş oldum " dedi. " Nasıl oldun? " diye sorunca: " Denize eğer benimle arkadaş olmak istiyorsan büyük dalga gönder, dedim o da büyük dalga gönderdi " dedi. Bi çocuğun doğayla irtibat kurması konuşması çok hoşuma gitti. Ertesi gün sıcak kaplıca sularıyla meşhur Termal'e gittik. Bahçeleri, yemyeşil ağaçları, şifalı sularıyla Termal sanki cennetten bir fragman gibi. Öyle güzel ki Atatürk bile vakti zamanında dinlenmek için buraya gelirmiş. Termalde sıcak kaplıca suyuyla doldurulan açık bir havuz var. Ailecek o açık havuza girip sıcak kaplıca sularında bedenimize bayram ettirdik. Sonra hamamdaki kurşunlu banyoya girdik. Termal'de harika bir gün geçirdik. Ertesi günü yılankavi yollarda kentleşmenin bittiği bakir dağların ve ormanların arasında bir müddet gittikten sonra telefonların bile çekmediği Su Düşen Şelalesine gittik. Tepeden gürül gürül akan ve yanımızdan akıp giden akarsiyu besleyen Su Düşen Şelalesi büyüleyiciydi. Sanki Yüzüklerin Efendisi filmindeki ölümsüz Elflerin diyarını anımsatıyordu. Biraz üşüyünce ahşap bir barakanın içindeki şöminenin başına oturduk ve çay içip ısındık. Ateşin içinde çıtır çıtır yanan odunlar huzur vericiydi.Daha sonra Çınarcık Hasan Baba'da ayaklarımız altında uzanan Marmara denizini tepeden gören muhteşem bir manzara eşliğinde ayıptır söylemesi mangalda pişen nefis bir et ziyafeti çektik ve günü bitirdik. Ve son sabah... Yalova sahile çıktık. Deniz kenarındaki aile çay bahçesinde biz de Savaş ailesi olarak el yakan çıtır çıtır simitlerimizi yiyip çaylarımızı yudumladık. Daha sonra artan simidimizle kumsaldaki güvercinleri besledik. Daha sonra öpüşüp vedalaştık ve abimleri İstanbul'a yolcu ettim. Bu ziyaret beni çok mutlu etti ve tekrardan anladım ki aile her şeydir...


26 Ocak 2026 Pazartesi

Hayat Güzeldir

 La Vita Bella yani Hayat Güzeldir adlı filmi çok severim. İçinde aşk, sevgi, espri, dram barındıran bir İtalyan filmidir. Filmde ikinci dünya savaşı sırasında bir baba 5 yaşındaki oğluyla beraber Nazilerin toplama kampına düşüyor. Baba çocuğunun olumsuz şartlardan soyutlamak için ona etraflarında tüm olup bitenlerin bir oyun olduğunu ve oyunu kazanırlarsa doğum gününde hep istediği tankı hediye olarak alacağını söyler. Toplama kampında mahkumlar hep feci şeyler ve işkenceler yaşarken çocuk babasının kendisine çizdiği pembe tabloyla tüm olup biteni sonunda hayalindeki tankı kazanacağı bir oyun olarak görmektedir ve tüm o dramın içinde eğlenmektedir. Bu grizgahı: Mutluluk bulunacak bir şey değil, yaratılacak bir şeydir, cümlesinin altını doldurmak için yaptım. Ne kadar doğru bir söz değil mi? Modern insanlar mutluluğa aranıp bulunacak bir hazine gözüyle bakıyorlar. İnsanların sürekli arayışta olması onun ulaşılamayacak bir hedef olması. Ömürlerini harcayıp o hedefe vardıklarında o hazinene kendilerine mutluluk getirmediklerini idrak ediyorlar. Paulo Coelho'nun Simyacı romanında Endülüslü çoban Santiago'nun hazineyi bulmak için evinden çok uzaklara Mısır piramitlerine gitmesi yaşadığı onca maceradan sonra hazinen aslında kendi evinin arka bahçesinde bulması anlatılır. Yani mutluluk çok uzaklarda değil, kendi içimizdedir mesajı veriliyor. Bir aynanın karşısında yüzümüzdeki boyayı görürüz. Aynadaki yansımamızın yüzünü ne kadar ovarsak ovalım o boya yüzümüzden çıkmaz. Ancak elimizle kendi yüzümüzü silersek o boya yüzümüzden çıkar. Çünkü kendimiz haricindeki dış dünya bir yansımadır. Dış dünyayı değiştirmeye uğraşmak yerine kendimizin farkına varıp kendimizi değiştirince hayatta fark yaratırız. Yani kendi mutluluğumuzu yaratırız.

24 Ocak 2026 Cumartesi

Vahdet

 Güçlüler de bir zamanlar güçsüzdü. Hayattaki mağlubiyetler zirveye döşenen basamaklardır. Kazanmak için önce yenilmeyi göze alacaksın. Karakterin güçle büyüyeceği gibi yanlış bir kanı var. Oysa ki gücün yaptığı tek şey karakteri açığa çıkarmaktır. Güç karakteri tartan bir terazidir. Güçten önce ve güçten sonra değişip değişmediğini ölçer. İnsanlar ve hatta onların oluşturduğu devletler tarih boyu gücün peşinden koşmuşlardır. Gücü en çok tanımlayan şey para olmuştur. Ama paraya bi şekilde ulaşan kişiler de eğer zayıf karakterlilerse paraya dayanan gücün mutluluk getirmediğini anlamışlardır. Terazinin bir kefesine para, diğer kefesine karakter konur. Eğer karakter hafif gelecek olursa insan tepetaklak olur. Yazının başında belirttiğim gibi insan güçsüz olmayı göze alamıyorsa gücü hayal etmemelidir. Yaralanmaktan korkmamalıdır. Çünkü yara ışığın içeri girdiği yerdir. Her insan kendi döngüsünü tamamlamak için şu hayata gelmiştir. Hepimizin bir hayat çemberi var. İnsanlar birbirine tek bir noktadan teğet birbirinden farklı büyüklüklerde sonsuz sayıdaki çemberler gibidir. Döngüyü tamamlayan her insan diğer döngülerin de sonunda varacağı yere yani tüm çemberlerin birbirine teğet olduğu o noktaya varırlar yani tekilliği deneyimlerler. Bu tasavvuftaki vahdet durumudur. Yani Allah'ın varlığını birliğini deneyimleme halidir. O yüzden bir başkasının döngüsünün çapına büyüklüğüne özenmeyi bırakıp kendi döngümüzü tamamlamaya bakmalıyız. Sonuçta herkesin varacağı yer o nokta.


23 Ocak 2026 Cuma

Gri Hayatlar

 Charles Dickens 1800 lerde yaşamış İngiliz edebiyatının temsilcisi ve edebiyat tarihinin en önemli yazarlarından biri. Kendisiyle Büyük Umutlar romanını okuyunca tanıştım. Her yazarda olduğu gibi bende de okuduğu romanı tahlil etme alışkanlığı var. Piyasaya çıkmış elektronik bir aleti Çinli mühendisler gibi parçalara ayırıp ürünün ardındaki sırrı açığa çıkarma gibi bir davranış. Şu sonuçlara vardım. Dickens gözlem-duygu-anlatış arasındaki dengeyi çok iyi kuruyor. Dili yalın ve akıcı. Karakterlerinin her birine sanki onları usta bir tiyatrocu konuşturuyormuş gibi kişisel bir kimlik kazandırmış. Yani her bir karakterin konuşma tonu-rengi farklı. Romanlarında gerçek hayatın içindeki kadar iyiler de var kötülerde. İyi ve kötü huylu karakterlerin duygusal çatışması; bir ressamın boyaları karıştırıp tablo yapması gibi ortaya doğaçlama anlatılar çıkarıyor Dickens'in kitaplarında. Büyük Umutlar romanında Pip'in çocukluğundan başlayarak yetişkin bir adam oluncaya kadarki hayat hikayesine tanık oluyoruz. Pip hayata 1-0 mağlup başlamış bir çocuk. Anne babasını yeni doğduğunda yitirmiş ve kendisini sürekli döven aşağılayan ablasının insafına kalmış. Ablası ve demirci kocası Joe ile birlikte yaşıyor. Joe ise merhametli ve Pip'e karşı iyi bir adam. Pip'in bir gün hapisten kaçmış bir mahkumla karşılaşmasının romanın ilerleyen bölümlerinde kaderine etki ettiğini görüyoruz. Pip zengin yaşlı ve taş kalpli Bayan Havisham'ın konağına gitmeye başlayınca oradaki Estalla adlı kıza daha çocuk yaşta sevdalanıyor ve kimliği gizli bir vasinin Pip'i himaye etmesi ve ona Londra'da beyfendi olması için imkan sağlamasıyla olaylar gelişiyor. Pip'in hikayesi gönül yarası taşıyan, hayatın kötü ve iyi yanlarına maruz kalan, hayalleri yarım kalsa da iyi dostlarla hayata tutunan zalim yaşama ve hayal kırıklıklarına alışan bir kişinin inişli çıkışlı ne kara ne ak, gri olan hikayesini anlatıyor. Ben Charles Dicken'i çok beğendim ve en kısa sürede bir kaç kitabını daha edineceğim.

21 Ocak 2026 Çarşamba

Seyahat

 Güçsüzlüğünden utanma. Çünkü hep güçlü olan Tanrı'dır.O yüzden güçsüzlüğünü ve göz yaşlarını O'na arz et. Bazen güçsüz de olunabileceğini kabul ettiğin gün gerçekten güçlü olmaya başlayacaksın. Hayatca dilinin konuşulduğu bir gurbet diyarında yaşıyoruz. İnsanların ne konuştuğunu boşver, hayatın sana dediklerine bak. Hayatın içindeki " ahengin " farkına var. Gitmen gereken bir yol, varman gereken bir köy var. O da benim olsun, şuda benim olsun deyipte sırtına yük bindirenler gibi olma. Onlar yarı yolda kalacak, sen yolda kalma...Kurtul o yüklerinden. Yetmez nefsini de terk et; arzularını, kibrini, egonu bir kenara bırak. Şimdi bırakmazsan bir gün onlar halen senin içindeyken çetin bir ateşte yanacak. Su gibi aydın ol. Buda yetmez. Tövbe et. Ekmek gibi temiz ol. Para kaybetmekten, statü kaybetmekten, çevre kaybetmekten, korkma. Kendini kaybetmekten kork. Cesur ol! Yanlışı söyleyen Firavun bile olsa karşısında ol. Adımlarını Adaletle, merhametle, cömertlikle ve iyilikle at. İşte o zaman genişleyip kolay olur sırat daki seyahat.

18 Ocak 2026 Pazar

Kaldıranlar

 Maç hastası olunca hangi lig hangi takım olduğu fark etmeden tv de bir maç yakalayınca takip ediyorsunuz. Hele ki iki yıl önce ekonomik nedenlerden ötürü evinizdeki tüm maç kanallarını kapatmışsanız tv nizin gösterdiği sınırlı kanallardan birinde karşınıza çıkan maça aylardır gemiyle seferde olan bir denizcinin uğradığı ilk limanda karşısına çıkan bir hatun muamelesi yapıyorsunuz. Bu pazar alt ligden Erzurumspor-Amedspor maçına denk geldim. Maç saatinde kar yağışı olmadı ve önceden biriken karlar görevliler tarafından zeminin üzerinden temizlenmişti. Maçın ortalarında Erzurumspor taraftarı " Erzurum adamın Alnına koyar! Erzurum adamın Alnına koyar! " diye bağırmaya başladı. Kendi kendime Erzurum hep karlıdır ya dadaşlar herhande kartopu savaşında kartopunu Amedlilerin Alnına koymasından bahsediyor diye düşünürken birden yayına reji tarafından müdahale edildi ve taraftarın sesi kapatıldı ve geriye sadece maçı anlatan spikerin sesi kaldı. Kendi kendime Allah Allah, taraftar Alnına koyar diyor niye sansür yaptılar diye sordum. Sabah banyo yaparken kulağıma su kaçmıştı acaba taraftarlar " Erzurum adamın Alnına koyar " değil de başka bir şey mi dedi diye düşündüm ama işin içinden çıkamadım. Erzurum attığı iki golle maçı kazandı. Gündemde Atatürksüz karneler var. Konuyla ilgili bir iki kelam edeyim. 24 yıldır ülkeyi yönetenler kaldırmaya çok meraklılar. Mesela Katar emirinin hediye ettiği 400 milyon değer biçilen Boeing 747 uçağı sayın cumhurbaşkanı bir yere giderken kaldırılıyor. Mesela diyanet işleri Ali Erbaş'ın burayı camilikten çıkarıp müze yapanlara lanet olsun diye dua ettiği ( Atatürk'ü kastediyor ) Ayasofya'nın cami oluşu açılışında diyanet işleri başkanı Ali Erbaş tarafından kılıç kaldırılıyor. Ama yemin töreninde Atatürk'ün askerleyiz diyerek törensel bir şekilde kılıç kaldıran genç teğmenlerimizin askerlikkeri ortadan kaldırılıyor. Mesela andımız kaldırılıyor. Mesela Ziraat Bankasının isminin önündeki TC yani Türkiye Cumhuriyeti ifadesi kaldırılıyor. Son olarak Atatürk'ün resmi karnelerden kaldırılıyor. İstediğiniz kadar Atatürk'ü kaldırın, siz böyle yaptıkça Atatürk'ün Türk milletinin kalbindeki yerini daha yükseğe kaldırmaktan başka bir şey yapmayacaksınız.

Saflık

 Kötülüğün en güçlü yanı sinsi ve kurnaz oluşudur. Sinsidir çünkü ortaya çıkmak için zayıf anımızı sabırla bekler. Kurnazdır çünkü müzakere edip yapacaklarını yapmak için vicdanımızı ikna eder. O yüzden bilge insanlar taşıdıkları tehlikenin farkında olanlardır.Cesur olmalıyız. İçimizdeki kötülükle yüzleşmeliyiz. " Arkadaş senin derdin ne?" Demeliyiz. Gölgelerimizi tanımlamalı, içimizdeki ateşe bakmalı, canavarlarımızı tutmalıyız. Kategorize edilen kötülükler sınırdan geçemez. Vicdandan onlara vize çıkmaz. Ateşler bakılıp anlaşılınca yangın çıkaramazlar çünkü özü anlaşılmış öfke zarar verme yetisini kaybeder. Bilgelik karanlığın yokluğu değildir. Karanlığı ona dönüşmeden tutabilmeyi öğrenmektir. Çocuklar saftır çünkü hayatın kötülüklerini henüz tecrübe etmemişlerdir. İnsan büyüdükçe kalbinin saflığını yitirir. Bardaktaki su içine çamur girince saflığını yitirir. Ama o bardağı denize daldırırsak içindeki çamur erir gider ve tekrar saf olur. Saf kalabilmenin tek yolu ana kaynak ile irtibat kurabilmektir. Denizin içinde bir damla, damlanın içinde bir deniz olduğumuzun idrakine varabildiğimizde mutlak huzura kavuşuruz. 

16 Ocak 2026 Cuma

Kapılar

 Camileri kalabalık görünce çok mutlu oluyorum. Cuma günü hayırlar fethi, şerler deffi için;ellerini Allah'a açan belki tek bir kulun duasının hatrına akıbetimiz hayır olacak, ahiretimiz cennet olacak. Bugün cuma namazı için camide yerimi aldım. Arkamda ihtiyarlıktan ötürü sandalyede oturan yaşlı gurubu, sağ yanımda ise içeri giren insanlardan ötürü sürekli açılan giriş kapısı vardı. Kapının dibinde bir amca arkamdaki tabure üstünde namazını kılacak gruptan birine gayet ciddi bir şekilde seslendi: " Kalk o tabureden! Sen gençsin! " ardıma dönüp baktım ve seslendiği kişiyi gördüm. Adam ciddi ses tonuyla devam etti: " Sen ihtiyar mısın ki oturuyorsun! " dedi. Beni bir gülme aldı. Çünkü taburede oturan adam yaşlı başlı ihtiyar bir amcaydı ve kapı dibindeki adam belli ki arkadaşına takılmıştı. Hayat bazen kendini ve çevreni ti ye almaktır. Bunu ancak kendine güvenen, olgun insanlar başarabilir. Ezan öncesi vaaz boyunca arkamdaki tabureli ihtiyar grubundan bir amca her 30 saniyede bir " Kapıyı kapat, kapıyı kapat " diye içeri girenlere seslendi. Ezan vakti yaklaşıp cami dolarken içeriye sürekli bir insan sirkülasyonu olduğundan o kapı sürekli açılıyor, içeri giren kişiler ise ardlarında yeni gelenler olduğu için kapıyı açık bırakıyor ve içeri soğuk girince taburedeki amca tekerleme söyler gibi:    " Kapıyı kapat, kapıyı kapat, kapıyı kapat... " diyordu. Kendi kendime Allah tövbe kapımızı kapatmasın, dedim. O an aklıma hayatta yüzüme kapanan kapılar geldi. İş kapıları, aşk kapıları, kapılar, kapılar... Ben şunun farkına vardım: Kapanan her bir kapının ardından Allah size hayalinizin ötesinde daha güzel bir kapı açıyor. Bu hep böyle oldu hayatımda. Siz değerli okurlarım için bu yazı duam olsun: Hayatınız boyunca Allah size en güzel kapıları açsın. Amin.

15 Ocak 2026 Perşembe

Alışmak mı Anlaşmak mı?

 Yeni işine alıştın mı? Okula alıştın mı? Yeni evine, mahallene alıştın mı? Çevreye alıştın mı? Hayat statik değil etrafımızda cereyan eden olaylar, mekanlar, insanlar sürekli değişim içinde. O yüzden alıştın mı sorusunu çok kullanıyoruz. Şunu gözden kaçırıyoruz: alışınca bir şeyler eksik kalıyor. Çünkü alışmak anlaşmanın kötü bir taklidir. Alışmak ödün vermektir. Anlaşmak ise diyalog kurup karşılıklı adım atmaktır. Hayat tek taraflı yaşanacak bir şey değil.Çünkü alışmak: zorluklara katlanmak, herhangi bir nedenden  ötürü ( ölüm, ayrılık) insanların noksanlıklarını idare etmek gibi anlamlara gelir. Alıştım diyince yeni şartlara kafadan negatif anlam yüklüyoruz. Oysaki hayatta mutlak iyi ve mutlak kötü haller yada dönemler yoktur. Mutluluk kötü gibi görünen olayların ardındaki iyiyi keşfetme sanatıdır. O yüzden hayata alışmaya değil, hayatla anlaşmaya bakalım. Böylece iki tarafı da memnun ederiz. Biraz yaratıcı olalım. Algılarımızı açalım. Şartlar içindeki fırsatları keşfedelim. Kelebekler güzeldir. Kelebekleri yakalamak için peşlerinden kovalamak yerine biz kendi bahçemizi güzelleştirelim. Bahçemiz güzel oldumu kelebekler yanımıza zaten kendiliğinden gelecektir.


14 Ocak 2026 Çarşamba

İran

 İran'da mevcut dini rejimin dayattığı hayat tarzından memnun olmayan halk, demokratik protesto hakkını kullanarak bir süredir sokaklarda yürüyüş yapıyor. İran rejimi ise protesculara sıfır tolerans göstererek, ölümlere neden olarak, tutukladığı protestocular için idam mekanizmasını devreye sokarak zalimliğini tüm dünyaya gösteriyor. Daha özgür ve modern bir yaşamın hayalini kuran İran halkı haklı mı haklı. Ama burada kritik bir noktayı gözden kaçırıyoruz.İşin içine kan kokusu alan emperyalist köpek balığı ABD girdi. Başkan Trump " İran'ı vururuz, protestocuların yanındayız" diye demeçler veriyor. ABD nin demokrasi getireceğiz diyip müdahale ettiği hangi ülkeye hayır gelmiş ki İran'a gelsin. Önümüzde Irak, Suriye, Mısır, Libya, Afganistan örnekleri var. Ortadoğuyu yeniden şekillendirme kapsamında ABD ile uyumlu yönetimler getirmek olan Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında adı geçen ülkelerde milyonlarca sivil öldü ve bölge istikrarsızlaştı.Suriye'de Esad, Irak'da Saddam gitti ve güney sınırımızda ABD-İsrail ile komşu olduk. Şimdi ABD'nin " Biz İran halkına demokrasi getireceğiz" bahanesiyle İran'a askeri müdahalede bulunması sonucunda İran'daki dini rejim yerine ABD kuklası bir yönetim gelir. Böylece Türkiye güneyden ve doğudan dolaylı olarak ABD-İsrail kıskacına alınır  (Baskılanır) Ortalarda dolaşan Kürdistan devleti haritasının İran, Suriye, Irak ve Türkiye'nin doğu illerini kapsadığını size hatırlatmak isterim. İran'dan sonra BOP'un son adımı Türkiye'dir. Peki bölgemiz ve ülkemiz için en hayırlı olan İran senaryosu nedir? İran halkının istemediği dini rejimi değiştirme becerisini emperyalist köpekbalığı ABD'ye bırakmadan kendi içinden bulacağı lider ve vatansever kadrolarıyla gerçekleştirmesidir.

13 Ocak 2026 Salı

Bekle Beni

 Demokratik olmayan devletler düşünen, sorgulayan, eleştiren bireyleri sevmezler. Onları baskı ve tehditle tekellerindeki kolluk kuvvetleri ve yargı mekanizmalarındaki çarkların arasında sindirirler. Çünkü onlara göre aydın kesim sisteme tehdittir. 68 kuşağı böyle yok edilmeye çalışıldı. Bugünlere baktığımızda değişen bir şeyin olmadığını görmek herhalde 68 kuşağında genç olan ve bedel ödeyenleri üzüyordur. Çünkü ülkede değişen bir şey yok. Bu girizgahı yapmamın sebebi Zülfü Livaneli'nin son romanı Bekle Beni. Livaneli Selim ve Leyla arasındaki tutkulu aşkı ve 12 mart 1971 darbesinden sonra başta Selim olmak üzere bedel ödeyen bir kuşağın dramatik hikayesini anlatıyor. Livaneli kitapta  "...Anonimleştirme belki de tüm dünyada geçerli tek yönetim şekliydi; seni kendi kimliğinden soyup kalabalığa, o kalabalığın içinde bir yüzsüzlüğe mahkum ediyordu... " ve "...Onu kişiliğinden, düşüncelerinden, hayallerinden arındırıp bir sürünün parçası kılmak, bir sayı olarak görmek istiyorlardı. Yurttaş, öğrenci, asker, tutuklu... Sanki o, " o " değildi; sadece tarif edilen kategori içinde bir sayıydı, bir istatistik, bir hiç..." cümlelerini kuruyor. Aslında bu cümleler dikta ile yönetilen toplumların yönetim şeklinin röntgenini çekiyor. Zülfü Livaneli'nde Bekle Beni, bizi geçmişe Türkiye'nin karanlık ve utanç duyulması gereken bir dönemine götürürken Selim, Leyla ve kızları Zeynep arasındaki aşkı, sevgiyi ve direnişi yaşatacak. Herkese tavsiye ediyorum. Muhakkak alın okuyun. Ben nefes almadan kitabı bir günde bitirdim.

12 Ocak 2026 Pazartesi

He-Man

 Gölgelerin gücü adına dediğin sabah ne çok ağlamıştım. Hakikatin karşısında çırılçıplak kalmıştım. Elimdeki en değerli şey aklımdı. Sana sunabileceğim yegane şey; geçmişimi, şimdimi ve geleceğimi barındıran zavallı aklımdı. Zaten sonradan anladım ki o akılda bende değilmiş. Benden ayrı evrenin bir köşesinde titreşip duruyormuş. Sahibinin bir gün gölgelerden kurtulup aydınlığa kavuşmasını bekliyormuş. Titremesi üşümesindenmiş. Çünkü iki tatlı söze, başının okşanmasına, içten bir kucaklaşmaya hasretmiş. Bunları Katherene'den öğrendim. Beynimin bekaretini senle kaybettim. Fi tarihinde Bakırköyde halıları özlerken "aklımı kaybettim de buraya düştüm" diye üzülmüştüm. Halbu ki başından beri aklım bende değilmiş. Dışarıda bir yerdeymiş. Dr. Brown'un Delorean'ıyla 30 yıl öncesinden gelmeni ve onu ziyaret etmeni beklermiş. O seni herşeyden çok severmiş...

11 Ocak 2026 Pazar

Amblem

 Dün evde temizlik vardı. Temizlik yapan abla gelince sabah dokuzda kendimi dışarı attım. Rahat çalışması için ayak altında bulunmamaya özen gösteriyorum. Ama bu temizlik seansının, dün akşam olimpiyat stadında tuttuğum takım Galatasaray'ın ezeli rakibimiz Fenerbahçe'ye mağlup olmasına neden olacağını nereden bilebilirdim? Günü kafelerde kitap okuyarak ve kahve içerek geçirdim. Akşama doğru bugün akşam namazını camide cemaatle birlikte kılayım, dedim ve camiye gittim. Şadırvanda abdestimi aldıktan sonra ezanı beklemek için banka doğru yürürken bizim sokakta oturan emekli asker bir abimi gördüm. Çay içiyordu, beni davet etti. Çay ocağındaki tabureye çöktüm. Çayım geldi.Laf lafı açtı. Emekli asker abim " Oh be iyi ki kış geldi kafa ütüleyen o tulum çalan adam artık yok " dedi. Yazları köprü başında tulumuyla sadece bir kaç nota kullanarak saatlerce aynı melodiyi gıy, gıyda, gıy, gıy... diye çalan bi amca var. Bu olay hergün tekrar edince bi noktadan sonra tulumdan çıkan ses sinir tellerinizin üzerinde gıy, gıyda, gıy, gıy alt üst ediyor. Tam bir işkence.Bu durumdan herkes şikayetçi. Öyle ki; Birinci katta oturan komşu abim " Balkona çıkıp sniper ile o gıy, gıycıyı vuracağım " diyor. Emekli asker abim " Adamı köprüden dereye atacağım " diyor. Anlatmakla olmaz, öyle bir işkence ki yaşamalısınız. Çaylarımızı içerken emekli asker abime " Abi Guantanamo da CIA, mahkumları işkence yaparak sorguluyor ya, bu gıy,gıycıyı oraya götürseler tulumuyla çalmaya başlasa mahkumlar 'Tamam tamam bu müzik işkencesine daha fazla dayanamıyoruz' diyerek anında sakladıkları bilgileri anlatırlar" dedim. Emekli asker abim kahkahayı bastı.Buradan CIA, MİT ve Emniyet teşkilatımıza açık çağrımdır. Bu tulumcu amcayı teşkilatınıza alın ve mahkumların sorgulanmasında kullanın.Neyse ezan okundu camiye girdim. Namazı kıldım oradan arkadaşımın evine gittim birlikte Galatasaray- Fenerbahçe maçını izledik. İki sıfır yenildik ve üzgün bir şekilde eve döndüm. Salonumdaki koltuğa oturdum ve başımı ellerimin arasına alarak " Neden kaybettik? " diye düşündüm. O anda aynalı vitrinde, arkadaşımın oğlunun 2 yıl önce bana hediye ettiği legolardan yaptığı Galatasaray ambleminin çarpık durduğunu fark ettim.Dehşete düştüm. Bugün temizlikçi abla salonu temizlerken aynalı vitrini de elden geçirmiş ve Galatasaray amblemini düz değil, çarpık şekilde yerine bırakmıştı. İşte Galatasaray bu yüzden yenildi. Şimdi sakın bana " Amma da batıl inançların var " demeyin. Bir kaç ay önce de yine bir temizlikten sonra amblem çarpık bırakılmıştı ve Galatasaray puan kaybetmişti. Hemen amblemi elime aldım ve aynalı vitrine düzgün bir şekilde koydum. Ama iş işten geçmişti. Ah be Hacer Abla: Yaktın Galatasaray'ı !!!


9 Ocak 2026 Cuma

Sır

 Dan Brown edebiyat tarihinin en iyi mekan tasviri yapan yazarlarının başında geliyor. Son romanı Sırların Sırrı'nı bugün bitirdim. Hikaye tarihi Prag şehrinde geçiyor.Kitabı okurken sanki tarihi mekanları, binaları, caddeleri izliyormuşunuz gibi hissetiriyor. Kendisi edebi metinlerinde gerilimi, gizemi ve bilimi usta bir simyacı gibi harika bir şekilde harmanlıyor. Sırların Sırrı kitabı yine bir simge bilimci Robert Langdon macerası. Langdon'ın seri tarihinde ilk kez bir kadınla duygusal ilişki yaşadığına tanıklık ediyoruz bu romanda. O kadın bilinç hakkında bildiğimiz kalıpları yıkacak, yeni ufuklar açacak dünyayı sarsacak bir kitap çıkarma hazırlığında olan nörobilimci Katherine Solomon. Romanda heyecanı, gerilimi yaşarken Solomon'un ağzından insan bilincine dair şaşırtıcı bilimsel bilgiler de aktarılıyor. Spoiler vermek istemiyorum ama size şukadarını söyleyecek olursam: kitapta insan bilincinin beynimizde değil dışarıda evrensel bir bilinç içinde olduğu fikri tartışılıyor. İnsan beyni radyo gibi bir alıcı ve evrenin yaptığı yayınları alıyor. Bu teori durugörü, telepati, astral seyahat ve gelecekten haber alan rüyalar gibi pek çok parapsikolojik fenomeni mantık zeminine oturtuyor. Langdon'nın başına problem açan romandaki kötü karakterlerin ve kuruluşların neyin peşinde olduğunu okuduğunuzda sarsılacaksınız. Dan Brown romanlarında dünyada yakın zaman ortaya çıkacak yeni teknolojileri anlatıyor. Mesela yıllar önce dünya bi haberken CERN laboratuarındaki deneyi anlatmıştı Melekler ve Şeytanlar kitabında. Bu kitapta da tarihi değiştirecek bir teknolojiden bahsediyor. İnsanların kolay kolay kabullenemeyeceği dünyadaki bazı insanların ise haberdar olduğu bir durumun üzerindeki sis perdesini kaldırıyor. Anlaşılan " egemenler " bu sırrın dünyanın en çok okunan yazarının son romanında insanlığa hafiften çıtlatılmasına onay vermişler. Daha fazla yorum yapmayacağım. Alın okuyun. Dan Brown'dan yine harika bir başyapıt. Sırların Sırrı. Harika bir macera yaşamaya hazır olun.

8 Ocak 2026 Perşembe

DEM

 Duyguları olan hassas varlıklarız.O yüzden kırılabiliyoruz. Bu durumu atlatmak için travmamızın üstüne yeni deneyimler yığmaya kalkıyoruz. Tıpkı eski bir afişin üstüne yeni afişler yapıştırmak gibi. Ama nereye gidersek gidelim o yara peşimizden geliyor. Çünkü demlenmeyi bilmiyoruz. Sabırsızız, beklemeyi bilmiyoruz. Oysaki insan acılarını da demlemeyi bilmeli. Acı kaçılacak bir şey değil, kabul edilecek sindirilecek bir şeydir aslında. Hayatta kendini tekrar eden paternler var. Belli bir eşiği geçtikten sonra karşınıza peruk takmış, kıyafet değiştirmiş, takma bıyık ve gözlükle kılık değiştirmiş olaylar geliyor. Belli bir tecrübeden sonra olayların cisminin yeni gibi görünsede özünün aynı olduğunu anlıyorsunuz ve sizi sürükleyebileceği noktaları önceden kestirebiliyorsunuz. Tıpkı yaptığı sayısız deney sonucu bir formül keşfeden bilim adamı gibi. Tüm zahmet o formülü keşfedene kadar çekiliyor. Sonrası kolay. Değişkeni formüle koyuyorsunuz ve sonucu elde ediyorsunuz.Bunu hayattaki detayların ve ahengin farkında olan olgun ruhlar yapabiliyor. Olumlu şeylerde ne coşkulu sevinç, olumsuz durumlarda ne aşırı üzüntü duyuyorlar artık. İki uca savrulmadan dengede duruyorlar. Dengede oldukları için artık hayatta düşmüyorlar.

7 Ocak 2026 Çarşamba

Mucize

 İkinci dünya savaşı sırasında Leningrad şehrinde bir Rus askeri evine gidiyormuş. Alman ordusu tarafından bombalanan şehir harap haldeymiş. Kamyonetler ölen insanları yüklenmiş toplu halde defnetmek için mezarlığa götürüyorlarmış. Evine giden asker böyle bir kamyonete denk gelmiş. Kasasındaki ölülerden biri onun  dikkatini çekmiş. Ölülerden birinin ayağındaki ayakkabılar aynı karısına hediye aldığı ayakkabılara benziyormuş. Adam meraklanmış ve o ayakkabıların sahibi olan cesede yakından bakmış. Ve kamyonetteki cesedin karısına ait olduğunu anlamış. Kamyoncuyla konuşmuş ve karısının naaşını kendisinin defnetmek istediğini söylemiş. Kamyoncu " Olur " demiş ve asker karısının naaşını almış. Mezarlığa giderken karısının belli belirsiz nefes aldığını hissetmiş. Karısını hemen hastaneye yetiştirmiş ve yoğun bir tedavi sonucunda karısı ölümden dönmüş. Karı koca hayatlarını yaşamaya devam etmişler ve ölümden dönen kadın gebe kalmış ve 7 Ekim 1952 yılında bir bebek dünyaya getirmiş. Bebeğin adını Vladimir Putin koymuşlar. O bebek bugün Rusya devlet başkanlığı yapan, dünyanın en güçlü adamlarından biri olan Putin'dir. O asker o sokaktan geçmese, ölülerle dolu kamyonetin içinde karısını fark etmese, defnedilmeye götürülürken kadın nefes almaya başlamasa bugün Putin diye biri olmayacaktı. Hayat mucizelerle dolu. Umudu hiç bir zaman kaybetmemek lazım. Tanrı'ya olan inancımızı daima muhafaza etmeliyiz. Çünkü hayatta hepimize yetecek kadar mucizeler var.

6 Ocak 2026 Salı

Kendine Gel

 Sabah yürüyüşünün ardından deniz kenarındaki çay bahçesine oturuyorum. Sanki geçen hafta bizi dondurmamış gibi hava bugün güzel. Deniz sakin, kumsalda gezinen güvercinler sakin, ben sakin. Sade Türk kahvemi içince kendime geldim diye düşünüyorum. Bu "kendime geliyorum" cümlesine takılıyorum. Gelmek için biryerlere gitmek gerekir. İnsanlar oldum olası hep bir yerlere gidiyorlar. Çocukluklarından büyüklüklerine gidiyorlar. Radyoda tesadüf ettikleri nostaljik şarkıyı duyunca yada iki kadeh içip çakırkeyif olunca geçmişteki anılarına gidiyorlar. Hayaller kurup geleceğe gidiyorlar. İşe gidiyorlar. Tatile gidiyorlar. İnsanlar neden kaçıyorlar? Kendilerinden mi? Kendileriyle başbaşa kalınca, kendileri onlara ne fısıldıyor? Bunu yazmayacağım. Düşünmeyi size bırakıyorum...Dünyayı gezmiş ama bir türlü kendine gelememiş insanlar tanıdım. Kalabalık sülalesi ve etrafında büyüttüğü çocuklarıyla övünen ama kendine gelmeyi unuttuğu için kendini yalnız bırakmış insanlar tanıdım. Paranın, gücün, şehvetin altın saraylarına gitmiş ama geri dönüş köprülerini ahiretleriyle birlikte yakmış kendine geldiklerinde çok geç olacak insanlar tanıdım. İstediğimiz heryere gitmekte özgürüz. Ama kendimize gelmek şartıyla!


5 Ocak 2026 Pazartesi

Neden Korkmalıyız?

 Ölçmeye bukadar meraklı insanın, hayatın kendisini ölçtüğünün farkında olmaması bana hüzünlü geliyor. Hayat; merhameti, adaleti, cömertliği, iyiliği insanın içindeki erdemleri kısaca vicdanımızın çalışıp çalışmadığını ölçüyor. Aslında insanın vicdanına karşı gelmesi ve hata yapması (bunu günah olarak da adlandırabiliriz) tek bir şeyden kaynaklanıyor. Korkmaktan. Para kaybetmekten, menfaat kaybetmekten, makam-mevki kaybetmekten korkuyoruz ama Tanrı'dan korkmuyoruz. Aslında iman dediğimiz şey sadece namazı, orucu, zekatı yani ibadetleri kapsamıyor. İman hayata ve insanlara karşı tutumumuzu da kapsıyor. Dünyevi şeylerden korkmadığımız zaman, hayata karşı cesur olduğumuzda insani hatalardan ve Tanrı katında başımızın derde girmesinden korunabiliriz. Korkmamız gereken tek şeyin Allah'ın rızasını kazanamamak olduğunu idrak ettiğimiz gün gerçekten iman etmiş oluruz. Bu hayat bizi ölçmek için var. Bu hayat bizim cesaretimizin ölçüldüğü bir sınav.

4 Ocak 2026 Pazar

Sevmek Ne Değildir?

 Sevmeyi temas etmek zannediyoruz. Oysa ki sevmek birbiri içinde çözünmektir. İki kişinin duygusal uyumudur. Aşk çocuk bahçesindeki bir tahtıravalliye binmek gibidir. Tek başına olmaz. Havalanabilmek için bir başka kişiye ihtiyacın vardır. Hayat düz bir yolculuk değil. İnişler, çıkışlar var. Dalgalar var. Bu engelleri " uyumu " yakalayanlar kazasız belasız aşabilir. Gelecekte insanların bugünün romanlarında, filmlerinde geçen bir ömür süren evliliklere hayret etmelerinden korkuyorum. Sevmeyi sınırların kalkması zannediyoruz. Sınırlarını koruyamayan partnerler bir süre sonra duygusal çatışma yaşıyor. Çünkü karı koca da olsa, sevgili de olsa ilişkinin haricinde herkesin kişisel alanlara ihtiyacı vardır. Sevince sınırların kalkması değil, yargılamanın kalkması gereklidir. Kişinin partnerindeki iyi yanları ve kötü yanları görüp onun herhangi bir parçasını reddetmeden bütününü kabul edip sevmelidir.

3 Ocak 2026 Cumartesi

Astronot ve Kızılderili

 1969 yılında NASA aya yolculuk edecek astronotları ayın yüzeyine benzerlik taşıdığı için çölde eğitime yollar. Neil Armstrong ve arkadaşları çölde ay görevinin similasyonunu yapmaya başlarlar. Bir kızılderili şefi uzaktan sessizce onları izlemektedir ve günlerdir tuhaf kıyafetler ( Astronot giysileri, tabi kızılderili bunu bilmez ) giymiş bu adamların çölde bir ileri bir geri neden yürüdüklerini merak eder. Kızılderili sonunda dayanamaz ve Neil Armstrong'un yanına gider.

" Siz burda ne yapıyorsunuz? " diye sorar. Armstrong " Yakında aya gideceğiz. Onun için hazırlık yapıyoruz " cevabını verir. Bunu duyan kızılderili çok sevinir. Çünkü onlar ayda kutsal ruhların olduğuna inanmaktadır. Kızılderili " Ay bizim için çok önemlidir çünkü orada kutsal ruhlar var. Size bir mesaj söylesem aya gittiğinizde oradaki kutsal ruhlara iletebilir misiniz? " der. Armstrong teklifi kabul eder. 

Kızıl derili astronotlara kendi yerel dilindeki mesajı ezberletir. Armstrong " Bunun anlamı ne? Neden kendi dilimizde söylemiyoruz? " diyince kızılderili " Bu mesaj aydaki kutsal ruhlara ancak bizim dilimizde iletilmeli " der. Daha sonra Armstrong ve arkadaşları kızılderilinin yerli lisanında kendilerine ezberlettikleri mesajın anlamını buldukları bir tercümana sorarlar. Tercüman mesajı duyunca kahkahalara boğulur. Armstrong " Komik olan ne? Neden güldün? " diye sorunca Tercüman kızılderilinin mesajının anlamını açıklar:

" Bu adamların dediği hiçbir şeye inanmayın. Topraklarınızı işgal etmeye geliyorlar "

Eğer edebiyat sever biriyseniz Haberturk.com da Muhsin Kızılkaya'nın edebiyat portre adında bir köşesi var. Kendisi edebiyata dair, yazarların ve hayata iz bırakan kitaplarının tahlillerini yapıyor köşesinde. Muhsin Bey'in yazılarından resmen edebiyat eğitimi aldığımı ve genel kültürümü geliştirdiğimi söyleyebilirim. Okuduğunuz bu anektodu son köşe yazısında paylaşmış. 


2 Ocak 2026 Cuma

İçkinin Kötülükleri

 Dün gece televizyonda yabancı bir film seyrediyordum. Biri kadın biri erkek iki polis bara giriyor. Kadın polis barmene siparişini vermek için yaklaşıyor ve " iki .... " diyor. Ağzından çıkan " iki " kelimesinden sonraki kısım sansürlenmiş. Artık iki içki mi diyor, iki bira mı diyor, iki viski mi diyor, orası meçhul. Çünkü sansürlenmiş. Aklıma sayın cumhurbaşkanımızın yıllar önce Fatih Altaylı ile yaptığı bir program geldi.Tayyip Bey içki içenlere ayyaş demişti. Fatih Altaylı'da " Akp seçmeni içinde de içki içenler var. Onlar da mı ayyaş? " diye sormuştu. Tayyip Bey " Onlar ayyaş değil" demişti. Bende demek ki AKP lilere içki tesir etmiyor ve eğer ben de AKP li olursam istediğim kadar içki içip sarhoş olmam, e koskoca cumhurbaşkanı yalan söyleyecek değil ya, vardır bir bildiği diyerek ertesi gün yaşadığım şehir Yalova'daki AKP il binasına gidip Ak Parti üyesi oldum. O akşam 3 bira ve üstüne bir şişe viski içtim. Viski şişesinin ortalarına geldiğimde televizyonda izlediğim Arka Sokaklar dizisinde Mesut komserden 3 tane, Hüsnü komserden 5 tane, Rıza babadan ise 17 tane görmeye başladım. Kendi kendime: ben sarhoş olmuş olamam çünkü AKP liyim, dedim ve viskinin kalanını da içtim. Midem bulandı ve salonun ortasına kustum. Bir süre kusmuğumun içindeki bulamaç haline gelmiş o akşam yediğim patates ekmek de ki patateslere ve turşuya baktım. Sonrasını hatırlamıyorum film kopmuş. Sabah uyandığımda eşofmanımda ve külodumda bir ıslaklık hissettim. Meğersem gece sarhoş olduktan sonra uyurken çişimi altıma kaçırmışım.

Çok hiddetlendim ve soluğu AKP il binasında aldım. Yolda giderken kendi kendime "Kandırıldık " dedim. AKP üyeliğimi feshettim. Tayyip Bey'in dindar nesil yetiştirmekte ki hassasiyetini anlıyorum. Artık televizyondaki en masum filmde bile barmene " iki içki " diyen kadının sesi sadece " iki .... " diye çıkıyor ve sansürleniyor. Benim sayın cumhurbaşkanına bir kaç sorum var:

Biliyorsunuz 29 Aralık 2025 tarihinde Yalova'daki IŞİD operasyonunda 3 polisimiz şehit oldu. Polislerimizi şehit eden teröristlerden birine o gün " Terör örgütü üyesi olmaktan ötürü yargılandığı davada beraat ettiğine dair " bir tebligat gitmişti. Sayın cumhurbaşkanımız bu teröriste beraat kararı veren hakimin alkollü olup olmadığını kontrol etti mi?

Başka bir soru: 6 şubat Maraş depreminde 50 bin canımız gitti. Depremden bir kaç yıl önce ruhsatsız ve kaçak binalara " İmar Barışı" adında bir uygulamayla hane başı sırf bir kaç bin lira kazanmak için ruhsat verildi ve sonucunda devletin onay verdiği o kaçak binalar depremde insanların mezarı oldu. Acaba sayın cumhurbaşkanı bu imar barışı uygulamasını getiren dönemin çevre ve şehircilik bakanı Murat Kurum'un bu kararı alırken alkollü olup olmadığını kontrol etti mi? 

Bir soru daha: 2009 yılında Bülent Arınç'a suikast yapılacaktı bahanesiyle Türk Silahlı Kuvvetlerinin kozmik odasına giren FETÖ'cü savcıların ülkemizin olası bir işgal altındayken göstereceği direniş planlarını yani kuvayı milliyemizin düşman devletlerin eline geçmesiyle ciddi bir güvenlik zaafına uğramamıza neden olan kişilerin bu kararı alırken alkollü olup olmadıklarını kontrol etti mi acaba sayın cumhurbaşkanımız? 

İçki çok kötü bir şey.Aman ha dikkatli olalım televizyonda oynayan filmlerde içki kelimesini sansürleyelim, viski bardaklarını mozaikleyelim. Çoluğa çocuğa kötü örnek olur sonra...

1 Ocak 2026 Perşembe

Yılbaşı

 Yılbaşı gecesi geç yatınca bugün de geç kalktım. Sabah ilk iş kettle ımın başına gidip kendime bir kahve yapmak istedim. Sert bir kahve beni kendime getirir diye düşündüm. Mutfağa girince bir sürprizle karşılaştım. Kettle ımın dibinde üç tane gıcır gıcır roman ve bir not buldum. Not noel babadandı. Şöyle yazıyordu: " Sevgili Onur. Geyikler yılbaşında grev yapınca senin tavsiyene uydum ve geyikleri kesip etlerini bulduğum bir kaç emekliye ikram ettim. Yıllardır ülkeyi sırtında çeken eti rüyalarında gören emekliler benim grevci geyiklerin etini yiyince kızağımı çekmeye gönüllü oldular ve bu yılbaşında da tüm dünyayı dolaşıp insanların yeni yıl hediyelerini dağıtabildim. Ve sana teşekkür etmek için Dan Brown'ın, Zülfü Livaneli'nin ve Ayşe Kulin'in son romanlarını hediye olarak getirdim. Yeni yılın kutlu olsun. Sevgiler " Kahvemi yaptım ve kitapları kaptığım gibi salona geçtim. Yalnız aklımda bir soru vardı. Noel Baba neden hediyemi mutfaktaki kettle ın yanına koymuştu? Whats up dan bizim ton ton ihtiyara yazdım. Hemen cevap verdi: " Evladım geceleyin senin eve geldiğimde loşluktan ötürü mutfaktaki su ısıtıcı kettle ını çam ağacı zannetmişim ve hediyeni oraya koymuşum " dedi. Tekrardan mutfağa gittim ve kettle a baktım. Etrafı iki haftadır birikmiş hazır çorba ve ikisi bir arada kahve poşetleriyle karman çorman kuşatılmış, kettle ı harbiden süslenmiş bir yılbaşı ağacına benzediğini ve poşetlerden dökülüp tezgahı kirletmiş çorba ve kahve tozlarının kettle dan bozma çakma yılbaşı ağacıma kar efekti yaptığını gördüm. Bizim ton ton ihtiyar haklıydı. Yılbaşıma gelince: Kelimenin tam anlamıyla harikaydı. Pizza ve Kola eşliğinde Dijitalde Cem Yılmaz'ın son gösterisini izledim ve gülmekten karnıma ağrılar girdi. Çok komikti tavsiye ederim. Dijitale daha dün yüklendi. Ardından efsanevi İtalyan tenor Andrea Bocelli'nin 30. sanat yılı konseri vardı TRT 2 de. Bay Bocelli bence modern çağın Mozart'ı. Bir time to say goodbay söylediki kendimden geçtim. Ardından yerel kanallar arasında zaplayarak müzikli programlarla yeni yıla girdim. Kim demiş yalnızlık kötü diye? Kendi kendine yetebildikten, hayata pozitif bakabildikten ve neşeli olduktan sonra yalnızlıkta güzel bir şey bence. Kendiyle mutlu olmayı bilmeli insan. Kendimden biliyorum. Bende yılbaşı havadisleri bunlar. Hepinizin yeni yılını tekrardan kutluyorum. Sevgiler...

Onur