İmam-ı Azam'ın babası bir gün dere kenarında yürürken suda sürüklenen bir elma görmüş. Çok açmış. Dereye uzanmış ve elmayı almış. Bir ısırık aldıktan sonra " Bu helalinden bir rızık değildi, başkasına ait bir elmaydı. Ben ne yaptım? " diye pişman olmuş. Elmanın sahibini bulmak için dereyi takip etmiş ve bir elma bahçesine varmış. Bahçenin sahibini bulmuş ve ondan helallik istemiş. Bahçenin sahibi: " Helallik veririm ama iki şartım var. İlk olarak yedi yıl hizmetimde çalışacaksın. Ondan sonra da benim; kör, sağır, eli tutmayan bir kızım var. Onunla evleneceksin" demiş. Genç haramdan korkan o kadar dürüst bir insanmış ki şartları kabul etmiş. Yedi yıl bahçe sahibinin emrinde çalışmış. Sıra düğüne gelmiş. Düğün günü gelinin odasına çıktığında; hiç de babasının anlattığı gibi gözleri görmeyen, işitmeyen, eli tutmayan kötürüm bir kız değil aksine sapasağlam, sağlıklı, melekler kadar güzel alımlı bir kızla karşılaşmış. Babasına neden kızın hakkında kör, sağır, eli tutmaz dedin diye sormuş. Kızın babası: " Benim kızım kördür harama asla bakmaz. Benim kızım sağırdır gıybeti dedikoduyu asla işitmez. Benim kızımın eli tutmaz çünkü asla harama el uzatmaz " demiş. İşte o izdivaçdan İmam-ı Azam hazretleri dünyaya gelmiş. Üzerine düşünülmesi gereken bir hikaye... Buradan yargılama konusuna gelmek istiyorum. İnsanları ne kadar kolay yargılıyoruz değil mi? Ben de bu hataya düşüyorum bazen. Hatta geçen gün günlüğüme: " insanları yargılama. Yargı Tanrı'nın işi... Yargılayacaksan kendini yargıla." diye yazdım. Yargıyı besleyen( tetikleyen ) şeylerden biri gıybet ve dedikodudur. Kalbimizi temiz tutmak zorundayız. Gıybet ve dedikodu şeytanın beslendiği pisliklerdir. Şeytanı beslersek sonra şeytana uyar " yargı " dağıtmaya başlarız. E hani şirkten, Allah'a ortak koşmaktan uzak duruyorduk? Biz başkalarını yargılayınca, Tanrıcılık oynamış olmuyor muyuz? Aman diyeyim. Tekrar ederek bitireyim: Yargı Tanrı'nın işi... İlla yargılayacaksak kendimizi yargılayalım.
:)
HER KALP ATIŞI, BİR EVREN OLASILIKLA DOLUDUR...
3 Kasım 2026 Salı
31 Ekim 2026 Cumartesi
İnsan ancak unuttuğu şeyi hatırlar
Hayatın insana bahşettiği çok değerli iki armağan var. Geçmişi unutmak ve gelecekten bi haber olmak.Hayat ne getireceğini bilmediğimiz için güzel değil mi? Üzeri siyah bant ile çekilmiş geleceğe dair bu sansürü insana umut etme, hayal kurma gücü verdiği için değerli buluyorum. Çünkü insandaki çabalama ve çalışma ateşini tutuşturan hayata dair bu umut kıvılcımları. O yüzden hep umutlu ve mutlu olmalı insan. Umutlu; çünkü kader gayrete aşıktır. Mutlu; çünkü yaşadığın şu hayat dünyanın başka bir köşesinde hiç tanımadığın başka bir insanın "cenneti" olabilir. Mesela bir gazzelinin yada hücrede ki bir mahkumun... Ha bazen evdeki hesap çarşıya uymaz. Bunun da güzel bir yanı vardır. 2008 sobaharında gençliğimden kaynaklanan gözlerimi kör etmiş bir kibir uğruna şehrin en büyük sanayi kuruluşunda " ne pahasına olursa olsun " sırf etiket uğruna tutunmaya çalışıp sonunda işsiz kalmış, terazinin gösterdiği 3 haneli kiloları giderek daha da obezite zirvesine doğru tırmanan, teselliyi her akşam şişenin dibinde arayan bir loser iken; tam bir yıl sonra 2009 sonbaharında yeni bulduğu işinde mutlu ve başarılı, fit bir vücuda kavuşup Avrasya Maratonunda boğaz köprüsünden koşarak geçmiş ve hayatında ki ilk sevgilisini bulmuş ve onunla Avrupa'da unutulmaz bir tatil yapmış bir Onur vardı. O yüzden hayatın bizim planlarımızdan daha " büyük " hissettirdiği durumlar da oluyor. Unutmaya gelecek olursak. Mesela şuan ki bir derdin canımızı yakması onu " yaşıyor " olmamızdan kaynaklanıyor. Ne zaman ki şimdi, geçmiş oluyor; yaşamak ise hatırlamaya dönüşüyor işte o zaman o dert o tasa artık yakmıyor. İşte o yüzden hatırlamak aslında unutmaktır. İnsan ancak unuttuğu bir şeyi hatırlar.
29 Ekim 2026 Perşembe
Kırık değilsin, Hayattasın
Olayları "kendi ağırlığıyla" geçip gitmesine izin versek belki de daha az sarsılacağız. Oysa ki biz yaşadıklarımıza kimlik, hikaye, anlam, duygu yüklüyoruz ve hayatımızdaki kazaların altında soluğumuz kesiliyor. Ağır olan başımıza gelen değil ona yüklediğimiz " kendi " ağırlığımız. İnsana hayal gücü bahşedilmiştir bu ona büyütme gücü de verir. Bunu yabana atmamak gerekir. İnsan dediğin çiçeklere özen gösterip bir bahçeyi de büyütebilir, ateşi harlayıp, büyütüp koca bir ormanı da yakabilir. Aynı şey zihin için de geçerli.
Bazen durup nefes almak gerekiyor. Hayat koşuşturmacasının içinden sıyrılmak; kendini gündemdem soyutlamak, her gün yaptığın rutinin dışına çıkmak, gitmediğin bir mahallede yürümek, oturup bir kahve içmek, bir sahil, bir mesire alanı yada bir parka uğramak. Kafa bu doymaz tatlı bir obur. Duyuyor, görüyor, biriktiriyor. Algıları kestik diyelim, hiç bir şey yapamazsa o zaman da düşünüyor, " kuruyor "... Kazana dönen kafayı da dinlendirmek lazım. Çünkü o size asla hayır diyemeyen bir uşak gibi. Yeri geliyor ona problem çözdürüyorsunuz, yeri geliyor plan yaptırıyorsunuz, her zaman her an en basit bir cümleyi bile ona kurduruyorsunuz... Ama gün geliyor diyemediği hayırların acısını en olmadık anda; yas, öfke, yorgunluk olarak kusuyor. O yüzden hobiler ve meditasyon konusunu önemsemek gerekir. Hobi kişiden kişiye değişir ama size namazdan daha güzel bir meditasyon olur mu, diyeceğim. Herkese nasip olsun. Sakın ha yanlış anlamayın:Yas, öfke, yorgunluk da hayatın doğal bir parçası. Çünkü:
Yas, sevginin kanıtıdır.
Öfke, önemsediğinin kanıtıdır.
Yorgunluk, çabanın kanıtıdır.
Kırık değilsin.
HAYATTASIN...
27 Ekim 2026 Salı
Kaygan Zemin
Pazartesi akşamı İstanbul'da yılın derbisi oynandı. Maçın skorundan, kimin iyi oynadığından yada gollerden bahsetmeyeceğim.Aslında bu maç çok büyük bir toplumsal arızamıza bir kez daha ayna tuttu.Galatasaray Fenerbahçe'ye karşı, cim bom fenere karşı, aslan kanaryaya karşı... Hayır aslında aynı bayrak, aynı dil, aynı vatan, aynı mavi gökyüzü altında yaşayan bir ülkenin evlatları ikiye bölünmüş birbirine karşıydı. Maçın bitiş düdüğüyle ortaya çıkan rezaletten yani iki takım oyuncularının birbirine tekme tokat girmesinden bahsediyorum. Bu sekans aslında toplum olarak kendimizle yıllardır hiç bitmeyen bir " kavganın " özeti gibiydi. Belki yüz yıl önce Atatürk önderliğinde kurtuluş savaşını kazanıp topraklarımızdan düşmanı kovduk ama yüz yıldır " birbirimize " olan düşmanlığa bir türlü son veremedik. Düşmanla olan savaşımız bitti ama toplum olarak kendimizle olan savaşımız bir türlü bitmedi. Önce solcu-sağcı olarak birbirimizle kavga ettirdiler bizi. Sonra başımıza terör örgütü peydahlayıp Türk-Kürt olarak kavga ettirmeye çalıştılar. Sonra laik-müslüman kavgasını ortaya attılar. Bu ülkenin insanının aklındaki zemin kaygan; o yüzden fikirlerimiz, evet farklı fikirlerimiz kolkola girip kardeşce yürümek yerine ayağı kayıp her seferinden yere kapaklanıyor. Bir spor müsabakası sonrasında bile taraftarlar küfür kıyamet, Atamızın dediği gibi " zeki, çevik ve ahlaklı olması " gereken sporcular birbirine giriyorsa; bu ülke her zaman toplumu kutuplaştıracak bir bahane üretiyorsa... Yahu kendimizle olan bu kavgamız ne zaman sona erecek? Aklımızda ne zaman güneş doğacak ve o ıslak, kaygan zemini ışınlarıyla kurutup farklılık içeren düşüncelerimiz kol kola girip hep özlemini duyduğumuz o " barış halayını " çekecek? Biraz Atatürk'e kulak versek bu iş hallolucak: Yurtta sulh, dünyada sulh. Yurtta sulh yani yurtta barış. Kendimizle barış. Önce kendimizle barış...
26 Ekim 2026 Pazartesi
Ahmet Ümit'in son Romanı
Ben Ahmet Ümit kitaplarına bayılıyorum. Kolay okunuyor, zevk alıyorsunuz ve cinayetler çözülürken hikayenin içindeymiş gibi heyecan yaşıyorsunuz. Yaptığın işi sevince, yazacağın konuyu bir akademisyen titizliğiyle araştırınca, romanda atacağın adımları titizlikle planlayınca ve tabi ki emek verince " o duyguyu " okurlarınıza geçiriyorsunuz ve Ahmet Ümit gibi başarılı oluyorsunuz. Kendisi 66 yaşında ve inşallah daha yaşayacağı uzun yılları ve yazacağı pek çok romanı olsun. Bu kısa Ahmet Ümit girizgahını yaptım çünkü son polisiye romanı Roma'nın Beş Günü romanını okudum. Bu bir Başkomser Yıldız Karasu romanı. Ahmet Ümit 4 yıl önce Kayıp Tanrılar Ülkesi romanında Berlin emniyetinde görevli Türk asıllı Alman başkomser Yıldız Karasu evrenini yaratmıştı. Bu romanda Yıldız Karasu ve yardımcısı Tobias Becker INTERPOL'ün özel bir görevlendirmesiyle bulundukları Roma şehrinde gizemli katiller tarafından peşpeşe işlenen teatral cinayetleri soruşturuyorlar İtalyan emniyetinden başkomser Carlo ile birlikte. Hikaye Roma gibi muhteşem bir şehirde geçince klasik bir polisiyenin haricinde kendinizi tarihi, kültürel, arkeolojik, gastronomik bir hikayenin içinde buluyorsunuz. Suç... Suçun olduğu yerde yozlaşmış ruhlar, nefsine yenilmiş insanlar ve örümcek ağına dönmüş yapılanmalar karşımıza çıkıyor. Ahmet Ümit'in bu kitabı yazabilmek için Roma'da uzun süre kalıp araştırma yaptığını duymuştum. Ben bu kitabı okurken Dan Brown'un kitaplarından aldığım tadı aldım. Gerilimli, gizemli, eğlenceli harika bir kitap olmuş. Herkese tavsiye ediyorum.
23 Ekim 2026 Cuma
Yemin
Yemin bir anda edilen bir şey midir yoksa geçen uzun yıllardan sonra artık değişmiş hayatımızın farkına vardığımız an mıdır? Bir kaç saniyeyi mi kapsar yoksa kanıksanmış uzun yılları mı kapsar? Baştaki bir söz müdür yoksa sonda tavırlarınıza gösterdiğiniz sadakat için duyduğunuz gurur mudur? Hazları tutsak etmek ruhu özgür kılmak mıdır? Yoksa hayatında yeni bir başlangıç yapmak mıdır? Bazen suçluluk duymaktır eğer o yemin tutulmamışsa. Bazen iyice kaybolmanın, zıvanadan çıkmanın, kendini yitirmenin masum görünümlü şeytani bahanesidir o tutulamamış yemin... O kadar da karamsar olma. Çünkü tutulamamış bir yeminin bile güzel bir tarafı vardır. Çünkü bazen tövbe kapısıdır. O yüzden bozulan yeminler karanlığa da götürür, tövbeyi hatırlarsan Tanrı'nın nuruna da götürür. İşte şeytanda noksan olan şey o tövbedir. Sen tövbesiz kalma sakın.
Peki biraz da aşk desem? Yeminden bahsediyordun şimdi aşk da nereden çıktı, dediğinizi duyar gibiyim. Aşk en büyük yemin değil midir? Hayatınız boyunca; geçmişteki, şimdi ki ve gelecekte ki hikayelerine sahip çıkacağınız insanlara gönül verin. Kader sizi nasıl konumlandırırsa konumlandırsın her zaman sizin için " değerli " olacak insanlar olsun hayatınızda... Aşk birbirini bulma hali değil, bir birini ömür boyu "tutma" halidir. Leylayı bulacağız ki Mevlayı bulalım. Hiç bir faniyi sevmeden Bakiyi sevebilir miyiz? Ağlıyorsan bu iyi bir şey. Akan yaşlar yıllar önce sana zorla giydirilen yüzündeki uyurgezer klanına ait ruhsuz beyaz maskeyi yavaş yavaş silecek ve hakiki " mizacını " ortaya çıkaracak. Belirsizlik mi? Korkma demeyeceğim. Kork, hatta ödün bile kopsun. Ama karanlığa doğru bas gaza. Belki bir Ferhat çıkıp senin için dağı delmiştir. Belki bir serdengeçti senin için sora sora Bağdat'a gelmiştir. Ana gibi yâr Bağdat gibi diyar olmaz, demişler. Bağdat yıkıldı ama analar dimdik ayakta! Analara selam olsun...
19 Ekim 2026 Pazartesi
Ahenk
2012 yazında trafikteyken arabama soldan yeşil bir motorsiklet çarpıyor hafif bir kaza yaşıyorum. 2013 mayısında adı Pınar olan dar bir sokakta bir müşterimizin tesisatına başlıyoruz. Arabama çarpan aynı yeşil motorsikleti orada görüyorum ve yaşadığım kaza ile müşterimize tesisat yaptığımız o sokak zihnimde birbirine tutkallanıyor. Bir kaç gün sonra iş yaptığımız o Pınar sokakta geçen bir hikaye kaleme alıyorum. Birbirine komşu olan tiyatrocu bir genç ve yoksul ihtiyar bir kadın var. Tiyatrocu genç gündüzleri bir restoranda garsonluk, akşamları ise tiyatroda sahnede oyunculuk yapıyor. Hikayenin tiyatroda bir oyun esnasında geçen bir bölümü de var. Yoksul yaşlı kadın ise hikayenin sonlarında küçük bir çocuğa bir çikolata veriyor. Kaza-tesisat ve yazdığım hikayenin 13 yıl sonrası. Yani yıl 2026: Geçen hafta perşembe günü hastaneye giderken içinde bulunduğum minübüse soldan bir araba çarpıyor. Ertesi gün yani cuma sabahı iş arkadaşımın bir gece önce yazdığı, kendisinin tiyatroda olduğunu anlatan tiyatroda geçen kısa bir deneme yazısını sosyal medyasından okuyorum. Aradan 10 dakika geçmeden bir arkadaşımızın yeni açmış olduğu cafesine gitmeye karar veriyoruz. Ama ben o cafenin nerede olduğunu bilmiyorum. Pınar sokakta diyorlar. Yoldayken " Bu Pınar sokak neredeydi? " diyorum kendi kendime. Sonunda adrese varıyoruz. Arkadaşın cafesinin 13 yıl önce tesisat yaptığımız ve benim ilham alıp o öyküyü yazdığım o Pınar sokakta olduğunu anlıyorum. Daha ilginç bir şey söyleyeyim mi? Cafeyi açan genç arkadaşımız gündüzleri garsonluk, akşamları tiyatroda oyunculuk yapan bir genç. Bitmedi: Akşam oluyor. Ben geçmiş ile gelecek arasında oluşan tüm bu mistik devinimi yada tevafuk olayını düşünürken sahilde aynı 13 yıl önce kaleme aldığım hikayedekine benzer ihtiyar yoksul bir kadına rastlıyorum. Kadın elinde çikolata tutmuş " Yardımcı olmak ister misiniz? " diyor. Para veriyorum ve yoksul ihtiyar kadın bana bir parça çikolata veriyor ve arkamdan dua ediyor. Bu tip olaylar sık sık başıma geliyor. Sizinle son yaşadığımı paylaşmak istedim. Ben evrende kusursuz bir ahenk olduğunu düşünüyorum.