11 Haziran 2026 Perşembe

Küçülmek

 İşte size orjinal bir senaryo ve orjinal bir film. Matt Damon 2017 yapımı Küçülen Hayatlar filminde başrolde. Her şey Norveçli bir bilim adamının insanları küçültmeyi başarmasıyla başlıyor. 5 yıl içinde bu küçültme olayı dünyada yeni bir kültür başlatıyor. İnsanlar 10 cm boyunda, yaşadıkları normal insanlar için devasa olması gereken şehirler sadece bir futbol sahası büyüklüğünde. Küçültülen bir insanın normal hayatta 120 bin dolar olan birikimi, küçük dünyada 12 milyon dolar değerinde oluyor. Küçülen insanlar gerçekte asla sahip olamayacakları bir zenginlik ve refah içersinde yaşıyorlar. Matt Damon'ın oynadığı Paul karakteri de bunlardan biri. Karısıyla birlikte yaşadıkları zorlu ekonomik şartlardan kaçınmak ve refaha ulaşmak için küçülme kararı alıyorlar. Paul küçüldükten sonra yaşadığı yeni dünyada karısından bir telefon geliyor. Karısı göz yaşları içinde küçülmeye cesaret edemediğini söyleyip özür diliyor. Filmin geri kalanında Paul'un yeni hayatına alışması, yalnızlıkla baş etmesi ve yeni dostlar edinmesine tanık oluyoruz. Şimdi bu filmin gerçek olduğunu düşünelim. 10 cm boyuna gelen insanoğlu doğaya şimdi olduğu gibi zarar verme etkisi hafifleyecek, yaşam alanları ve üretilen çöp miktarı küçülecek, çevre kirliliği önlenecek, kıtlık ve açlık sona erecek, sınırsız kaynağa ve refaha ulaşan küçük adamlar medeniyetinde hiç suç işlenmeyecek. Tam bir ütopya!:Aklıma şu soru geldi. Dünya gezegenimizi iklim ve çevre felaketinden kurtarmanın yolu belki de küçülmekte. Acaba bilim adamları bu ihtimalin üzerinde duruyor mu? Bu senaryo başka gezegenlerde koloni kurmaktan daha mantıklı geliyor bana.

Van Kedisi

 Her söz bir cevap olunca kıymetli olur. Sözümüzün cevap olması için illa karşı tarafın bize bir soru yöneltmesi gerekmiyor. Bazen konuşmadan önce kendimize doğru soruyu sormalı edeceğimiz laf sorduğumuz sorunun cevabı olmalı. " Karşımdaki insanın motivasyona ihtiyacı var mı? " Evetse:  "Şimdiye kadar harika bir iş çıkardın. Böyle gidersen kısa sürede hedefine ulaşacaksın " Gibi. Bir liderin karşısındaki gruba soru sordurması onlara motive edici beylik laflarla gaz vermesinden daha etkilidir. Çünkü liderinizin size çektiği nutuk içselleştirilmediyse bir kulağınızdan girer diğer kulağınızdan çıkar. Ama lider kendinize doğru soruyu sormanızı sağlarsa içinizden gelen bir cevabı vermenizi sağlar ve dönüşüm sürecine sizi de katmayı başarır. İçten başlayan dönüşümler meyve verir. Bazen edilen 1000 lafın oynatamadığı taşı, sorulan 1 doğru soru yerinden oynatır. Soru projeyse cevap binadır. Proje olmadan inşaat da yapılamaz. Google'a kedileri aratırsanız karşınıza dünyada ki tüm kedigilleri çıkarır. Alsan, kaplan, panter, çita, sokak kedisi, ev kedisi... Ama Google'a "gözleri farklı renkte olan kediler" diye aratma yapınca karşınıza aradığınız renkli gözlü van kedisini çıkarır. Doğru soru sormak size gideceğiniz menzilde kanatlar takar. Yoksa yaya kalırsınız. Bu hayatta da böyledir. İnsanı karın tokluğuna çalıştıran ve tüm zamanını sabah-akşam 3 vasıta değiştirdiği "işe gidiş-dönüş" yolunda ve "işte" tüketen modern kölelik sistemi, zihinleri uyuşturan sosyal medya saçmalıklarıyla birleşince insana " Ben mutlu muyum? " sorusunu bir türlü sordurmuyor. Bu soruyu kendimize bir sorabilsek pandoranın kutusu açılacak.

9 Haziran 2026 Salı

Gezi

 Gezinin üzerinden 13 sene geçmiş. Facebook 13 sene önceki bu paylaşımımı önüme getirdi. O yıllarda da memleketin iyiye gitmediğinin, tek adam rejiminin giderek diktaya evrilmeye başladığının, o zaman  düzmece ergenekon davalarıyla emperyalist ABD çıkarlarına ters gelen başta varlığıyla onur duyduğumuz Genelkurmay Başkanı sayın İlker Başbuğ ve ordudaki diğer Atatürkçü askerleri yargılayıp hapse atan CIA maşası Fetullah'ın ülkenin yargısına sızmış kripto istihbarat örgütüne cemaat, hoca efendi falan diyen iktidarını sağlama almak için Fetullahla cankuş olup koalisyon yapan ülkeyi yöneten muhteşem muhteremlerin tutumundan, kadınların hayat tarzına karışan, ahlakı ülkede ki hırsızlıklarda değil namusu bacak arasında arayan bu yobaz idare anlayışı sabrımızı taşırmıştı. Taksim Gezi parkındaki ağaçları katledilmesi ve oraya AVM yapılması fikri ülkesini seven cesur Türk gençliğini sokağa dökmüştü. Atatürk vatandaşlarına " yüce Türk milleti " derken O adam bize çapulcu diye hakaret etmişti. Biz o adamın hakaretlerine alışkındık nitekim bir kaç hafta önce de Atatürk'e ayyaş demişti, bir kaç yıl öncede Atatürk'ün " milletin efendisidir" diye hitap ettiği çiftçi bir köylümüzü " Artislik yapma lan. Al ananı da git " diye azarlamıştı. Biz ise Gezide barışçıl gösteri hakkımızı kullandık ve kolluk kuvvetlerinin uyguladığı orantısız güce mizah yaptık. Çevik kuvvetten gaz, plastik mermi, cop, TOMA lardan tazyikli su yedik. Bundan sonra o adamı Recop Tazyik Gazdoğan diye çağırmaya başladık. O adam Faşinismus hastalığına yakalanmış dedik. Kendimizi foto da gördüğünüz gibi yılın çapulcusu ilan ettik.Daha neler neler...O adam ve emrindeki kolluk kuvvetleri üzerimize öfkesini kustukça bir onları ti ye aldık. Sonuçta Gezi parkını kurtardık. Biz 13 yıl önce sadece ağaçları kurtarmadık eğer birlik olursak muktedirin uyguladığı tüm şiddete de karşı koyabileceğimizi ispatladık. O yüzden Gezi gururumuzdur.



Merve Kült

 Edebiyattan sinemaya uyarlanan filmlerde bir derinlik oluyor. Karakterler, diyaloglar, olayların akışı izleyicide güçlü bir etki bırakıyor. Çünkü senaryonun mekanikliği yerine romanın canlılığı beyaz perdeye ve izleyiciye geçiyor. Merve Kült' filmi de bunlardan biri. Yazar Ceylan Naz Baycan'ın romanından uyarlanmış. Merve( Ahsen Eroğlu) aklı beş karış havada eski gazeteci olan annesinin ( Zuhal Olcay ) bağlantılarını kullanarak kendisine bulduğu iş görüşmelerinin hepsini murdar eden kafayı modaya takmış, tek derdi kıyafet tasarımlarını hayata geçirmek olan deli dolu, biraz çatlak çokça matrak bir kız. Yıllardır görmediği iş adamı babası ( Ege Aydan ) borcundan dolayı annesiyle yaşadıkları ve diğer dairelerinden kira aldıkları aile apartmanını satmak zorunda kalıyor ve birgün Mervelere tahliye emri ulaşıyor. Evlerini kurtarabilmek için arkadaşlarıyla bir flört uygulaması geliştiriyorlar ve zengin bir iş adamı olan Anıl Gürman'dan ( Mehmet Ozan Dolunay ) projelerine yatırım alıyorlar. Anıl'ın Merve ve ailesine gizli bir garezi var ve yatırım yapmasının amacı aslında Merve ile " Oynamak " lakin ava giden avlanır hikayesinde olduğu gibi Merve ve Anıl arasında bir muhabbet başlıyor hem de Merve ve arkadaşlarının geliştirdiği uygulama üzerinde. Ancak başta ikisi de birbirinin kimliğinden habersiz çünkü uygulamanın özelliği insanların birbirini maske takarak ve rumuzla diyalog kurması. Merve'nin iş hayatının yanında bu maskeli görüşmeler ve patronuyla flörtü arasında ikili hayat yaşaması filme gizem ve romantizm katıyor. Merve'nin komşu ve arkadaş grubu filme ekstra bir sıcaklık katıyor. Merve Kült romantik-komedi türünde çok güzel bir film. Merve'yi canlandıran Ahsen Eroğlu yine harikalar yaratıyor. Ahsen genç, enerjik ve müthiş yetenekli bir oyuncu.

8 Haziran 2026 Pazartesi

Cakko, Cukko

 Dün arkadaşımla yürürken şehir merkezinde kurulan pazara denk geldik. O çocuklarına bir kaç parça seçerken tezgahtaki tişörtler benim de dikkati mi çekti. Tanesi 100 er liradan 2 tane tişört aldım. Kıyafetlere ve modaya olan ilgim " kıçımı örtsün yeter " seviyesinde. Olsun varsın millet beni beğenmesin ben kendimi beğeniyorum ya o bana yeter. Ayakkabı dahil çoğu kıyafetim aynı beden giyindiğimiz yakın bir arkadaşımın kullanılmış kıyafetlerinin bana hediyesidir. Marka'nın değeri yoktur insanın karakteri marka olmadıktan sonra. Giyimden kuşama, aksesuardan gidilen mekana insanlar görevleri sürüyü gütmek olan çobanların (pardon sosyal medya fenomenlerinin) kavalının peşine takılmış marka yaşadıklarını zannederek güdülüyorlar. Nişantaşındaki bir dost meclisinde çantasının çakma olduğunun anlaşılmasından ölesiye utanan bir matmazel hayatının " çakma " olmasından zerre sıkıntı duymuyor. Konuyu : " Ne insanlar gördüm üzerinde elbise yok, ne elbiseler gördüm içinde insanlar yok " sözüyle özetleyebiliriz. Pahalı döpiyeslere verilen binlerce liraya acımıyan sürüdekiler söz konusu bir fakire üç-beş lira sadaka vermek olunca Marvel'in Fantastic 4 daki Susan Storm karakterinin görünmezlik gücünü kullanması gibi anında ortadan kayboluyorlar. İnsanı elit yapan giyimi, kuşamı, aksesuarı değildir. Bir insan; doğruluğuyla, adaletiyle, merhametiyle, empati yapmasıyla yani erdemli bir hayat sürerek marka olur. Ölüm hak... Yarın oraya gittiğimizde "sen Cakko mu giyiniyon, Cukko mu giyiniyon" diye sormayacaklar. " Nasıl bir insandın? " diye soracaklar. Koyun bol olduktan sonra ülkede çoban da eksik olmaz. Siz siz olun güdülmeye meraklı olmayın. İlla marka olmak istiyorsanız karakterinizle marka olun.


7 Haziran 2026 Pazar

Çav Bella

 Dün dakikalar ikindiden akşama doğru hızla koşarken; denize, kumsala, doğaya her şeye herkese en çok da kendime daha yakın olmak istedim. Bizim Yalova'da üzerinde aşk şiirlerinin yazılı olduğu denizin üzeri doldurularak yapılmış ve sonuna doğru yürüdükçe sizi karadan ayıran aşk yolu adında bir yer var. Yolda yürürken yerdeki yazılı şiirleri okuyorsunuz. Orada bir çay bahçesine oturdum. Türk kahvemi yudumlarken kumsalda ki insanları seyrettim. Kimisi kamp sandalyesinde, kimisi kumun üzerinde derin bir muhabbet içinde. Çocukların ise tek derdi koşturup azmak. El ele tutuşan genç sevgililer ve ihtiyar çiftler yanımdan geçip gidiyor, kimisi aşk yolunda bulduğu boş bir masaya oturuyordu. Herkes bir hazırlık peşinde. Güne elvedanın hazırlığı. Marmaranın ardına kayan ve göğü muhteşem bir turuncuya boyayan güneşin görkemli vedasına görkemli bir vedayı etmek isteyen onca insan... Gün batımı belki de kendini her akşam saygıyla ve hayranlıkla uğurlayan bu kadar çok " seyircisi" olduğu için bu kadar muhteşem. Seyircisi olmayan güzelliğe güzellik diyebilir miyiz? Derken bir akordiyon sesi düşünceleri mi bölüyor. Bir kız çocuğu çav bellayı akordiyonla boyundan büyük bir hünerle çalıyor. Bir anda ortam değişiyor. İçim umutla doluyor. Demokrasi olarak zor günler geçiren güzel ülkemi düşünüyorum. Ufkun ardında kaybolmaya başlayan güneş, küçük kızın akordiyonundan sahile yayılan çav bella ve içimde doğan umut... " Her şey çok güzel olacak " diyorum kendi kendime. Ardımda sahili, marmarayı, çav bellayı bırakıp evimin yolunu tutuyorum.

6 Haziran 2026 Cumartesi

Radio

 Dün akşam harika bir film seyrettim. Olay 1976 da Kaliforniya'nın bir kasabasında geçiyor. Zihinsel özürlü insanlarla iletişim kurmayan siyah bir genç ( Oscarlı Cuba Gooding Jr ) günlerini market arabasını ve içindeki ıvırzıvırı itekleyip kasabanın sokaklarında gezerek geçiriyor. Birgün lisenin futbol koçunun ( Ed Harris ) dikkatini çekiyor. Koç " Yarın antremana gel sana iş veririz " diyor ve o günden sonra hem özürlü gencin hem tüm kasabanın kaderi değişiyor. Radyoları karıştırmayı sevdiği için ona Radio adını takıyorlar. Radio kısa sürede lise takımının maskotu ve önemli bir parçası oluyor. Başlarda ürkek olan ve hiç konuşmayan Radio insanlarla diyalog kurmaya başlıyor ve durumunda müthiş bir düzelme görülüyor ve tüm kasabanın ona olan bakışı değişiyor. Acaba kaçımız Koçun yaptığını yapardık? Yoksa " Aman bırak şu deliyi, bana bulaşmasın" diyip başımızı çevirip gider miydik. Hayatta akrabalarımızı seçemiyoruz ama dostlarımızı seçebiliyoruz. Hayat Tanrının en büyük eseri. Yaratırken cömert davranmış ve tabloyu tamamlamamış. Cömertliği şuradan kaynaklanıyor. En büyük eserini tamamlama görevini insana vermiş. Çevremizde yarım kalan hayatlar, eksik hikayeler bazen bizim imtihanımız oluyor filmdeki Radio ve Koçun hikayesinde olduğu gibi tabi eğer anlayabilirsek. 2003 yapımı gerçek bir hikayeden uyarlanmış Radio filmini muhakkak izlemelisiniz.