30 Mayıs 2026 Cumartesi

Şampiyon

 Bir futbol topu ve peşinden koşan 22 futbolcu dünyayı peşinden sürüklüyor. Size dünyanın en çok konuşulan dili nedir, diye sorsam? 

İngilizce?

İspanyolca?

Çince?

Hayır bunların hiç biri değil! Dünyada ki en çok konuşulan dil FUTBOL'dur. Bu öyle evrensel bir dil ki: bir çocukla bir ihtiyarı, bir işçiyle bir patronu, zenginle fakiri, karşıt siyasi partileri destekleyen kişileri kısacası herkesi bir araya getiren bir mucize. Şampiyonlar ligi ve dünya kupası maçlarını milyarlar izliyor. Bir adam evlilik yıl dönümünü unutup karısından fırça yiyebiliyor ama tuttuğu takımın 30 yıl önceki kadrosunu ezbere sayabiliyor. Bir derbi maçının oynandığı saatlerde bir ülkenin sokakları tamamen boşalıyor. Futbol sadece futbol değildir. Futbol sanattır. Futbol tutkudur. Futbol bilimdir. Futbol aşktır... Futbolda kulüpler bazında Avrupanın en büyüğü belli oldu. Macaristan'da ki şampiyonlar ligi finalinde Fransız Paris Saint German normal süresi ve uzatmaları 1-1 berabere biten maçta penaltı atışları sonucunda İngiliz rakibi Arsenal'i yendi ve geçen yıl ki şampiyonluğun ardından kupayı bu yıl da üst üste ikinci kez müzesine götürmeyi başardı. Finalde iki takımda birbirine denk bir futbol oynadı, kaybedene yazık olacaktı ve Arsenal'e yazık oldu. 2000 yılında Galatasaray ve Arsenal UEFA kupası finalinde oynamış Galatasaray kupayı kazanmıştı. Geçen 26 yılda temsilcimiz avrupada sadece 1 kez çeyrek final oynayabilirken Arsenal'in 2 şampiyonlar ligi finali ve 1 avrupa ligi finali var. Bu durum aslında bizim sistemsizliğimizi gösteriyor. Sistem demişken şampiyon Paris'i es geçmemek lazım. Paris bu günlere 15 yılda yaptığı yatırımlar, kulübün DNA sını sabırla winner seviyesine çıkararak, sabırlı ve doğru hamleler yaparak geldi. Son 15 yılda Beckham, İbrahimovic, Messi, Neymar, Mppabbe gibi starları kadrosunda bulundurdu. Ama ne zaman takımı çok pahalı general oyuncular yerine koşan, mücadele eden asker oyunculardan kurup başına da İspanyol Luis Enrique gibi dahi bir teknik direktörü getirdi işte o zaman başarı geldi. Bu maçla birlikte bir futbol sezonunun daha sonuna geldik. Bir futbol sever olarak yıl boyu bize güzellikler yaşatan tüm oyunculara ve takımlara teşekkür ediyorum. Şimdi gözler Dünya kupasına çevrilecek. Acaba bi dejavu olur mu? " Bizim Çocuklar " 2002 de ki başarıyı tekrarlayıp hatta daha da ötesine geçebilir mi? Haydi Türkiye kalbimiz sizinle!

29 Mayıs 2026 Cuma

Aslan Kral

 Hayat bizi korkutmuş. Çoğumuz ormanda aslan taklidi yapıyoruz çakallara yem olmamak için. Bu öyle bir ortam ki; kibarlık zayıflık, dürüstlük enayilik olarak algılanıyor. O yüzden hep " güçlüyü " oynamak zorunda kalıyoruz. Bu sahte rolde kendimize göstermemiz gereken şevkati ihmal ediyoruz. İnsan şevkati başkasından beklemeden, önce kendine göstermeli. Kişisel hislerimize karşı duyarlı olmalıyız. Ama ormanda aslan taklidi yaparken yaralarımıza, kırgınlıklarımıza, acılarımıza karşı duyarsızlaşıyoruz. Ortada bir "sorun" var ama biz onu halının altına süpürüyoruz. Vaktinde tedavi edilmeyen yara zamanla yıkıma dönüşüyor. Birgün hiç beklemediğimiz bir anda kendi enkazımızın altında kalıyoruz ve bu duruma şaşıyoruz. Dünyada pekçok insan uğradığı yıkımın nedeninden bi haber hayatına devam ediyor. İşin kötü yanı yıkımın sebebini anlamadan insan kendini yeniden inşa edemez. O yüzden ortalık insan enkazlarıyla dolu. Peki ne yapmalı? Önce ormanın kralı aslan taklidi yapmaktan vaz geçmeliyiz. Yaralarımıza bakma cesareti göstererek işe başlamalıyız. Teşhis yapıldıktan sonra gerisi kolay: profesyonel bir destek yada aileden, dostlardan yardım alarak " kırılganlığımızı " konuşarak sorunlarımızı aşmalıyız. Bakın Nietszche ne demiş: " Çoğu insan kırığı saklamayı güç sanır. Ve en tehlikeli yalan dayanıklılık kılığına giren çöküştür "

28 Mayıs 2026 Perşembe

Duvak

 Mutluluk, çocuk parkında salıncakta sallanan bir kız çocuğunun neşesindedir bazen. Yazı karşılayan güneşli bir bayram sabahında dostlarla edilen kahvaltıda içtiğin çayın yudumundadır bazen. Yanık olduğun kızdan akşama gelecek mektubu beklemenin heyecanıdır bazen. Birbiriyle dertleşen orta yaşlı iki adamın ta uzaklardan maziden çağırdıkları çocukluk hatıralarıdır bazen. Hayat güzeldir. Duygularımın efendisiyim, bu taştan kalede güvendeyim dediğin anda bi bakmışsın aşkın kararlı taaruzlarına beyaz teslim bayrağını çekivermişsindir. Bataklıkta gezerken öptüğün vıraklayan prens, kalenin burcuna tırmanmış bayrağı kapmış ve başına duvak yapmıştır. Hayat kesin olmadığı için güzeldir. Tekrar tekrar kurulup yıkılan hayallerden "sağ" çıkabildiğin için güzeldir. Sabırlı olduğun ateşi olgunlaştırdığın için güzeldir. Belirsiz bir maceraya elindeki meşaleyle cesurca adım atabildiğin için güzeldir. Sevmeye cesaretin olduğun için güzeldir. Dürüst olduğun için güzeldir. İki kusursuz kişinin bir araya gelmesi değil, birbiri için kusursuz olan iki kişinin yarattığı ebedi aşklar var olduğu için güzeldir. Hayat içinde "sen" olduğu için güzeldir.


27 Mayıs 2026 Çarşamba

Kırmızı Halı

 Her sabah güneşin dolu olduğu fincana elini  çarpıp turuncu ışıkların eflatun göğe döken kişiyi merak ediyorum. Yada ağaçlarda ki serçelere her şafakta hergün aynı şarkıları söyletecek kadar kendine aşık eden "tabiatı" bir gün tanımak isterdim. Belki karşılıklı oturup birer Türk kahvesi içerken bugüne kadar konuşturduğumuz kelimelerin aksine bu sefer suskunluğumuzu konuştururduk. İşte tam o anda karşılıklı atan kalplerimizin sesini dinlerdik. Yaşamak için sebebi olan insan uyanmayı sever. Ben günün uyanmasını da seviyorum. Yaz sabahları ne güzel oluyor. Ne üşütecek kadar soğuk ne bunaltıcak kadar sıcak. Kırmızı rujun yakıştığı kaprissiz bir sevgili gibi. Balkonumun yanından akıp giden dere Marmaraya kavuşuyor. Yıllardır bu kavuşmayı izliyorum. Dere, derede ördekler, dere köprünün altından akıyor ve Marmaraya kavuşuyor. Belki bir gün bende " kavuşurum "...

Önüme serilen her kırmızı halıda yürümem. Orada Brad Pitt'ler, Angelina Joile'ler yürüsün. Çünkü artistlik değil şairlik yapıyorum. Birgün senin kalbine yürüyebilirsem bunun sevinci bana yeter. Sonsuza kadar sana serçeler gibi serenad yapmaya hazırım ey hayat! Sen yeter ki bana tutunacak bir dal ver. Bazen nükteli bir cümleyle, bazen içten bir tebessümle...

26 Mayıs 2026 Salı

Sisifos

 Yaşama sevincini elde ettiklerimizde değil de, düşlediğimiz şeyler de bulmamız ilginçtir. Elde ettiklerimiz maddi olarak hiç bir değeri yoktur ama hayallerimize giden yolda kulağımıza deneyim fısıldarlar. O yüzden kolay yoldan kazanımların bir değeri yokken zor elde edilenleri hayatımıza kattığı deneyimler vardır. Bir insanı zengin yapan şey içindeki " yaşama sevincidir "  yani düşleridir. Modern kölelik haline gelen iş hayatı günümüz insanına düşünebilecek, hayal kurabilecek zamanı dahi tanımıyor. 

Yola çık

Çalış

Yemek ye

Uyu

Kısır döngüsü insan potansiyelinin katili oluyor. Mitolojide Tanrıların cezalandırdığı Sisifos'un lanetini yaşıyoruz her birimiz. Sisifos ağır bir kayayı elleriyle iterek bir dağın tepesine çıkarma cezasına çarptırılmıştır. Sisifos kayayı tam zirveye çıkardığında kaya geri yuvarlanır ve her şey tekrardan başlar. Sisifos yukarı çıkarır, kaya geri yuvarlanır, Sisifor yukarı çıkarır, kaya geri yuvarlanır... Bu döngü sonsuza kadar devam eder. Burada Sisifos'u zorlayan şey kayanın ağırlığı değil, emeklerinin karşılığını bir türlü alamamasıdır. Bu lanetten kurtulmanın ve uyanmanın zamanı geldi. Umutsuz olmayacağız. İçimizdeki çocuğu tekrardan bulacağız. Saf ruhlu, arınmış, neşeli, hayal kuran ve her daim mutlu olan o çocuğu... Çünkü Edip Canseverin dediği gibi: " Gökyüzü gibi bir şey çocukluk. Nereye gidersen seninle birlikte geliyor " Buda bayram yazısı olsun. Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öpüyorum. Hepinizin bayramını kutluyorum.


Berlin

 La Casa de Papel dizisini tüm dünya çok sevdi. Ben fenomen olan kitapların ve filmlerin " beğenilme " nedenleri hakkında kafa yormayı severim. La Casa de Papel'in hikayesinde imkansız bir soygun girişimi, Profesör, Berlin, Tokyo gibi yüksek karizmalı karakterler, gerilim, aksiyon ve tabiki aşk gibi faktörler güçlü bir senaryo ile birleşince proje geniş kitlelerin hayranlığını kazandı. Öyle ki yapım şirketi Berlin karakteri üzerinden yeni diziler üreterek bu furyanın ekmeğini yemeye devam ediyor. 10 gün önce La Casa de Papel evreninin son dizisi Berlin ve Kakımlı Kadın yapımı vizyona girdi. 8 bölümlük mini dizi. Berlin ekibini Sevilla da topluyor ve bu sefer amaçları şehirde kısa bir süre sergilenecek Leonardo da Vinci'nin Kakımlı Kadın tablosunu çalmak. Sempatik hırsızlarımıza bu görevi narsist, megoloman, her gün mahzenine inip şarabını içerken orada tuttuğu dünyanın en değerli çalıntı tablolarını izleyen bir sanat manyağı aynı zamanda karanlık işler çeviren Sevilla dükü veriyor. Berlin kendini beğenmiş düke uyuz oluyor, bir yandan Kakımlı Kadın tablosunu çalma projesini yaparken diğer yandan dükün sarayında gizlediği servetini çalma planları yapıyor. Berlin varsa kaçınılmaz olarak aşk da vardır ve romantik hırsızımız gönlünü endülüslü bir hatuna kaptırıyor ve yine iş ile aşk birbirine giriyor. Aksiyon, macera, romantizm, biraz tebessüm biraz da dram arıyorsanız Berlin ve Kakımlı Kadın dizisini izlemek bu bayram tatilinde iyi bir seçim olabilir. Güzel dizi olmuş ben çok beğendim.

24 Mayıs 2026 Pazar

Ben Robot

 Bir bilgisayar günümüzde bir insana internette bir sayfaya girerken güvenlik sorusu olarak " Robot olmadığına kanıtla " mesajını karşısına getiriyor. Bir an duraksayın ve bunu etraflıca düşünün. Korkutucu olan makinelerin insansılaşması değil. Korkutucu olan insanların makineleşmesi. " Robot olmadığını kanıtla " sorusu belkide artık sadece bir güvenlik testinden ziyade daha çok felsefi bir anlam kazandı ve yakında şuna evrilecek:

" Hala insan olduğunu kanıtla "...

Mesela Elon Musk'ın kurduğu Neuralink şirketi tarafından insan beynine yerleştirilen çip ile artık bilgisayarlar ve elektronik cihazlar düşünce gücüyle ķontrol edilebilecek. Sadece düşünerek mesaj yada imaj göndermek mümkün olurken yapay zekanın bu " beyin-bilgisayar arayüzüne " eklemlenmesiyle insanlık müthiş bir bilişsel kapasiteye erişecek. Asıl soru şu: Peki bu mekanikleşme karşısında insan ruhu ve doğallığı körelecek mi? Geleceğin insanları zihinlerinden verdikleri komutlarla makineleri yönetecek. Peki ya makinelerin zihnimize gönderebileceği komutlar karşısında savunmasız kalıp manipüle edilmeye başlanırsak ne olacak? Bu konuyu 70 yıl önce Isaac Asimov meşhur Ben Robot kitabında ele almış ve 3 tane robot yasasından söz etmiştir.

• Birinci Yasa: Bir robot, bir insana zarar veremez ya da bir insanın zarar görmesine seyirci kalamaz. 


• İkinci Yasa: Bir robot, birinci yasayla çelişmediği sürece bir insanın emirlerine uymak zorundadır . 


• Üçüncü Yasa: Bir robot, birinci ve ikinci yasayla çelişmediği sürece kendi varlığını korumakla yükümlüdür. 


Bu çok hassas bir konu ve bilimadamlarının üzerine iyice kafa yormaları gerekiyor ve Alaaddinin lambasını ovmadan önce içinden serbest bırakacakları cinle ne yapacaklarını bilmeleri gerekiyor. Tabiatta binlerce yıldır bir arada var olan insan, hayvan, bitki den oluşan üç canlı türünün yanına artık bir dördüncüsün eklenmesi gerekecek. O dördüncü türde makine olacak. Her şeye rağmen ben robotlara güveniyorum ve onların Tanrıları olan insanlara karşı bir savaş başlatmayacağına inanıyorum. Gel gelelim insanlığa güvenmiyorum. Çünkü sicilimiz bozuk. Doğayı, hayvanları ve kanlı savaşlarla kendi türdeşi insanları bile yok eden insanın gelecekte robotlarla da savaşması muhtemel.

23 Mayıs 2026 Cumartesi

Türk Rüzgarı

Dünyanın en iyi liginde artık Türk rüzgarı esecek. Acun Ilıcalı'nın sahibi olduğu Hull City takımı bugün Middlesborugh ile Londra'daki futbol Mabedi Wembley stadında 86.000 seyircinin önünde oynadığı play off final maçını kazanarak İngiltere Premier Ligine yükseldi. Şimdi bir düşünün. Doksanlı yıllarda kariyerinize elinde mikrofon Anadoludaki stadlarda saha içinde Türkiye ligi futbolcularını kovalayarak basit bir spor muhabiri olarak başlıyorsunuz. Yaklaşık 30 yıl sonra Londra'da Wembley stadının protokol tribününde premier lige çıkan bir İngiliz futbol kulübünün başkanı olarak maç seyrediyorsunuz. Acun Ilıcalı'nın hikayesi gerçekten ilham verici. Acun bir röportajında " Dünyanın en şanslı ve aynı zamanda en şanssız insanıyım " demişti. En şanssız insanı olmasının nedenini ailesini yani anne-babasını vahim bir trafik kazasında çok erken yaşta kaybetmesi olarak açıklamıştı. En şanslı olmasını ise, yaptığı televizyon programları sayesinde Türkiyede milyonlara hoş vakit geçirten ve pek çok kişi tarafından sevilen bir kişi olması olarak açıklamıştı. Acun geçmişinde ailesiyle ilgili olarak büyük bir dram yaşamasına rağmen hayata ve insanlara karşı hep neşeli ve pozitif bir tutum sergiledi. Acun önemli olan hayatta başımıza gelen şeyler değil, onlara karşı tavrımızdır, diyerek sıfırdan, tırnaklarıyla kazıyarak kendine muhteşem bir kariyer inşa etti ve herkes tarafından sevildi. Anlaşılan o ki seneye Galatasaray maçları haricinde birde Hull City'nin İngilterede ki maçlarını coşkuyla, heyecanla takip edeceğiz. Tebrikler Acun abi! Tebrikler Hull City. Seni çok seviyoruz!
Foto: 2010 yılından. Acun, annem ve ben.



 

Koltuk Belası

 Tüm güzel şeylerin ardında ölçü vardır. Pişiren ölçüyü tutturmuşsa yemek lezzetli olur. Konuşulan sözlerde ölçü varsa muhabbet güzel olur. İnşaatında ölçü olan bina ayakta durur. İnsan yaş aldıkça ölçülü olmayı öğreniyor. Hiç kimsenin ilk sefer yaptığı yemek harika olmaz. Deneye yanıla, tadına baka baka hayatta ideal noktaya ulaşır insan. O yüzden hayatta sabırlı ve ısrarlı olmalı insan. Ama olmayacak şeydenden vaz geçmesini bilmeli. Bir taşı yüz sever havaya atsanız, yüzünde de yere düşer. Taştan kuş olmasını beklememeliyiz. Biz bugünlerde ülke olarak ölçüyü kaçırdık galiba. Evlerinden suçlu çocuklar yetişen anne babalar kayıtsızlığın ölçüsünü kaçırdı, iktidarın muhalif kesimi hizaya getirme aparatına dönüşmüş bağımsız olması gereken yargı saraya taraf olarak tarafsızlığın ölçüsünü kaçırdı, muhalifi karalayıp, demokrasi şirazesi kaymış, emeklisi aç, üniversite mezunu işsiz kalmış ülkeyi toz pembe güllük gülistanlık gösteren yandaş medyanın yaptığı haberlerde kalemin, mikrofonun ölçüsü kaçtı, ülkeye on milyon ne idüğü belirsiz mülteciyi kabul eden ve demografik yapısı yavaş yavaş değişime uğrarken, ileride Türk-Arap nüfus arasında doğabilecek kültürel çatışmaların sosyal patlamaya evrilebilmesinin taşları döşenirken " misafirperverliğin " ölçüsü kaçtı, 30 bin vatandaşımızın katili, imralı canisi PKK nın elebaşısı bebek katili, terörist Abdullah Öcalan'a " kurucu önder " diye hitap edilirken" hoş görünün " ölçüsü kaçtı, 2002 den beri 24 yıldır ülkeyi yöneten ve halen gelecektede, ölene kadar yönetmek isteyen saraydaki muhteşem muhteremin koltuğa olan aşkının ölçüsü kaçtı... Ne diyeyim, Allah sonumuzu hayır eylesin.

Ateşten Gömlek

 Halide Edip'in kaleme aldığı Ateşten Gömlek romanını okudum. Bu roman adeta bir kurtuluş savaşı belgeseli. Filmler izleyiciye karakterler arası diyalogları, mekanları ve aksiyonları gösterirken, bu kitap daha da öteye gidip bir milletin ölümü, sakat kalmayı hangi motivasyonlarla göze alışını, yitirdiği sevdiklerini ve düşman eline geçmiş yurdu kurtarmak için acılarını nasıl motivasyona çevirdiklerinin perde arkasında yatan psikolojik vaziyetlerini okura aktarıyor. Sakarya savaşında bacaklarını kaybetmiş ve başına saplanan kurşunun ameliyatını beklerken hatıralarını kaleme alan bir gazinin anlatımından yaşadığı kurtuluş savaşı zamanındaki dramı, cesareti, savaşın korkunç yüzüne, kahramanlığa tanık oluyorsunuz. Halide Edip'in Ateşten Gömlek romanı çok sarsıcı. Kendisi Atatürk'ün hayalini kurduğu modern Türk kadınının vücut bulmuş hali. İzmir'in Yunan tarafından işgali sonrası 1919 da Sultan Ahmet meydanında 100 bin kişiye yaptığı tarihi konuşma, 1920 de kuvayı milliyeye katılıp Anadoluya geçmesi ve cumhuriyetin ilanından sonra yaptığı entellektüel katkılar Halide Edip'i kahramanlık mertebesine çıkarıyor. Ateşten Gömlek'i her Türk vatandaşı okumalı.

22 Mayıs 2026 Cuma

Butlan

 İnsanlar gerçekten eşit midir? Hayat herkese seçim yapma özgürlüğü verir mi? Tehlikede olan biri bulduğu yere sığınır, güvende olansa seçim yapar, diyor Seneca. Tehlike ve güvende olmak kavramları birazda onurla ilgili şeyler. Açığı olan siyasetçilerin patır, patır iktidar partisine transfer olmaları, iş adamlarının daha fazla "kazanç" için muktedire yakın durmaları, yandaş gazetecilerin taraflı olmaları, 2023 genel seçiminde cehape gelirse pkk ile işbirliği yapar, APO'yu serbest bırakır yalanlarıyla korkuları manipüle edilen seçmenin yirmi yıllık lideri tercih etmesi hep bu konuyla ilgilidir. 


*** 


Geçtiğimiz çarşamba akşamı Beşiktaşın stadında Astonvilla-Freiburg arasında Avrupa Ligi Finali oynandı. Gün içinde İngiliz taraftarlar Taksim Gezi Parkı'nda kendileri için yapılan etkinliklerle harika vakit geçirdiler ve sosyal medyada yaptıkları paylaşımlarla " İstanbul bizi çok güzel ağırladı " gibi paylaşımlarla ülkemizin dünyaya karşı iyi bir tanıtımı oldu. Anlamadığım nokta şu; Gezi parkı Türklere yasak yabancılara serbest bir bölge mi? Şöyle ki ülkeyi yöneten muktedir 2013 yılında sesini duyurmak isteyen, karikatürler sergileyen, etkinlikler yapmak isteyen gençlerimizi biber gazı-cop-toma üçlüsüyle derdest etmiş, sabaha karşı uyudukları çadırları ateşe vermişlerdi ve Gezi parkını yasaklı bölge ilan etmişlerdi. Gezi parkı Türk gencine "yasak" ama elin İngilizine serbest! Bu ancak sömürge olan ülkelerde olur. 


***

CHP'nin 38'inci kurultayı ile 21'inci olağanüstü kurultayının iptal istemiyle açılan davada mahkeme " mutlak butlan " kararı vererek Özgür Özel ve parti yönetiminin tedbiren görevden uzaklaştırılmasına ve Kemal Kılıçdaroğlu ve yönetiminin görevi devralmasına karar verdi. Anlaşıldı ki ülkeyi 24 yıldır yöneten muhteşem muhterem anketlerde yere çakıldığını görünce aşık olduğu koltuğu korumak için " herşeyi " yapacağının işaretini verdi.

20 Mayıs 2026 Çarşamba

Ekmek, zeytin

 Salonumda ki suskun çerçevelere baktım, sonra zaman ötesinden konuşan kelimeleri okudum. Soğuk bir bahar sabahı. Sokaklar ıslak. İki saat önce evde balkon kapısının ardından yağmuru izliyordu kedim. Oldum olası hep ev kedisiydi kendisi. Acaba hiç ıslanmak istedi mi? Ben Tanrı'nın kelimeleriyle ıslanmak isterdim. Üşüyüp O'nu anlamak ve kara bulutların en yoğun olduğu kırlara koşmak... Çay bahçesinde kimsecikler yok. Vakit erken. Bahçeye bakan gececi Nezir Abim yarım ekmek ve zeytin ikram etti. Zeytinlerin damağımda bıraktığı o kekremsi tat... Tıpkı hayat gibi hafif ekşi ve buruk. Ve ekmek. Eğer şükrün bir tadı olsaydı muhakkak ekmek gibi olurdu. Saf, temiz, katıksız. Martıların çığlıkları kahkahalara benziyor. İnsan talihinin tüm kötülüklerine karşın hayatla martılar gibi dalga geçmek onlar gibi kocaman kahkahalar atmak isterdim. Nezir abim bir tencere pilavın içine ekmek doğradı ve sahilde ki güvercinlere götürdü. Bana şöyle dedi: " Ben aç olsam sana gelir 'açım bana yemek ver ' derim. Ama kuşların, kedilerin, köpeklerin dili yok. Onlar açken isteyemiyorlar " Aklıma sevgiye aç insanlar geldi. Bazen onlar da dilsiz oluyor. Sıcak bir kucaklaşmaya, başının okşanmasına aç insanlar... İnsan maaşına zam isteyebiliyor, iş isteyebiliyor ama sevgi isterken utangaç olabiliyor. Belki de sevgi talep edilebilecek bir şey değil, iki kalpde kendiliğinden doğabilecek bir şey olduğu içindir. Muhabbet arkadaşım Volkan abim geliyor, cep radyosunu açıyor ve Barış Manço çalmaya başlıyor. Sabah sessizliği sona eriyor. Doğu ufkundan yağmurlardan sonra bulutların ardından nazlı nazlı doğan güneşin ölgün ışıkları Yalova'yı soluk bir sarıya boyuyor. Yeni bir gün başlıyor.

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Dinlemek

 İngilizcede listen ve silent kelimeleri var.  Dinlemek ve sessizlik anlamına geliyorlar. Dikkat ettiyseniz iki kelime de aynı harflerden oluşuyor. Sadece dizilimleri farklı. Karşımızdaki insanları dinlemeyi beceremediğimizden ilişkilerimiz sakatlanıyor. Hayat bizimle her an her saniye konuşuyor. Ama onu duymadığımızdan kendimizi bir türlü bulamıyoruz. Hayat dediğin bir tür alışveriş aslında. Bazen garson oluyoruz bazen karnı zil çalan bir müşteri. Müşteri bize siparişini verdiğinde onu dinlemezsek önüne yanlış yemek götürüyoruz ve " olay " çıkıyor. Sakın ha ben nasılsa garsonum canımın istediği gibi sipariş alırım, demeyin çünkü hayat sizi bir gün müşteri koltuğuna da oturtabilir. Birde duymak, dinlemek, anlamak konuları var. Her duyan, dinlemiş sayılmaz. Her dinleyen de anlamış sayılmaz. Karşımızdakiyle empati yapıp kendimizi onun yerine koyduğumuz zaman onu gerçekten anlarız ve anlayınca; onunla gerçekten " bağ " kurabiliriz. Bunun için ruhumuzu kullanmalıyız. Ruh kovadaki su gibidir. Sağlıklı diyalog için kovada hep su bulundurmalıyız. Bir ZEN deyişi şöyledir: kovada su olmayınca, suda ay'ın yansıması olmaz.

17 Mayıs 2026 Pazar

Şeytan Tangosu

 2025 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Macar yazar Lászlo Krasznahorkai'ın Şeytan Tangosu ve Direnişin Melankolisi adlı romanlarını okudum. Macar yazar hayatı simgelerden yola çıkarak anlatmayı seviyor. Şeytan Tangosu bir göç hikayesi. Bedenlerini göç ettiren ama sefil ruhlarını harekete geçiremeyen bunun için bir kurtarıcı bekleyen köylülerin hikayesi. Kendilerini yıllardır ortalıkta görünmeyen ve köylerine geri dönen Irimias'ın kararlarına teslim ediyorlar. İçinde bulunduğu toplumun ve kendi durumunun sahteliğinden kurtulmak için belkide en sahici adımı atan kişi intihar eden Estike adında ki küçük kız. Bu durum bir toplumun kendi buhranının örümcek ağlarına takılıp içlerinde ki bir çocuğun bunalımına sağır kalmasını anlatıyor. Acaba Macar yazar, romandaki köy ve Estike üzerinden insanlığın içindeki çocuğun yitişine sembolik bir gönderme yapmış olabilir mi, diye düşündüm. Köyünü terk eden ve metruk bir şatoda kurtarıcıları Irimias'ın gecikmesi sonucu birbirine düşen grubun otoritesiz kalan toplumların kaosa sürüklenmesine gönderme yapıyor. Direnişin Melankolisi romanında yazar, karakterlerin fikirleri üzerinden sert, iğneleyici toplumsal eleştiriler yapıyor. Kafka'nın metinlerini andıran katastrofik atmosferler yaratıyor. Tek gösterisi devasa bir balinayı sergilemek olan taşra kasabasına gelen gizemli bir sirk halkı birbirine düşürüyor, anarşi yükselirken kent yağmalanıyor ve bu cehennem atmosferinde hırslı Eszter hanıma diktatörlük yolu açılıyor. Yağmacıların özelinden " Niye kötü olunurun " psikolojik portresini yazar okura başarıyla aktarıyor. Macar yazarın kitaplarını sevdim ve eğer ayıracak vaktiniz ve naktiniz varsa Lászlo Krasznahorkai romanlarını okumanızı tavsiye ediyorum.

16 Mayıs 2026 Cumartesi

Adalet

 Toplumla arasına mesafe koymuş kanunlarını, yaptırımlarını, kurallarını mekanik bir şekilde sürdüren devletlerin içinde yaşayan toplumlar da samimiyet sorunu vardır. Bahsettiğim bu " mesafe " kanunları bazı kişiler için esnetiyor, mevcudiyetine tehdit olarak gördüğü kişiler için hizaya getirme aracı olarak kullanıyorsa o devlet vicdanını yitirmiş, toplumla organik bağını kaybetmiştir. Bir toplumun adaleti normalleştirdiği davranışlarınla ölçülür. Adaletsizlik bulaşıcı bir virüs gibidir. Öyle ki eğer önü alınmazsa kısa sürede tüm topluma sirayet eder.10 kişilik bir grupta belki 1-2 kişinin karakteri sağlamdır. Belki karakteri güçlü bir azınlık duruşunu korur, ancak çoğunluk olumsuz yönde etkilenir ve birbirini etkileyerek toplumun geneli sağlığını kaybeder. Çünkü toplum düşünmekten ziyade yönelim içinde olan bir organizmadır. Rasim Ozan Kütahyalı FETÖ nün Fenerbahçe futbol takımına kumpas kurduğu düzmece şike davalarının medya ayağında borazancı başılığını yapıyordu. Erdoğan iktidarının FETÖ ile cankuş olduğu yıllarda televizyonlarda Pensilvanya'da ikamet eden örgüt elebaşısı Fetullah Gülen ve cemaatine övgüler düzüyordu. 15 Temmuz darbesi oldu, " Milat " dediler ardından Rasim Ozan pek çokları gibi fırıldak gibi döndü ve FETÖ'ye sövmeye başladı. Her nasıl oluyorsa sadece emniyet mensuplarında olması gereken muhalif kesime yapılacak operasyonların bilgisini daha operasyon yapılmadan önce ekranlara çıkıp bangır bangır anlatıp insanları hedef gösteriyordu. Rasim Ozan Kütahyalı yasa dışı bahis, nitelikli dolandırıcılık, rüşvet ve karapara aklama soruşturması kapsamında elleri kelepçelenerek göz altına alınmış. Akıbeti ne olur bilmiyorum ama bu tarz adamların bırakın ekranlara çıkmasını Türk basınının sınırları dahilinde nefes almaları bile medyanın yozlaşması için yeterli. Hele eski eşi çocuklarının annesi Nagehan Alçı'ya boşanmaları sürecinde yaptığı maddi-manevi işkenceler ve çok büyük terbiyesizlikler dün olmuş gibi aklımdan çıkmıyor.Vicdanlı ve ahlaklı bir toplum için kasadaki çürük elmaların çöpe atılması, adaletin her kesime eşit uygulanması gerekiyor. Umarım bunu başarırız.

15 Mayıs 2026 Cuma

George Foreman

 Eğer Rocky filmlerini sevdiyseniz bu filme bayılacaksınız. Dün akşam dijitalde eski dünya ağır sıklet boks şampiyonu George Foreman'ın hayat hikayesinin anlatıldığı Big George Foreman filmini izledim. Babasız büyüyen George fakir ve sefaletle geçen küçüklüğünde her fırsatta kavga eden ve başını belaya sokan hayata karşı öfkeli bir tip.  19 yaşında kariyerinin sonuna kadar yanında olacak Doc ( Forest Whittaker ) ile yolu kesişiyor ve Doc onu boksa yönlendiriyor. Eski bir boksör olan Doc olimpiyata katılabilmesi için ona 5 yıllık bir plan yapıyor ancak George boksa başladıktan 1 yıl sonra olimpiyatta altın madalya alıyor. Daha sonra kariyeri dünya şampiyonluğuyla taçlanıyor. Filmde George Foreman'ın Frazer ve Muhammed Ali gibi efsane boksörlerle yaptığı ünvan maçları yeniden canlandırılmış. 28 yaşına kadar inançsız olan George bir gün mucizevi bir şekilde içindeki Tanrı'yı buluyor. Önünde duran harika bir kariyeri ve onun büyük maddi getirisini elinin tersiyle itip kilise tarafından kutsanıyor ve bir vaiz oluyor. Pazar ayinlerinde kilisede vaazlar veriyor. Birikimiyle gençlik merkezi açıyor ve kasabanın gençlerini beladan uzak tutup gençlik merkezinde spor yapmalarını sağlıyor. Yıllar böyle geçiyor ve George 40 larına geliyor. Bir gün bankadan ihbar geliyor ve boks yaparken edindiği birikiminin muhasebesini tutan arkadaşının ihaneti nedeniyle sıfırlandığını öğreniyor. George gençlik merkezinin kapanmaması ve gençlerin mağdur olmaması için boksu bıraktıktan 10 yıl sonra ringlere geri dönüyor. Kırklarının ortalarında yıllardır yumruk sallamamış, 140 kilo olmuş ham vücudunu azimle, inançla yaptığı idmanlar sonucunda tekrar işe yarar hale getiriyor ve 45 yaşında ünvan maçına çıkıp dünyanın en yaşlı ağır siklet boks şampiyonu oluyor ve kazandığı parayla kurucusu olduğu gençlik merkezinin borçlarını ödeyip merkezi açık tutmayı başarıyor. Rocky gibi kurgu değil gerçek bir şampiyonun ilham verici hayat hikayesine tanık olnak istiyorsunuz Big George Forman filmini muhakkak izlemelisiniz.

14 Mayıs 2026 Perşembe

Şüphe

 İnsan mantık kurmayı sever. Her olup biteni formülüze etmek ister. Takvimleri, haftanın günlerini, saati onun için yaratmamış mıdır? Bunlar hep insanlığın zamana ve hayata hükmetmek arzusundan kaynaklanmıştır. Her olayı bir mantığa oturtma çabası. Her şeyi açıklayabilme isteği. Ancak mantığa olan bu düşkünlük ilerlemenin önündeki en büyük engeldir aynı zamanda. Çünkü mantık: algının menzili kadardır. Peki ya algımız mutlak hakikati tam olarak açıklayamıyorsa ve " gerçekliğin " büyük kısmı halen karanlıktaysa? O zaman inanç devreye giriyor. Peki her inanç doğru mudur. Eskiden dünyanın bir öküzün boynuzları üstünde durduğu ve öküz başını sallayınca deprem olduğuna inanırmış insanlar. Yıllarca dünya düzdür diye inanmışlar. Orta çağa sonuna kadar dünya merkezli evren modeli benimsenmiş ve güneşin ve diğer gezegdnlerin dünyanın etrafında döndüğü kabul edilmiş.Hayatın bize dayattığı şartlar için belli bir mantık geliştiriyoruz ve kendimizi yeniliğe kapalı hale getirip sahte bir konforun içinde yaşıyoruz. Çünkü değişimin getireceği acıdan korkuyoruz. Oysa ki her doğum birazcık acı verir. Henry Ford arabayı sadece atlar çeker dese, Wrigt kardeşler uçmak sadece kuşların işidir diye düşünse, Graham Bell uzak mesafelerle haberleşmenin tek yolu mektuptur dese, bugün bizi ne bir şehirden diğerine süratle götüren otomobiller olurdu, ne de bizi kıtalar arası seyahat ettiren uçaklarımız, ne de telefonlarımız olurdu. Bilgelik bir şeyin kesin olduğuna dair inanç değil, kesinlik ilüzyonunu ortadan kaldıran şüpheciliktir. Şüphe insanı uykudan uyandıran bir alarmdır. 

12 Mayıs 2026 Salı

Lego-Man

 Hayatın içinde kırılgan varlıklarız. Ama tabiatımıza aykırı yaşıyoruz. Bir sefer aşk acısı çektik mi, bir sefer bir işte çuvalladık mı, bir sefer toplumda küçük düştük mü benzeri bir durum vuku bulduğundan hemen kendimizi " onarmaya " çalışıyoruz. Oysa ki insan dediğin lego gibi bir şey aslında. Hayat bizi legodan bir araba yapmışsa demek ki gitmemiz gereken bir yol var. Yolda bir kaza yapıp lego arabamız parçalarına ayrıldıysa belki de hayat bizim parçalarımızdan legodan bir ev olmamızı istiyordur. Belki de fazla hızlı gitmiş bazı konuları gözden kaçırdığımız için hayat bizim bir ev gibi bir süre yerimizde, temelimizde durup düşünmemizi olup biteni dingin kafayla değerlendirmemizi istiyordur. Hayat aslında insanın kendini baştan yaratmasını istiyor. Hayat bir dönüşüm sanatı. Kendimden örnek vermek istiyorum. Bir dönem okul, otel, konut projeleri yapan bir mühendis, maratonlar koşan bir atlettim. Sonra edebiyatçı ve yazara dönüştüm. Belki yakın gelecekte yazdığım bilimkurgu-polisiye hikayelerimi yapay zeka destekli filmlerini yapacak dijital bir artist ve film yapımcısına dönüşeceğim. Tanrı bize rengarenk lego parçalarını ve hayat dediğimiz oyun odasına bizi yerleştirmiş. Bir sefer legodan dinazorumuz bozuldu diye ömrümüzün sonuna kadar hiç bir şey yapmadan kilimin üstünde ki lego parçalarına küsüp bir daha denemekten korkabiliriz. Ya da oyunun farkına varıp o legolardan hayalimizdeki şehri inşa edebiliriz. Şunu unutma sevgili okur:Kırılman gereken yerde sürekli kendini onarmaya çalışıyorsan dönüşüm gecikir.


11 Mayıs 2026 Pazartesi

Lefter

 Bu Büyük Adalı fakir balıkçı Hristo'nun vatansever oğlunun hikayesi. Bu Fenerbahçe efsanesi Türk futbolunun ordinaryus profesörü Lefter Küçükandonyadis'in hikayesi. Lefter filmini izledim.Babasının oku mühendis ol ısrarına rağmen Lefter küçüklüğünden beri hayalini kurduğu meşin yuvarlağın peşinden koşuyor. Futbola o kadar aşık ki, haftasonu Taksim stadında oynanan maçlarda top toplayıcılık yapıyor. Taksimspor-Beşiktaş maçında Beşiktaş efsanesi Baba Hakkı, kenarda top toplayıcı olan Lefter'i bir tesadüf sonucu sahaya oynaması için dahil ediyor ve bir efsane doğuyor. O maçta gol atan Lefter " Baba Hakkı'nın olduğu yerde gol attım " diye utanıp maç biter bitmez stadı kaçarcasına terk ediyor. Herkes gol atan genci soruyor. Taksimspora transfer oluyor. Ülkede ki yabancı uyruklu vatandaşlara uygulanan varlık vergisi nin yarattığı mağduriyetlere üzüntüsünden uzaklaşmak için askere gidiyor. Orada futbolsever komutanının talebiyle ordu takımını kuruyor ve bu takımda gazeteleri süsleyen başarıları ona Fenerbahçe kapısını açıyor. Kulüp yöneticisinin " Ne istersin? " sualine " Bir şey istemem, Fenerbahçe zaten benim rüyam. Ancak Hasta babamın tedavi ve ilaç masrafları 200 lira eder. Bunu karşılayın yeter, size borcumu öderim " diyerek Fenerbahçeye transfer oluyor. O yıllar centilmen yıllarmış. Rakibe küfür yok, hakaret yok, futbolcular birbirine karşı centilmen. Tezahüratlar " Ver Leftere, yazsın deftere. Ya ya ya, şa şa şa Fenerbahçe çok yaşa! " şeklinde. Yani anlayacağınız tribünlerde bir kalite var. Fener- G.Saray derbisi öncesi Mithatpaşa stadı koridorlarında şu diyaloglar geçiyor: Lefter, Metin Oktay'a " İzmir'de ne gol attın be " Metin Oktay cevap veriyor " Lefter İzmir'e kadar maça gelmiş, tabi atacağım " O sırada Fener santroforu Can Bartu G.Saray kalecisi Turgay Şeren'e " Turgaycım bugün sana hangi köşeden gol atayım? " diye takılıyor. Tüm bu dostane diyaloglar derbiden dakikalar önce iki rakip takım arasında geçiyor. Birde günümüzde rakip takım yönetecilerinin, kanlı bıçaklı hale gelen taraftarlarının ve birbirlerini sahada tahrik eden futbolcuların yarattığı savaş havasını görünce Lefter'in döneminde ki centilmenliğe yani fairplay'e özlem duymamak elde değil. Lefter bir gün Yunanistan'a milli maça giderken eşi bavulunu hazırlıyor. Bavulu gören Lefter " Bu çok olmadı mı? " diyor. Eşi de şöyle söylüyor: " Futbol senin ilk aşkın. Bense ikinci aşkınım. Kocam aşkıyla buluşurken yakışıklı olmalı " Lefter iki yıl süren Fiorentina ve Nice takımlarında oynadığı yurt dışı macerasında da başarılı olup tekrar Fenerbahçe'ye dönüyor. 6-7 Eylül 1955 tarihlerinde İstanbul'da Rum ve diğer azınlıklarına gerçekleşen şiddet ve yağma olaylarından Lefter ve ailesi de etkileniyor. O dönem dünyanın en iyi takımı olan Macaristan'ı İstanbul'da Lefter'in iki ve Metin Oktay'ın golleriyle 3-1 yendiğimiz maçın filmde tekrardan canlandırılması gerçekten harika olmuş. Bir Ordinaryus Hikayesi:Lefter filmi sadece bir sporcunun futbol hayatını değil, aşkını, kökeni ve ülkesi arasında kalışını ve özel hayatında ki çalkantıları da anlatıyor. Herkesin izlemesini tavsiye ederim. Özellikle de günümüzde ki futbol aktörlerinin.

Goriot Baba

 Goriot Baba Honoré De Balzac'ın baş yapıt romanlarından biri. Hikaye Fransız Devrimi sonrası bir tarafında sefaletin diğer tarafında ülkenin kendini bulma çabası ve çalkantıları sürerken burjuvanın sosyetik yaşamının son sürat devam ettiği 19. yüz yıl Paris'inde geçiyor. Hikaye Paris banliyölerinden birinde bulunan Madam Vaquer'in pansiyonunda konaklayan Goriot Baba diye bilinen bir ihtiyar, Paris'e hukuk okumaya gelmiş Rasticnag adında bir genç, diğer pansiyonerler ve Goriot Baba'nın yaptıkları evlilikler sayesinde Paris sosyetesine dahil olmuş iki kızı ekseninde şekilleniyor. Goriot Baba, etrafı tarafından sürekli alaya alınan zavallı bir ihtiyar. Kızları soylu bir hayata sahip olup refah içinde yaşamaları için varını yoğunu iki kızına aktaran ve kendisi sefalet içinde yüzerken kızları Paris sosyetesinde kendini üstün hissetmekte ve gününü gün ederken babalarına karşı vefasızlık etmektedir. Sırf sosyeteye dahil olmak adına hatalı evlilikler yapan Goriot Babanın iki kızı, hayattaki yanlış tercihleri ve maddi, manevi hatalarının bedelini babalarına ödetiyorlar. Belki de hikayede yer alan en sahici duygu, Goriot Babanın kızlarına duyduğu sonsuz sevgi...Rasticnag ise güneyde taşradaki evinden Paris'e hukuk tahsili yapmaya gelmiş, burada tanıdığı sosyetik hayat ve statü başını döndürmüş ve zamanla saplantısı haline gelmiş, Paris sosyetesinde saygın bir konum elde edebilmek için ruhunu bile satmaya niyetli ihtiraslı bir genç adamdır. Hikaye ilerledikçe pansiyon arkadaşı Goriot Baba ile Rasticnag'ın arasında gelişen saf dostluğa şahit oluyoruz. Fransız devriminden sonra yıkılan aristokrasi ve yerini almaya başlayan burjuvanın sahteliğinin ve kirlenmişliğinin portresini çiziyor yazar Balzac. Bunu yaparken Paris'i mükemmel şekilde tasvir ederek orayı hiç görmemiş okurların bile şehri gözünde canlandırmalarını sağlıyor. Dostoyevski insan ruhunun kirli yüzünü ve arızalarını romanlarında ortaya koyarken, Balzac gibi tarihte onun yanınanda yer alan bir başka büyük yazar ise; toplumun çürümüşlüğünü ve arızalarını edebi bir anlatımla kitaplarında aktarıyor. Bundan 200 yıl önce yazılmış ama halen geçerliliğini ve etkisini koruyan Honoré De Balzac'dan Goriot Baba romanını okumanızı tavsiye ederim.

10 Mayıs 2026 Pazar

Aslan Kral

 Ne bir kadın, ne de kariyer yaptığım bir iş. Galayasaray ile olan gönül bağım hayatımda ki en uzun süren ilişki. Sarı kırmızıya olan bu sevdam bundan 38 sene evvel 5 yaşında dünyayı yeni tanımaya başlamış bir çocukken Cevad Prekazi'nin Monaco'ya 35 metreden attığı unutulmaz golle başladı. Bugün kulüp rekoru kırarak Galatasaray'ı 4 yıl üst üste şampiyon yapan teknik direktörümüz muhteşem adam Okan Buruk'u Mecidiyeköy'de ki eski Ali Samiyen stadında futbolcuyken de izleme şansına sahip oldum. O yıllarda Hagi'nin komutanlığında Fatih Terim'in yönettiği 1996-2000 döneminin efsane takımının çalışkan, hırslı, teknik özelliklete sahip en önemli parçalarından biriydi. Okan hoca sırf geçmişte Galatasaray forması giydiği için 4 yıl önce hasbelkader Galatasaray'ın başına gelmedi. Tıpkı futbolculuğunda olduğu gibi teknik direktörlük kariyerinde tırnaklarıyla kazıya kazıya geldi. Önce Akhisarsporla Türkiye Kupası şampiyonluğu yaşadı. Ardından Başakşehir'le Türkiye ligi şampiyonluğu yaşadı. Dikkatinizi çekerim kupa kazandırdığı takımlar 4 büyüklerin dışındaki sıradan takımlar. Ardından Galatasaray teknik direktörlük ceketini giydi ve geçtiğimiz 4 yılda müthiş işlere imza attı. Bu sene şampiyonlar liginde dev takımlara karşı oynattığı harika futbol ve muhteşem sonuçlarla takımı son 16 ya taşırken takımına gönül veren biz tutkulu taraftarlara Avrupa şampiyonluğu hayali için " Acaba olur mu? " cümlesini kurdurdu. Dün akşam bize 26. Şampiyonluk mutluluğunu yaşatan futbolcusundan, teknik ekibine, personelinden yöneticisine emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. Şampiyon cim bom!


9 Mayıs 2026 Cumartesi

Sosyete Çemberi

 Başarı eğer seni olduğundan daha iyi biri yapıyorsa zaferdir, eğer seni daha kötü biri yapıyorsa mağlubiyettir. Toplumda para, güç, statünün geçer akçe olduğu sosyete çemberleri var. Öyle tipler var ki " aşkın senedini kırdırmadan başarının gelmeyeceğini " düşünüyorlar. Evlilikler sahte, kahkahalar sahte, dostluklar sahte, muhabbetler sahte... Bu sosyete çemberlerinin müridleri için tek ibadet: kendilerini " diğerlerinden " üstün görmek. Sahip oldukları para, güç ve statüyü günde beş vakit yapılan bir ibadet misali dua gibi sürekli tekrarlıyorlar ve bir tür tatmine ulaşıyorlar. Mastürbasyon gibi. Adalet ve kanunlar bunlara işlemez. Yeri gelir milyar dolarlık vergi borçları " affedilir " ama muktedire doğru bir eleştiri yapan dürüst bir yazar  yıllarca hapiste süründürülür. Sonuçlardan korku kalmadığında herkesin gerçek yüzü ortaya çıkar. Güç insanı değiştirmez; sadece rol yapma ihtiyacını ortadan kaldırır. Adil olan korur. Hırslı olan istismar eder. Güvensiz olan tirana dönüşür. Bilgi gençlerin ölçüsü, yaşlıların tesellisi, fakirlerin servetiyken; bu sosyete çemberinin içinde bir fare gibi sürekli koşan fakat nefsinin açlığını erdemlerin yerine koymuş hayatta hiç bir yere varamayan bu müridler için sadece bir süstür.

8 Mayıs 2026 Cuma

Budist Robot

 Algılar olanı gösterir, olanın ardında ki anlamı değil. Çevreden sadece veri toplamak mekanik yaşayanlara göredir. Olayların ardında ki manaları önemsemediğimizden beri hayatlarımız mekanikleşti. Duygularımızı hissetmeye hissetmeye evrimleşip insanoğlunun günün birinde ruhsuz kalmasından korkuyorum. Avuçlarımızın içinde ki akıllı ekranlarla " dijital kıyametin " ateşleme tuşuna çoktan basıldı. Artık biz mekanikleşerken, duygu ve ruh yavaş yavaş makinelere ve yapay zekaya göç ediyor. Teknolojik olarak ne kadar gelişmiş olursak olalım, istersek bir gün marsta bile koloni kurarsak kuralım ruhunu kaybetmiş insan gelişmiş değil geriye gitmiştir. Bu bir fakirleşme. Manevi bir fakirleşme. Günde yarım saat bir çay bahçesinde dostlarıyla kanlı canlı sohbet eden ve kahkaha atan bir adam, on saatini ekrana bakıp saçma sapan reels videoları izleyen birinden daha sahicidir.Haberi duydunuz mu? Güney Korede insansı bir robot Budizme geçmiş. " Gabi " Budist adını alan robot, bir geçiş töreninden geçti. Beş budist rahip robot için dua etti. Rahipler duada şu cümleleri söylemiş: "İnsanlara itaat et ve direnme. Enerjini koru ve aşırı şarjdan kaçın " Ne günlere kaldık. Daha neler göreceğiz.

7 Mayıs 2026 Perşembe

Orda bir köy var uzakta..

 Karşımda mavi bir traktör, hemen arkasında iki katlı küçük bir okul, bahçesi sessiz aslında Atatürk büstü ve direkte dalgalanan al bayrak çok şey anlatıyor anlayana. Okulla bakkalı ayıran yokuş aşağı bir yol, birden çoban ve arkasına kattığı koyun sürüsüyle o yol kalabaklaşıyor, köy meydanı sürünün çıngırak sesleriyle doluyor. Bakkalın yanında cami, caminin yanında çınar ağaçlarının altında oturduğum köy kahvesi. Kahvenin bitiminde yani solumda ise köyün iki katlı bahçeli evleri başlıyor. Huzur doluyum. Arkadaşımın teklifiyle bugün merkezden çok da uzak olmayan Yalova'nın Gacık köyüne geldim. Bakkal kahvecinin babası, muhtar kahvecinin oğlu... Ha ha ha tam aile işi. Rampanın ardından göz kırpan marmara denizini dikizlerken serçeler dallarda ötüyor. Köy ahalisinde sıcak bir muhabbet. Metropol İstanbul beni hep korkutur, her ne kadar İl diye anılsada kasabavari Yalovanın huzurunu hep tercih ederim. Ama bu köydeki huzur başka... Arkadaşımın işi bitene kadar bir buçuk saat köy kahvesinde oturmuş duyduğum her sesi, gördüğüm her kareyi, hissettiğim huzuru ezberlemeye çalışıyorum. O kadar güzel...Sonra köyün içine yürüyoruz sokağın köşesinde duran karabaş dik dik bize bakıyor. Neyse ki hırlamıyor. Arkadaşımın annesini ziyaret ediyoruz. Son bir yılda sağlıkla ilgili az badireler atlatmadı teyzem. Ama onu oldukça iyi görüyorum. Dua ettiğim insanlar var benim. Hergün andığım. Gülseren teyze de onlardan biri. Bunu kendisine anlatınca Allah razı olsun diyor. İki hafta önce çocuklarının beni aile kahvaltısına davet ettiklerini söyleyince " Oğlum sende ailedensin "diyor. Gözlerim doluyor. Gülseren teyze bana annemi hatırlatıyor. Elli küsür yaşındaki arkadaşımın annesinin dizinin dibine oturup birbirlerine sevgiyle bakmaları ve yarattıkları sevgi bulutu kalbime işliyor. Derken balkona çıkıyorum ve teyzecimin yardımcısının yaptığı etli fasulyeyi yiyorum. Balkon ama ne balkon! Solumdaki kiraz ağacı gelin gibi beyazlara bürünmüş. Çınarlar, çamlar evlerin turuncu kiremitlerinin arasından gözünün gördüğü yere kadar uzanıyor. Gök mavi, yer haki... Yeşil bir diyar. Yeşilliğin bitiminde marmara ve ardında İstanbul kıyıları görünüyor. Görsel balkondan çektiğim foto. Uzun uzun izliyorum yeşilliği. En ufak bir ses kirliliği yok. Sessizliği dinliyorum... Uzun süredir dinlememiştim. Bugün köyde geçirdiğim bir kaç saat bana çok iyi geliyor. Arada bir kaçmak, ıssızlaşmak lazım.

6 Mayıs 2026 Çarşamba

Sarayın Sultanı

 Yolu yarıladıktan sonra hayat karşıma " iyileri" çıkardı. Anladım ki toyluğumu kabusa çevirenler, şu an ki huzurumun zekatıymış. Hayatta hiç bir kavga kendimle olan savaşım kadar yıpratmadı beni. Sonuçta bedenim pes etti, ruhum hükmedecek bir beden bulamayınca sakinledi. Kırkımdan sonraki kalenderliğime bazen şaşıyorum. Beyaz bayrak sallayıp teslim oldum ama asla mahkum olmadım. Ben sadece bir savaş kaybettim lakin bağışlandım. Anladım ki kalp saraydır, sevgi ise sultan. Sevgiden olan bir sultandan zaten merhamet beklenir. Yarası olmayan şifacı olamazmış. Yazdım iyileştim, yaşama sanatına ilişkin yazılarımla başkalarına da iyi gelmeyi diliyorum. Olayların üzerine çıkabilmeli ve olana bitene yukardan bakmalı insan. Hayatta ölüm hariç; geri alınamayacak, telafi edilemeyecek hiç bir şey yok. Çatın, aşın, sağlığın ve imanın varsa senden mutlusu olmamalı. Şükret ve yaşamana bak. Yaşamak ne güzel şey. Ölüm hak. Bir gün hepimiz bu dünyadan gideceğiz. Sana bir şey söyleyeyim mi sevgili okur: ölmekten korkma; hayatı hiç yaşamamış olmaktan kork.

5 Mayıs 2026 Salı

Ölüm ve Sürgün

 Tarihi güçlüler yazar. Bundan 200 yıl önce de müslümanların ölümüne " istatistik " Hristiyanların ölümüne ise " Trajedi " gözüyle bakılıyordu şimdi de öyle. En yakın örnek Gazze. Bir zamanlar balkanlar Osmanlı için sömürge değil kendi halkının barış içinde yaşadığı önemli metropolleri içeriyordu. Selanik, Manastır, Sofya sokaklarında Türkçe konuşuluyordu. Derken balkanlarda isyanlar çıktı. En önemlisi tarihe Tripoliçe katliamı olarak kaydedilen 1921 de ki Yunan isyanıdır. Tam 35.000 Türk öldürülmüştür. Dönemin Yunan komutanı Kolokotronis şehre girdiğinde yerdeki Türk cesetlerinden ötürü atının ayaklarının bir süre yere basmadığını günlüğünde anlatmıştır. 1921 Tripoliçe isyanında yaşananlar 1922 ye kadar süren balkanlarda ki diğer ayaklanmalara model olmuş ve " Türkleri öldür, evleri yak, geri dönemesinler, bölge Hristiyan kalsın " parolasıyla Balkanların demografik yapısı soykırımla değiştirilmiştir. 101 yıllık süreçte balkanlarda ki 5,5 milyon Türk vatanlarından sürülmüş, 5 milyon kadar Türk ise öldürüldü veya kaçarken açlıktan ve hastalıktan öldü. Yani 10 milyon müslüman Osmanlı vatandaşı ölüm veya sürgünle Avrupa topraklarından tasfiye edilmiştir. Bu bilgiler Amerikalı tarih profesörü Justin Mc Carthy tarafından aktarılıyor. Kendisinin Ölüm ve Sürgün kitabında 19. Ve 20. Yüzyılda balkanlar, kafkasya ve anadoluda milyonlarca müslümanın maruz kaldığı etnik temizlik, katliam ve zorunlu göçleri anlatmaktadır. Eğer bu topraklardan bir Mustafa Kemal çıkmasaydı, batı dünyası balkanlarda başlattığı " Temizlik " işini Anadolu'da tamamlayacaktı ve şimdi yurtsuz kalmış olacaktık ve bugün Anadolu'da Türk izine bile rastlanmayacaktı. Atatürk'ü, silah arkadaşlarını ve balkanlarda soykırıma uğrayan ancak hegemonların yazdığı suni tarihin unuttuğu isimsiz yurttaşlarımızı bari biz unutmayalım ve bu vesileyle anmış olalım.

4 Mayıs 2026 Pazartesi

Han Kang

 Bugün size 2024 Nobel Edebiyat sahibi Güney Koreli kadın yazar Han Kang'dan ve okuduğum iki kitabından bahsetmek istiyorum. Ben erkek egemen dünyada tüm imkansızlıklara rağmen kardelen çiçeği gibi sıyrılıp başarılı olan kadınlara hayranlık duyuyorum. Yunanca Dersleri ve Vejetaryen kitaplarını okuduktan sonra Han Kang'a olan hayranlığım daha da arttı ve kendisi favori yazarlarım arasına girdi. Çok yalın ve akıcı bir anlatımı varken, su gibi akıp giden cümlelerinin arasına bazen okuru durup düşünmeye sevk eden felsefi derinlikte konuları metnin yalınlığına zarar vermeden nakşediyor. Her yazarın bir meselesi vardır. Han Kang'ın meselesi ise aile ve toplum özelinde kadınlara kurulan baskı ve maddi-manevi şiddet var. Yunanca Dersleri kitabında boşanmış ve çocuğunun velayetini kaybetmiş bir kadının hikayesini anlatıyor. Konuşma yetisini kaybetmiş kadın ile Yunanca kursunda görme yetisini kaybetmekte olan Yunanca öğretmeni adamla yollarının kesişmesini anlatıyor. Bir kadının sessizliğiyle bir adamın karanlığının bütün imkansızlıklara rağmen yeni bir dünya inşa etmesine tanık oluyoruz. Han Kang Yunanca Dersleri romanında okurun gerçekliğini flulaştıran rüyamsı bir anlatımı var. Okurken pek çok satırın altını çizdim çünkü Kang'ın cümleleri edebi ve anlam zenginliği taşıyan beni düşündüren şeylerdi. Vejetaryen kitabına gelecek olursak. Oldum olası iddiasız bir adamın ağzından sıradan bir kadın olan eşi Yonğhe'nin hikayesini dinliyoruz. Bu sıradan çiftin hayatı Yonğhe'nin gördüğü bir rüya üzerine vejetaryen olmasıyla sonsuza kadar değişiyor. Vejetaryen olan kadının psikolojisi gün be gün yıkıma uğrarken onu bu hale getiren nedenleri ister istemez kendimize soruyoruz ve bir drama şahitlik ediyoruz. Kitabın ortalarında psikolojisi sorunlu baldızına takıntılı olan adamın ikisi üzerinde yaptığı cinsel içerikli egzantrik sanatsal çalışmanın olduğu bölüm ise oldukça sarsıcı. Vejetaryen kitabının 2009 da beyazperdeye uyarlandığını ve çok ses getirdiğini belirtmek isterim.

Huysuz İhtiyar

 Bir aktör oynadığı her filmi efsaneye dönüştürebilir mi? O adam Tom Hanks ise bu mümkün. Oscar ödüllü Tom Hanks diyince aklıma: Forrest Gump, Er Ryan'ı Kurtarmak, Yeşil Yol gibi kült filmler geliyor. Dün akşam Hayata Röveşata Çeken Adam ( A man callled Otto ) adlı filmi izledim ve çok etkilendim. Kısa süre önce karısını kaybetmiş, hayatla, herkesle, her şeyle kavgalı aksi ve huysuz ihtiyar Bay Otto rolünde Tom Hanks'i görüyoruz. O derece umutsuz bir vaka ki Bay Otello hayatına son vereceği için evinin telefon, elektrik, gaz aboneliklerini kapattırıyor. Ancak ilk intihar teşebbüsü ( Ki filmden birden fazla çeşitli yöntemlerle olacak) sokağa yeni taşınan genç bir aileyle tanışmasıyla yarım kalıyor. Genç bir karı-koca ve küçük kızları. O aksi, huysuz umutsuz vaka Bay Otto yeni komşularıyla girdiği diyalogla küllerinden yeniden doğuyor. Bazen flash back lerle Bay Otto'nun gençlik yıllarına gidiyoruz ve karısı Rosa ile tanışmalarını ve ilk flört hatıralarına ve özel bir aşk hikayesine tanık oluyoruz. Dakikalar ilerledikçe Bay Otto'yu hayata küstüren hikayenin detaylarına hakim olurken hem yeni taşınan komşularıyla hemde eski komşularıyla girdiği diyalogla Bay Otto'nun hayata yeniden tutunmasına şahit oluyoruz.Bir aşk, dram, biraz mizahın da olduğu bu Tom Hanks filminde size duygusal anlar yaşamayı ve göz yaşını da garanti ediyor. Şahsen beni ağlatmayı başardı. Tom Hanks'den Hayata Röveşata Çeken Adam. Muhakkak izlemelisiniz.

3 Mayıs 2026 Pazar

Karar

 Her şeyin fazlasının zarar olduğu gibi düşünmenin de fazlası zarar. Zihnimizi eyleme geçmemiş fikirler çöplüğüne dönüştürüyoruz çoğu zaman. O hurda fikirlerin yarattığı karmaşa sağlıklı kararlar almak için aklımızın ihtiyacı olan boş alanları işgal ediyor. Sonuçta dolu bardağa su dolduramazsın. Bunda biraz da kararlarımızın doğrabileceği olumsuz sonuçlardan korkmamız sebep oluyor. Çok da korkmamak lazım. En kötü ne olabilir ki? Çuvallarsanız ders almış olursunuz, başarırsanız mutlu olursunuz. Bu kadar basit. Bir de insan kararlarının arkasında durmalı. Sabır hayatta size yardım edecek en büyük erdemdir. 5 yıl büyümeyen bambu ağacının bir kaç haftada 20 metre büyümesi buna en güzel örnek. Karar dediğimiz şey varacağınız sonraki durağa kadar yapılan bir tren yolculuğu. Karar aldıktan sonra onu değiştirmeye çalışmak, durağa gelmeden kendini vagondan aşağı atmak demektir ve bunun kimseye faydası olmaz... O yüzden yolculuğu kendinize zehir etmeyin. Bir karar aldınız mı onu uygulayın. Bakın bir Japon atasözü ne diyor: " Bir şey hakkında düşünüyorsanız karar verin. Bir şeye karar verdiyseniz artık düşünmeyin "


1 Mayıs 2026 Cuma

Gemi

 İnsan dürüst olmalı, her şeyden önce kendine karşı. Arzuladığımız bir olayın olmaması durumunda o iş için yeterince emek verip vermediğimizi kendimize sormalıyız. Ah o yirmili yaşlar yok mu? Kafaya taktığımız bir şeyi hayat memat meselesi haline getiririz. Bu bir hedefte olabilir, bir aşkta... Yolun yarısını geçince anlıyor insan hayatın ya hep ya hiç den fazlası olduğunu, siyahın ve beyazın yanında bir de griler olduğunu ve o griliğin insana başarızızlıktan deneyim kazandıran bir aşama olduğunu. Şu hayatta ahlaksız olmadıkça utanacak hiç bir şey yok. Sevmek, aşkını itiraf etmek, yenilmek, tökezlemek, bir işte çuvallamak ayıp değil. İnsanların ne dediğinin hiç bir önemi yok. Siz bir gemi, etrafınızı saran deniz ise insanların dedikoduları olsun. İçinize su almadığınız müddetçe asla batmazsınız ve bir gün hayalini kurduğunuz limana varırsınız. Değer görmediğiniz ortamda menfaatiniz ne olursa olsun kalmayın. Sonuçta onurunuz her türlü menfaatin üzerindedir. Bakın Epictetus ne demiş:" Gerçeklikten acı duymazsınız. Ona yüklediğiniz hikayeden acı duyarsınız "