28 Şubat 2026 Cumartesi

Yoldaş

 Hayat yürünecek bir yol. Bazen fırtınalı, bazen baharlı yürüyorsunuz. Bazen köylerden bazen ıssız patikalardan geçiyorsunuz. Etrafınızın kalabalık olduğu da oluyor ama adımlarınız genelde ıssız oluyor. Toprağa vuran ökçelerinizin sesini duyuyorsunuz. Tak tak tak... Bunlar kendi iç sesinize karışıyor. Sonra hiç beklemediğiniz anda hayatınıza yoldaşlar katılıyor. Yol-daş. Arkanızı kollayan arka-daş, annenizi doğurduğu karın-daş ( kardaş ) gibi birşey bu yoldaş. Onlar kadar kıymetli bu yoldaş.  Kimsenin bakmaya açmaya cesaret edemediği kuytularınızı biliyor, sizi anlıyor ve yanınızda duruyor. Şu dünyada en önemli şey anlaşılmak. Anlaşılmak aslında karşındakiyle imzaların yürekte atıldığı bir anlaşma hali. Arada coğrafya ve yaş anlamında mesafe olsa da benim yoldaşım bugünlerde beni ihmal etmiyor. Hergün pencereme minik tatlı bir kuş olarak geliyor ve kendine has lisanıyla cikirdiyor. Onu dinlemesi o kadar tatlı ki. O o kadar tatlı ki... Yemin ederim o tatlı minik kuşun ne dediğini anlayabiliyorum. İyi ki hayatıma katıldın yoldaş. Muhabbetimiz daim olsun!

27 Şubat 2026 Cuma

Mutluluk

 Koşuyoruz. İşe yetişmek için koşuyoruz, biriken işleri yetiştirmek için koşuyoruz, alışverişe koşuyoruz, para kazanmak için koşuyoruz, dostlarımıza ailemize yetmek için koşuyoruz ama nerede durmamız gerektiğini gözden kaçırıyoruz. Tom Hanks'in oynadığı Forrest Gump gibiyiz. Run Forrest, Run! Halindeyiz. Mutluluğu yakalamak, diye bir tabu var. Mutluluk gerçekten  "yakalanacak" bir şey midir? Daha çok para, daha çok çevre, daha güçlü olma, daha daha... Bu dahalar gözümüzü bağlamış ve bizi çocukken oynadığımız oyunda ki kör ebeye çevirmiş. Hiç bir şey görmeden yakalamak için göz kararı koşuyoruz. Mutluluk varılacak altın kubbeli sarayların bulunduğu bir şehir değil. Mutluluk varmak değil, yolculuğun kendisi. Mutluluk peşinden koşup yalanacak tek boynuzlu gök kuşağı yeleli masalsı beyaz bir at değil. Mutluluk durmak ve bulunduğun yerin güzelliklerini görmektir. Bakın Kierkegaard ne demiş: Çoğu insan mutluluğun peşinden öyle canhıraş koşuyor ki, birden onu geride bırakı veriyor.

Sanat

 Suyu boşa akıtınca, artan yemekleri çöpe atınca israf oluyor. Peki ya insanın boşa harcadığı potansiyeline ne demeli? Ben sanatın dönüştürücü gücüne çok inanıyorum. İnsan dediğin biraz tuhaf bir varlık. Bir şeyi şöyle yap diye kendisine doğrudan söyleyince anlamıyor. İletilmek istenen mesajı ambalajlayıp fiyonklu bir hediye paketiyle sununca kabul ediyor. Bir fikir, bir romanın, bir şarkının, bir filmin, bir tablonun içinde topluma nüfuz ediyor. Şimdi iddialı bir cümle kuracağım. Ülke siyasetle değil sanatla idare edilir. Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri artık herkeste sanatını sergileme gücü var. Avucumuzdaki ekranlar artık kişisel sanat galerimize dönüştü. Sanat yapmalı, sanat yapmalı, sanat yapmalı.(Bakın üç kez yazdım) herkes sanat yapmalı. Ancak o zaman içimizdeki şeytanı ehlileştirebiliriz. Dışavurum sağlıklı bir şeydir ve hayatın doğal akışında gerçekleşmesi gereken bir süreçtir. Dışavurumla insan içindeki zehri akıtır hatta hüznü, kederi bile bambaşka duygulara dönüşterebilir. Yazının başında heba edilen potansiyel derken bundan bahsediyordum. Yani sanattan.Şimdi bir düşünün: resim yapan bir koca eşine el kaldırmaz. Çünkü içindeki tüm zehri resme akıtmıştır. Heykel yontan bir adam trafikte niye korna çaldın diye kavga çıkarmaz. Roman yazarak tüm sözlerini kitaba harcayan bir kişi başkasının dedikodusunu yapmaz. Şarkı söyleyen bir patron kafası güzel gezer çalışanını ezmez. Yani sizin anlayacağınız,bir toplumun refahı sanatı yapma ve sanata katılımıyla ölçülür.

26 Şubat 2026 Perşembe

Pinokyo

 Yıldızları seviyorsan karanlıkla da dost olmalısın. Hayat insanı tartıyor. Bir kefeye pişmanlıkları ve kaygıları boca ediyor. Karşı kefeye " şimdiyi " koymalısınız dengenizin şaşmaması için. Yıldızlar bile karanlığa muhtaç parlamak için. Sen de muhtaçsın. Kuytularında kalmış sırlarını güneşe kurban ettiğin gün " sahici " olacaksın. Tıpkı pinokyonun gerçek bir çocuğa dönüşmesi gibi. Yoksa bostan korkuluğundan bir farkın olmaz. Sadece gaak gaak gaök diye öten çirkin kargaları kaçırırsın. Sabır çok önemli. Ama kesinlikle beklemek değil. Derinleşmek...İyi-kötü şu hayatta başımıza gelen her şey bize derinleşme fırsatı veriyor. Derin ruhlar hayatı her şeyiyle kucaklayabiliyor. Seneca'nın dediği gibi: O halde bilgece bir duruş gerekir insana. İyiyken aşırı sevinmeyecek, kötüyken bedbaht olmayacak, bu değişken döngünün getirdiklerini yüreklice kabul edecek bilgece bir duruş.

25 Şubat 2026 Çarşamba

Kutu

 Engeller karşısında cesur insanlar olmasaydı tarihte ne bilimsel keşifler yapılabilir, ne bugün hayranlıkla okuduğumuz o Rus romanları yazılabilir, ne de kötülere karşı savaşlar kazanılabilirdi. Önder insanların gücü kendilerini yada çevrelerini değiştirebilmek cesaretinden gelmektedir. Onlar dağılmaktan korkmazlar. Bir lego oyuncusu gibi kendilerini baştan yaratma gücüne sahiptirler. Engelleri aşarlar çünkü; kendine odaklanırsan kendini büyüteceğini, engellere odaklanırsan engelleri büyüteceklerini bilirler. Aslında hayatımız kontrollü bir rüya hali. Etrafımızda cereyan eden olaylar onlara yüklediğimiz " anlam " ile kimlik kazanıyor. Kendimden örnek verecek olursam: daha birinci sınıfta mühendislik eğitimi çok zor ben bu okulu bitiremem, deseydim bugün okul, otel, konut projelerinin hiç birine imza atmamış olurdum. Koşmak çok zor, deseydim dünyanın çeşitli ülkelerinde onca maratonda finiş çizgisini geçmemiş olurdum. Yazmak çok zor, deseydim bugün altı tane yazılmış kitabım olmazdı. İşin sırrı: engele değil kendine odaklanmakta. DJ Geveze'nin son programında anlattığı bir kutu metaforu var. Bir kutunuz olduğunu düşünün. İçine altın koyarsanız altın kutusu olur. İçine yediğiniz şeylerin artıklarını koyarsanız çöp kutusu olur. Aklımızda bu kutu gibi. O yüzden aklınızda  (kutunuzda ) ne tuttuğunuza dikkat edin. 



24 Şubat 2026 Salı

Tuz gibi Olmalı

 Tuz gibi olmalı insan. Böylece sizi gereğinden fazla kullanamazlar. Kendini korumayı bilmeli: Yok kazadan, beladan bahsetmiyorum. Onlardan ancak Allah korur. Hepimiz sosyal canlılarız. Hayatımıza sürekli insanlar girip çıkıyor işte yada çevrede. Transilvanya'da ki şatosunda ikamet eden Kont Dracula'nın müritlerinden olan vampirler geziyor ortalıkta. Bunlar bazen iş ortamında bazen sosyal hayatınızda peydah oluyor. O vampirler çok sinsi...Önce sizi denemeye alıyor. Ufak ufak sömürmeye başlıyor. Ardından çaktırmadan dozajı arttırıyor ve bir gün tükendiğinizi anladığınızda çok geç oluyor. O yüzden hayır diyebilmeli insan. Hayırda da bir hayır vardır. Karşımdaki kırılmasın derseniz bir gün paramparça olmuş kendi parçalarınızı toplamaya çalışırsınız. Ha bir de kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez deyip, ikbali yada çıkarı için kendini sömürten tipler var. Bunlar vampirlerden de beter. Hayat pusulasını kaybetmiş, köprüyü geçene kadar ayıya dayı, diyen tipler. Vampirler hiç değilse kan içiyor, bu tufeyliler ise şuursuzca ortalıkta dolaşıp canlı canlı insan eti yiyiyor. Hollywood bunların dizisini bile yaptı. Bunlar walking dead. Yani yürüyen ölü. Siz siz olun zombilerden uzak durun.


23 Şubat 2026 Pazartesi

Bir kaç hata önce

 Bir zamanlar, bir kaç hata önce: 

uyuyordum. Bir yabancı bana uykuda olduğumu sezdirdi. Zaten rüya denen bu hayatta sadece sezdirilerek anlaşılabileceğini anladım. O güne kadar bildiğim tüm dogmalar ve kalıplar yıkılmıştı. Beynimin bekaretini kaybettiğim gün ne çok ağlamıştım. Nil Karaibrahimgil'in söylediği şarkıda ki gibi " Ben buraya çıplak geldim utanmam yok! " diyemiyordum çünkü utanıyordum. Gidilecek tek yol vardı. O da günahkarlar için hazırlanmış sırat gibi uçurumun iki yakasına gerilmiş bir ip... Evet ben artık bir cambazım. Ama bunu öğrenmek için kaç sefer düşüp yandığımı ne siz sorun ne ben söyleyeyim...

Bir zamanlar, birkaç hata önce:

Hayat gerçekti. Rüzgar eser, yağmur yağar, güneş doğardı... Sonra anladım: mantık algının menzili kadardı. Artık kelimelerim esip saçlarını okşasın. Artık bulutlu bakışların kalbime sevgi yağdırsın. Artık güneşin doğmasını beklemeden ben kendi ufkumdan doğayım...

22 Şubat 2026 Pazar

Poker

 Kart oyunlarından oldum olası anlamadım. Kaderimi şansa terk etmek istemediğimden belki. Belki de hiç bir zaman poker face olmadığım için. Çünkü transparan bir ruha sahibim. Bana bir kez bakan içimi kitap gibi okuyabilir. Hep bir yuvam olsun istedim. Şimdi o yuvayı iskambil kartlarından yapmalı mıyım bilemiyorum. Çünkü hayatın önüme koyduğu malzeme bu kartlar. Düşünmeden edemiyorum. Yeşil çuhalı masaya yeni oturan misafirim ya sadece oyun oynamak için oturduysa? Pokerden anlamam ama belki " ikimiz " için popomdan yeni bir oyun uydururum. Belki her bir kart için ona hikayeler anlatırım. Sonuçta hikaye anlatmak benim işim. Roman yazarı ben değil miyim? Bugüne kadar hiç oynanmamış sadece ikimize, bu tanışmanın şerefine özel bir oyun oynarız. Ağızlarımıza fermuar çekeriz. Böylece bizi üşüten şubat soğu içeri giremez. Biz susarız fikirlerimiz konuşmaya başlar. Kahve falına iyi bakarım ama tarottan marottan hiç anlamam. Belki misafirim kartlarla falıma bakmak için yeşil çuhalı masaya oturmuştur. Belki de bana bilmediğim bir şeyler söyleyecektir. E gelene git, gidene gel denmez. Göreceğiz...

21 Şubat 2026 Cumartesi

Dağ ve Ayna

 Güneşi seven insan hakikatin ışığından niye korkar? Kendini aydınlığın sularına teslim etmeli insan. Kuytularına kadar ıslanmalı hiç bir tarafı karanlıkta kalmayıncaya kadar. Kızıpda aynaları kırmamalı insan. Suç aynada değil, ehlileştiremediği kendinde. Oldum olası aynaları dost bildim. Bu bazen hayatın akışında bir olay, bazen  "senkronize" olup okuduğum bir roman, bazen de hiç tanımadığım ama beni bir bakışta tanımış olan bir insan oldu. Gözlerin değil bakışların güzelliğini yeğledim. Beni her göreni değil, ruhuma kalbiyle bakanı dost eyledim. O aştığın heybetli dağ arkanda kaldı. Yürüdükçe o dağ giderek küçülecek ve bir süre sonra gözden kaybolacak. Geriye sadece o haşmetli dağı aşarken kazandığın tecrübe kalacak. Ben de kendi dağımı vakti zamanında aştım. Kırgınlık, hüzün, acı ve öfke hissettim aşarken. Hepsi geçti. Senin ki de geçecek. Yeter ki sabret. 5 yıl sonra bir kasabada ki aile çay bahçesinde etrafını çevreleyen yem yeşil ağaçların dallarının üzerindeki kuşlar tatlı tatlı cikirderken, baktıkça gönlüne huzur veren mavilik dalgalarını kumsala usulca vururken çayından bir yudum alacaksın ve bugün üzüldüğün şeye tebessüm edeceksin. Sen yeter ki ışıkla bir ol, kendinle yüzleş ve hayatı sev...

20 Şubat 2026 Cuma

Havuç, yumurta ve Kahve

 Şartların müsait olmaması bir engel midir? İnsan hep kendisine Tanrılardan ateşi çalıp getirecek bir Prometheus'a mı ihtiyaç duyar? Yoksa bir karakter ortaya koyup sorunların üstesinden mi gelir? Hayat bizi asla boş bırakmaz. Hep yoklar. Bize birbiri ardına kazık sorular sorar. Cevabını bilmediğimiz bu sorulara kriz demişiz. Kriz cevap ister. O ana kadar sürdürdüğümüz rutin davranışlar krizi yarattığı için krizin çözümü rutinin dışına çıkmakta gizlidir. Bakış açımızı değiştirmeliyiz. Sorun bizi değiştirmemeli. Biz soruna nüfuz edip onu değiştirmeliyiz. Misal havucu sıcak suyun içine atarsan yumuşayıp püre gibi bir şey olur. Yumurtayı sıcak suyun içine koyarsan katılaşır. Ama kahveyi sıcak suyun içine koyarsan suya koku ve tat verir. Krizler karşısında karakterimiz ne havuç gibi yumuşayıp kırılgan olmalıyız, nede yumurta gibi katılaşıp duygusuz bir insana dönüşmeliyiz. Krizler karşısında kahve gibi olmalı onun koku ve tat ürettiği gibi kendimizden yeni bir ben inşa etmeliyiz. Kaynar su yani kriz kahveye kahve olduğu için zarar veremez bilhakis kahve suya yani problemin kendine nüfuz eder ve onu değiştirir. Kriz Çince'de iki kelimeden oluşur. Birincisi tehlike ikincisi fırsat anlamına gelir. Krizleri fırsata dönüştürmeliyiz. Sonuçta düzen kaostan doğar. Epiktetos'tan bir sözle bitiriyorum:

İnsanı zincirleyen şartlar değil, şartlar karşısında geliştirdiği alışkanlıklarıdır.

19 Şubat 2026 Perşembe

Hız

 Baba çocuğuna " Aferin benim oğlumun boyu hızlı büyüdü ", öğretmen öğrencisine " Aferim Ayşe problemi hızlı çözdün ", filanca üniversiteden mezun olunca hemen iş buldu ve evlenip hızlıca hayatını kurdu, patron iş yerinde projeyi büyük bir hızla bitiren çalışanına " bravo " der, olimpiyatlarda bile en hızlı koşana madalya verilir, internetim hızlı olsun, arabam hızlı olsun, hızla zengin olayım, hızla sevgili bulayım.... Hız, hız, hız.... Hız gerçekten insanın dostu mu? Bu kadar hızlı yaşanan günümüz dünyasında hız yüzünden bize deneyim katacak bilgileri ve duyguları yeterince sindiremeden bir sonraki faza geçiyoruz galiba. Bu yüzden olgunlaşmamış ham insanlar ortalıkta dolaşıyor. Trafikte kavga çıkıyor, yan baktın cinayeti işleniyor, adam karısına köle gibi davranıyor. Hayat kapılarla dolu bir koridor. Bir kapıyı açıp diğer kapının önüne geldiğimizde biraz soluklanmak ve ilk deneyimi sindirmek gerekiyor. İkinci kapıdan sonra üçüncü kapı, üçüncüden sonra dördüncü kapı... Her bir kapı bir öncekinden daha ağır oluyor. Bu koridordan; bir hışımla içeri dalıp hızla koşanlar değil, açtığı her kapıdan sonra kaslarının dinlenip gelişmesi için kendine zaman tanıyanlar yani bilgiyi bedene indirip o istasyondaki deneyimi toplayanlar geçebiliyor. Bakın Marcus Aurelius ne demiş? Hayatın hızı değil, yönü belirleyicidir; yanlış yöne giden hızlı adımlar, sadece kaybı büyütür.

18 Şubat 2026 Çarşamba

Sadelik

 Gücümüzü sahip olduklarımız mı belirler? Mal, mülk, kariyer, meslek çevre. Bunlara sahip miyiz yoksa onlar mı hayatımızı kontrol ediyor? Onları kaybetmemek için kişiliğimizden ödün veriyorsak geçmiş olsun. Biz o zaman özgür değiliz ki... Altın kafese konmuş bir kuştan farkımız yok. Misal çevresini, konumunu korumak adına karakteriyle çatışan eylemler yapan bir kişi gücün efendisi değil, gücün esiri olmuştur. Bir kişinin ne kadar güçlü olduğunu görmek istiyorsan, nelerden vazgeçebildiğine bak, demiş Diyojen. Asıl güç kalbin saflığını korumak ve onu hep temiz tutmaktır. Etrafla sürekli etkileşimde bulunduğumuz şu dünyada bu zor bir iş. Devamlı fiziki ve fikri parazitlere maruz kalıyoruz. Aldığımız nefesi bile Allah'a borçluyuz. Kendimize aslında bir hiç olduğumuzu hep hatırlatmalıyız. Hiç bir şeyin sahibi olmadığımızı anladığımız gün gerçekten bir şeylere sahip olmaya başlayacağız. Takvaya sahip olacağız. Ayakkabılarım 12 yıllık. Arkadaşımın artık kullanmadığı için bana verdiği pantolonu giyiyorum. Montum ise başka bir arkadaşımdan hediye. Beğenilmeye ihtiyaç duymuyorum. Ben kendimi beğeniyorum ya o bana yeter. Kıyafetlerim gibi hayatımın tümü de sade. Anladınız siz onu... Artık diyar diyar gezmek yerine doğup büyüdüğüm kentte  Yalova'da günleri tüketiyorum. Çünkü ancak bir yere kök salınca gerçekten uzaklara gidilebileceğini anladım. Bir kaç yıl önce birine karşı içimde gelişen hiç dışa vurmadığım platonik bir aşkla Leyla'dan Mevla'yı buldum. Bir faniyi severek bakiyi sevdim. Bu sevgi bana yetiyor. Çünkü; 

Aşk din,

Mutluluk ibadet,

Sevgi ise Tanrı'dır.

Sadeleşince bunu anladım.

Tek lüksüm okuduğum kitaplar, sabahları aile çay bahçesinde denize karşı içtiğim Türk kahvem. Sade bir hayat benim ki. Yalnız, mütevazi, sessiz... Ben sadece telefonun ekranına her sabah karaladığım şu yazılarımın sahibiyim.Kaybedeceğim hiç bir şey olmadığı için özgürüm. Özgür olduğum için gerçekten güçlüyüm... Peki ya siz? Vazgeçmeye hazır mısınız? Asıl güç sahip olmakta değil, vazgeçebildiklerimizde..

17 Şubat 2026 Salı

ÇÜK

 Ülkeleri, partileri, devasa şirketleri yöneten ÇÜK ler ( ÇÜK = Çok Ünlü Kişi )şehvetlerini yönetemedikleri için her şeylerini kaybetmişlerdir. Epstein olayında seks unsuru kullanılarak siyasetçilerin ve zengin iş adamlarının Mossad tarafından kontrol altında tutulması ortada. Vakti zamanında ABD başkanı Bill Clinton ile ilgili Monica skandalı patlamadı mı? Kaset komplosuyla Baykal parti başkanlığını bırakmadı mı? Bu ülkede millet vekilleri istifa etmedi mi? Tarih boyu kurnaz istihbarat servisleri kadın tuzağı ile ÇÜK leri kontrol altında tutmuştur. Ümit Özdağ İstihbarat Teorisi adlı kitabında bu konuyla ilgili tarihten çarpıcı örnekler vermiş. Okuyunca sizler de şaşıracaksınız. Başlıyoruz:

"...Örtülü operasyon teknikleri çok boyutludur. Örneğin seks ve fuhuş bunlardan birisidir. Türk gücünün Anadolu içinde hızla ilerlemesi karşısında çaresiz kalan Bizans, Hassan Sabbah'ın katiller ve suikastçılar ordusunu ayakta tutmak için oluşturduğu sahte cennete binlerce sahte huri sağladığı bilinmektedir. Sabbah çetesi Nizam-ül Mülk'ü ve Melikşah'ı suikast ile şehit etmişlerdir. Bu iki suikast ile 15 milyon kilonetrekareye yayılan Büyük Selçuklu İmparatorluğu bir kaosa girmiş ve yıkılışa sürüklenmiştir.

...1703 yılında Papalık ve Venedik tarafından örgütlenen bir operasyon ile birçok Avrupalı kadının cariye olarak saraya yerleştirildikleri tesbit edilmiştir. Casus cariyeler tutuklanmış ve yedikuke zindanına atılmışlardır.

...1897 Türk-Yunan savaşında ağır bir yenilgiye uğrayan Yunan Genelkurmay Başkanlığı, Türk ordusuna biyolojik bir savaş sürdürmek amacıyla Yunan istihbaratına İstanbul'da Galata ve civarında frengili rum fahişelerin çalıştırıldığı genelevler kurdurmuştur. Fuhuş parasının Yunanistan'a aktarıldığı çok sonra tesbit edilmiş, bir Rum fahişe milli görev olarak 3000 Türk'e frengi bulaştırdığını ifade etmiştir.

... 1990'lı yıllarda Türkiye'de patlayan ve 2000'lerde de devam eden " Nataşa Seksi " konusunda Aytunç Altındal, Nataşaları Ortodoks Klisesinin gönderdiğini ileri sürmüştür. Her Nataşanın kazandığı 100 doların 65-70 dolarını Rusya'ya gönderdiğini söylemiştir. Türkiye'nin fuhuş sektörü üzerinden Rusya'ya yılda 600 milyon dolar transfer ettiği söylenmektedir. Türkiye'de 50 bin adet fuhuş yapan Rus kadınları Rusya'ya ayda 1000 dolar transfer ettiği, bunun ayda 50 milyon dolar, yılda ise 600 milyon dolara ulaştığı açıklanmıştır... "

Bu yazıdan şunu anlamamız gerekiyor. Ülkeleri, sermayeleri yöneten ÇÜK lerin ( Çok Ünlü Kişi ) çüklerine sahip çıkması gerekir.

15 Şubat 2026 Pazar

Aşk

 Çimenleri maviden, papatyaları kanatlı şairlerden bir çiçek tarlasına bakıyorum bu sabah Türk kahvemi içerken. Marmara'ya bakıyorum kedilerin haylazca oynadığı, ihtiyar köpeğin uyukladığı sahilden. Güneş açınca, maviliğin huzuru semada kasvetli griliği kovalayınca, bahar göz kırpmaya başlayınca hayat ne güzel... Derken sarışın bir kadın geçiyor sahilden. Yirmilerinde olgun, ellilerinde ise yaşlanmış ama hiç ihtiyar olmamış bir kadın. Acaba o mu? Dediğim esnada Müslüm babanın sesi çınlıyor pazar sabahının tenhalığını yaşayan arkamdaki sokakta. " Her şeyde sen varsın unutamadım " diyor. İyi ki aşk var diyorum kendi kendime. Leyla olmasa Mevla'yı bulabilir miydim? İnsan bir faniyi sevmeden bakiyi sevebilir mi? Seviyorum şaşırtıp oyun oynayanı, zamansız mektupları ve hayatımda ki üstatları...Seviyorum karanlığımı, yalnızlığımı. Biliyorum ki ben bir tohumum. Baki'ye olan aşkımın faniye olan aşkımdan filizleneceğini biliyorum. Rabbim'den herkese AŞK diliyorum. Çünkü:

Aşk din,

Mutluluk ibadet,

Sevgi ise Tanrı'dır...

Bu da gecikmeli 14 Şubat yazısı olsun...


14 Şubat 2026 Cumartesi

Amiral Battı

 Kendimizi birbirinin aynı olup geçen tekdüze  günlerin dümdüz giden çizgisine saklamışız. Şaşırmaktan, sürprizler yaşamaktan korkmuşuz ve rutini konfor sanmışız. Okuduğunuz kitabın birinci sayfasından sonra kalan sayfalarda karşılaşacağınız cümlelerin kitabın sonuna kadar ilk sayfadan copy-paste yapılmış olmasını ister miydiniz? Hemen kitapçıya gider " paramı iade et" derdiniz. O halde neden hayatınızı defolu bir kitap gibi yaşıyorsunuz? Yaşam monitöründeki zik zaklar asıl hayat belirtisidir. Keşfetmeli insan. Yeni yerleri, yeni insanları, yeni duyguları keşfetmeli. Bazen okuyarak, bazen izleyerek, bazense deneyimleyerek. İyiyi olduğu kadar kötüyü de anlamalı insan. Böylece hayatındaki iyilere hakettiği gerçek değeri biçebilir. Çünkü bir şey zıttıyla varolur. Hayat amiral battı oyunu gibi. Hamle yapıyorsunuz ve göremediğiniz gemilerin yerini tesbit ediyorsunuz. Ne kadar çok deneme yaparsanız gemilerin yerini keşfetme ihtimaliniz artıyor. O yüzden hayatta hep hamle yapmalı, hareket etmeli insan. Böylece hayatın haritasını çıkartabilirsiniz. Elinizde harita varsa istediğiniz yere ancak o zaman varırsınız. O harita ile aslında kendinize varacaksınız. Kendine bir sefer varan, her yere varmış demektir. Çünkü dış alem cismimizin gölgesi. Bu gölgeleri tanıdıkça iç aleminin neye benzediğini çıkarır insan. O yüzden hep keşifte ve harekette olalım. Herakleitos bakın ne güzel demiş: Gerçek yorgunluk aynı durumun sürekliliğidir, gerçek dinlenme ise değişmedir.

13 Şubat 2026 Cuma

Karakter

 Hatasız kul olmaz ama hata da hayatınızın bacağına pranga gibi takılıp yaşanmaz. Davranışlarımızın ortalaması karakterimizi ortaya çıkartıyor. Yani bir kaç yanlış hareketle sicilimiz bozulmaz. ( Adam öldürmek gibi majör hatalar hariç ) Real Madrid bile tüm maçlarını kazanmıyor. Kusurunu üslup yapanlar, kusurlu olduğunu kabul edenler kusursuzluğa adım atıyor. Karakter dediğimiz şey bir bahçe aslında. İyi tohumları ekip sularsak iyilik ortaya çıkıyor. Dünya dediğimiz şey iç alemimizin bir yansıması aslında. Eğer kendimizi sevebilirsek çevremizi de sevebiliriz. Eğer kendimizi affedebilirsek hayat da bizi affeder.Hayat bir yolculuk diyorlarya: aslında tüm mesele kendimize varıp varamamakla ilgili. "Günün sonunda ayaklarım yorgundu ama huzurluydu çünkü onları sadece gitmek istedikleri yere götürdüm" Bu cümleye bayıldım tam da bu yazıya uyuyor sevgili Haşmet Babaoğlu Sabah'daki köşesinde yazmış. Eğer bu cümleyi kurabiliyorsak bu iş tamamdır. Bakın karakteri Aristoteles nasıl tanımlıyor: Karakter, tekrar eden seçimlerin sonucudur. İnsan bir anda değil her gün yaptığı küçük tercihlerle kendine dönüşür.

11 Şubat 2026 Çarşamba

Hazır Olmak

 Hiçbir zaman hazır hissetmeyeceksin. Hazır olmak bir duygu değildir. Hazır olmak bir karardır. Konforunun yerinde olması akıbetinin iyi olacağını göstermez. Nuh peygamberi ciddiye almayan kavmi de tufanın ilk dalgası gelene kadar keyif içindeydi. O yüzden hayatın karşımıza çıkardığı işaretleri iyi okumalıyız. Sevinç, hüzün, karamsarlık... Bu duygular hayat seyahatimizde düşüp yolu kapatan ağaç parçaları gibidir. İlerlemek için fırtınaya ihtiyacımız vardır. O fırtına yoldaki engelleri temizler. O fırtına "karar" dediğimiz şeydir. Fırtına gibi güçlü esip karar aldığımız gün kaderimiz değişecek ve gerçek anlamda HAZIR olacağız. Ölmekten korkma. Hayatı hiç yaşamamış olmaktan kork. Her insan bir Azrail'dir. İçindeki eski beni öldürür ve kendini baştan yaratır. Hayat akan bir çeşme gibidir. Sen bardağı altına tutmazsan yani hazır olmazsan o sudan hiç bir zaman içemezsin. Kendimi hazır hissetmiyorum diye bahane üretme. Ben hazırım diye karar al, uygula ve gidişatı değiştir.

10 Şubat 2026 Salı

Okuma Raporu

 Yeni yılın 41. gününde 41 günlük okuma raporum.

Yıla Dan Brown'un son romanıyla başladım. Sırların Sırrı kitabı size heyecan, gerilim dolu bir Robert Langdon macerası sunarken istihbarat örgütünün insanlığın tarihini değiştirecek yeni projesi hakkında bilgi veriyor.

Daha sonra Zülfü Livaneli'nin 68 kuşağının devlet eliyle uğradığı işkenceleri, dramları ve bir çiftin özelinde anlattığı büyük aşkın ve hasretin hikayesi olan Bekle Beni romanını okudum.

Yılın üçüncü kitabı Ayşe Kulin'den çok başaralı bir Atatürk portresi olan Aylardan Kasım Günlerden Perşembe romanıydı.

Sonra Charles Dickens'dan Büyük Umutlar Romanı okudum. Dickens'ın edebiyat tarihine neden damga vurduğunu romanı okuyunca anlıyorsunuz. Bir aşk, dram ve kaybedenlerin hikayesi.

Ardından adını ilk defa duyduğum Gönül Erenler'in  bir arkadaşımın vermesiyle tesadüfen elime geçen Deli Tozu adlı öykü kitabını okudum. Akıcı, dokunaklı ve etkileyici bir üslup. Kendi kendime medyada gündeme gelmeyen ama bir kitap rafında gizli bir hazine gibi okurunun kalbine dokunmayı bekleyen ne cevherler var, dedim.

Ardından Newyork Times Best Seller olan Tess Geritsen'in polisiye romanı olan Sona Kalan adlı kitabını okudum. Bu kadın okuru nasıl avucunun içine alıp roman bittiğinde onu şaşkına çevireceğini ve okurken eğlendireceğini biliyor.

Kitaplar bitince resimde gördüğünüz 3 yeni kitabı aldım. Marquez' in Yüz Yıllık Yalnızlık kitabı efsaneydi bakalım Kolera Günlerinde Aşk nasıl bir etki bırakacak? Boru değil bu adam nobel ödüllü. Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sına ve Kuyucaklı Yusuf'una bayılmıştım, bakalım İçimizdeki Şeytan romanı beni nerelere götürecek. Ve son olarak Ümit Özdağ'dan İstihbarat Teorisi. Ben Özdağ'ı bir akademisyen ve siyasetçi olarak çok beğeniyorum ve fikirlerine önem veriyorum. Kitaba bugün başladım ve okullarda okutulabilecek ders niteliğinde bir eser olmuş. Sonuçta İstihbarat Teorisi, yazar-çizer, fikir üreten insanlarında yakından tanıması ve uygulaması gereken bir konu. 41 günlük okuma raporum böyle. Kitap deyip geçmeyin. Okuyalım, okutalım. Kuran bile " oku " ayetiyle başlıyor.

9 Şubat 2026 Pazartesi

Model Aynı

 Yazılarımın etki alanını tam olarak kestiremiyorum ama bu paylaşımımda okur-yazar bir kişi olarak vatandaşlık görevimi yerine getirmek istiyorum. Biliyorsunuz İran-ABD-İsrail arasında sonu savaşa varabilecek bir gerilim yaşanıyor. Savaş " Ha çıktı, ha çıkacak " diye hepimiz diken üstündeyiz. Hatta İsrail başkanı Netenyahu apar topar ABD'ye gidiyor Trump'ı İran'a saldırmaya ikna etmek için. Şimdi size 3 yıl önce 14 kasım 2023 tarihinde blogumda yazdığım yazıdan bir kesit sunuyorum.

"...Suriyeliler ve Afganlar. Meziyetsiz ne idüğü belirsiz bir grup ile ülkemiz işgal ediliyor... Tehlikenin farkında mısınız? Bugün 13 milyon olan mülteci sayısı yeni doğumlarla birlikte 20 yıl içinde 25 milyona çıkacak. Demografik yapımız değişecek. Kültürel tartışmalar çıkacak. Ülkemize sızacak ajanlar belki Türk kızlarını öldürüp, tecavüz edecekler ve suçu Suriyelilere atacaklar. Milliyetci kesim galeyana gelecek ve kan dökükecek. Bu durum iki yüzlü batı basınında Türkler araplara soykırımda bulunuyor diye haber yapılacak. Ve ABD Suriyelileri kurtarmak için Türkiye'ye müdehalede bulunacak. Talibandan kaçan ve ülkemize Afgan mülteciymiş gibi sızan CIA dan maaş alan Afganlar ve Suriyeli çeteler silahlı isyan çıkaracaklar. Güneydoğumuzda devlet oluşumunu tamamlamış PKK lı milisler aynı anda saldıracak. Aynı anda ABD işgaline, arap iç isyanına ve PKK saldırısına karşı koyamayan ülkemiz sonunda bölünecek. Ben böyle bir kıyamet senaryosu düşündüm. Bunu geçen yaz da yazmıştım. Acaba devletimiz bunları düşünüyor mu? " 

Bugün ABD'nin, İran hükümetinin muhalifleri öldürmesini bahane ederek İran'a askeri müdahalede bulunma noktasına gelmesiyle benim 3 yıl önce kaleme aldığım Türkiye'de mültecilerden doğabilecek bölünme ve savaş senaryosundaki benzerlikleri görebiliyor musunuz? Ülkemizde 20 yıl sonra patlaması ayarlanmış bir mülteci bombası yerleştirilmiş durumda. Çok dikkatli olmalıyız.

8 Şubat 2026 Pazar

Belçikada ki Türk Köyü

 Sizce Türklük kan bağıyla mı gelir yoksa boyun eğmemekle mi? Belçika'da bir köy düşünün. Köy sakinlerinin hiç biri Türk değil ama o köye Türk Köyü deniyor.Her yıl şubat ayında düzenledikleri festivalde Osmanlı kıyafetleri kuşanıp at üstünde padişah gibi sokaklardan geçiyorlar, gençler yüzlerini ay yıldızlı al bayrağımız şeklinde boyuyor, restoranlarda döner pişirilip ikram ediliyor ve Faymonville adlı köyde yaşayan Belçika'lılar " Biz Türküz " deyip köyün sokaklarında Türk rüzgarı estiriyorlar. Bu köyün ilginç bir hikayesi var. Haçlı seferleri sırasında kilise haçlı seferini desteklemek için Faymonville köyünden "asker" ve " vergi " talep ediyor. Bu köy halkı ise haçlı seferine katılmayıp kilisenin talebini reddediyor. Hatta kilise davalarını desteklemeyen bu köyün halkına " Siz Türkler gibisiniz " diyor. Köylüler haksız buldukları ve masum kanı dökmekten başka hiç bir işe yaramayacak haçlı seferini reddetmenin yaşattığı vicdan rahatlığıyla kiliseye " Siz öyle diyorsanız öyle olsun. Biz Türküz " cevabını veriyorlar ve yüzyıllardır dini ve ırksal hiç bir bağları olmamasına rağmen " Biz Türküz " diyerek Belçika'da bulunan köylerinde Türk bayrakları asarak, festivaller düzenleyerek Türklüklerini kutluyorlar. Bu güzel insanlar ülkemize belki kan bağıyla değil ama " can bağıyla" bağlılar. Aklıma Atatürk'ün: Kendini Türk hisseden Türktür, sözleri geliyor. Bu yazıyı okuduktan sonra siz sevgili okurlara bir sorum var. Sizce Türklük kan bağıyla mı gelir yoksa boyun eğmemekle mi?

7 Şubat 2026 Cumartesi

Zeka ve Akıl

 İnsan ateşten korunucak kadar zeki, cesaretin kanatlarını taşıyabilecek kadar deli olmalı. Akıl ile zeka kavramlarını çoğu zaman eşdeğer olarak kullanırız. Akıl insana sadece temel yaşam fonksiyonlarını sağlayan ya da konfor alanını korutan bir yetenek değildir. Bu dediğim koşulları sağlayan milyarlarca insan var mavi kürede. Onlar zeki. Ben ise başka bir şeyden dehadan yani hayatta fark yaratanlardan bahsediyorum.Akıllı insan ne zaman zeki ne zaman deli olunacağını bilen insandır. Zeka ölçülüp puanlanabilir bir kavramdır. Akıl ise eldeki veriyi ya da kabiliyeti "yorumlayıp" uygulayabilme yeteneğidir. Zeka strateji gereği feda edebileceğiniz bir piyonken akıl şahtır. Bir komando yada asker orduyu yöneten generale göre daha yetenekli savaşçı olup yeri geldiğinde çatışmada zekasını kullanabilir ancak operasyonu yöneten her zaman komutandır. Er zeka, komutan ise akıldır. Piyano her farklı tuşuna basıldığında tasarımı gereği ortaya bir cevap yani zeka koyarak farklı notalara ait seslerler çıkartır. Ama akılsız bir zeka piyanisti olmayan bir piyanoya benzer. Tarihte en görkemli zaferlerin içinde bile makul bir delilik vardır. Misal Hz. Muhammed'in hendek kazdırıp Mekkeli müşriklere karşı zafer kazanması gibi. İstanbul'un fethinde Fatih'in gemileri karadan yürütmesi gibi. Bu yazıyı niye yazdım? Size tarihi yeniden yazın demiyorum ama kişisel tarihinizi yazabilirsiniz diyorum. Siz yeter ki ne zaman zeki, ne zaman deli olacağınızı bilin yeter. Bunu başarmak için gerekli donanıma yani "akla" sahipsiniz.

5 Şubat 2026 Perşembe

Nedenin ne?

 Hayatta ki en önemli soru " neden " yaşadığımız. Bunun cevabını bulabilen insanlar hayattan memnun oluyor. Bir meseleye kafayı takmadan, kendini adamadan hiç bir şey olmuyor. Neden dediğimiz şey psikolojik bir doping aslında. Zorluklar karşısında beden su koyuverse de ruh pes etmiyor. Nedene sahip olanlar kendilerinde düştüğü yerden kalkıp yeniden devam edebilme gücü buluyor. Sabah koşusuna takım elbiseyle çıkmak, bir baloya pijamayla katılmak. Karakter dediğimiz şey bir elbise gibi. Komik değil mi? Kendini keşfedememiş ruhlar yanlış mekanda yanlış karakterle bulunuyorlar. Karakter de inşa edilebilir. Beyinde nöroplastisite dediğimiz bir olay var. Tekrar eden uyaranlar neticesinde beynin hamur gibi yeniden şekillenmesi ve yeni yetenekler kazanması olayı. Biz yeter ki hayatta ki nedenimizi bulalım ve harekete geçelim. İşte o yüzden " nasıllar " bizi artık korkutamaz. O kitaplar nasıl okunacak, o sınavlar nasıl geçilecek, o işe nasıl girilecek, o iş nasıl halledilecek, o yollar nasıl koşulacak..? Nietzche ne güzel demiş: Yaşamak için güçlü bir nedeni olan, her türlü nasıla katlanır.

3 Şubat 2026 Salı

Hangisi Kutsal

 Güç mü kutsaldır yoksa kutsallık mı güçtür? Modern insan parayı Tanrı'nın yerine koydu. Para ile her kapıyı açacağını sandı ama tövbe kapısını unuttu... Şatafatlı yaşamlarla, hiç doymayan arsız nefsine sunduğu ihtiraslarla kendini uyuttu. İnsan Rabbini yanlış anladı. Nefsini kurban etmesi gerekirken 3 günlük dünya için ahiretini kurban etti. Şeytan hiç değilse sadece Adem'e secde etmem demişti. İnsan ise Tanrı'ya secde etmeyi bıraktı. Güce secde etmeye başladı. Çünkü onda Tanrı olma kompleksi vardı. Köyün Tanrı'sı olayım dedi toprak ağası Ahmet. Şirketin Tanrı'sı olayım dedi patron Mehmet. Ülkenin Tanrı'sı olayım dedi siyasetçi Rafet. Ona gelince. Karısını çocuklarını döverek hiç bir şey olamıyorsam bari evin Tanrı'sı olayım dedi çöpçü Fikret. Aşk din, Mutluluk ibadet, Sevgi ise Tanrı'ydı. Şunu merak ediyorum: Eğer bir gün insanın " güce " bu kadar aşık olacağını bilseydi Tanrı aşkı yaratmaktan vaz geçer miydi? İnsan gücü kutsadı. Şeytan insanların yoldan sapmasını kutladı. İnsan kutsalın asıl güç olduğunu unuttuğu gün çuvalladı.

2 Şubat 2026 Pazartesi

Lağım Patladı

 Epstein adında yahudi asıllı bir Amerikalı. Görünürde iş adamı. Ama perde arkasında reşit olmayan kız çocuklarını varlıklı iş adamlarına ve politikacılara menfaat karşılığı sunan bir çocuk istismarcısı. Sırf bu iş için satın aldığı özel adasındaki malikanesinde bunu yıllarca sürdürmüş. Epstein 2019 senesinde kameraların  "arızalı" olduğu bir anda kendini asarak intihar etti. ABD adalet bakanlığı ise geçtiğimiz cuma günü soruşturmayla ilgili 3 milyon belge yayınlayınca ortalık karıştı. ABD başkanları Trump'ın, Clinton'un, Microsoft kurucusu Bill Gates'in Elan Musk'ın, prens Andrew'ün, Fransa cumhurbaşkanı Macron'un say say bitmez bir çok ünlü ismin Pedofili Epstein ile temas kurduğu anlaşılıyor. Türkiye'den ise muhafazakar bir isim olarak bilinen İhlas Holding CEO'su Mücahit Ören'in adı yayınlanan belgelerde geçiyor. Olayın Türkiye'yi ilgilendiren bir başka boyutu ise bir ay önce İyi Parti milletvekili Turhan Çömez'in yaptığı şu açıklama: " Bu belgelerde Türkiye'den kız çocuklarının istismar adasına götürüldükleri yazıyor. Çocukların ingilizce bilmedikleri için zorluk çektikleri not edilmiş. Tek kelimeyle korkunç bir insanlık suçu" Türkiye ile de ilgisi olduğu anlaşılan  çocuk istismarı gibi feci bir suça karşı devletimizin de harekete geçmesini bekliyorum. Şimdi bana komplo teorisicisi diyebilirsiniz ama yahudi asıllı olan Epstein adındaki bu adamın yarattığı, çocukları ünlülerle sekse zorlama şebekesinin ben; İsrail istihbaratı Mossad'ın Amerikalı varlıklı iş adamlarını ve politikacılarını " kontrol " altında tutmak için organize edilen örtülü bir espionaj operasyonu da olabileceğini düşünüyorum. Sabah gazetesinden sevgili Haşmet Babaoğlu ise bugünkü yazısında farklı bir iddiayı gündeme getirmiş. Ortaya çıkan bu belgelerle dünyayı yöneten Vatikan Katoliklerinin oluşturduğu klikin, yine dünyada söz sahibi olan siyonist kliki tasviye etme operasyonu olabileceğini söylüyor. Neresinden bakarsanız bakın iddialar çok çirkin ve mağdur edilen çocuklar söz konusu. Lağım bir kere patladı. Konunun takipçisi olacağız.

1 Şubat 2026 Pazar

Kalem

 Alçakgönüllü olmanıza neden olan yaptığınız bir hata, kibirli olmanıza neden olan kazandığınız bir başarıdan daha iyidir. La ilahe illallah ( Allah birdir) deyince iş bitti sanıyoruz. Farkında değiliz ama müslümanlığı şekilsel yaşıyoruz. Kariyer, eğitim, statü, para yada sosyal çevre konularından birinde yada bir kaçında başarı gelebilir. Ancak bu durum kendimizi " büyük " görmemize neden olmamalıdır. Asıl büyüklük kibrinden, egondan, nefsinden oluşan cüssenden soyunman ve küçülmendir. Hangi konumda olursan ol içindeki mütevazi yanı açığa çıkarmandır. Hayat kitabının sayfalarını yazmış, hikayeleriyle başkalarının hayatlarına dokunmuş kısalıp küçük kalmış bir kurşun kalem, hiç kullanılmamış büyük bir kalemden daha hayırlıdır. Nefsini yakıp eriten karanlığa ışık olan bir mum, nefsini köreltmemiş hiç yanmamış bir muma göre daha hayırlıdır. Kibir şeytanidir. Adem yaratıldığında Allah'ın emriyle melekler secde etmiş, şeytan kibrinden yaradanın buyruğuna karşı gelmiştir. Alçakgönüllülük ise rahmanidir. O yüzden biz kibir tuzağına düşmeden alçakgönüllü olalım.