Altına oturduğum ağacın dalları bir süredir yağan yağmurdan ıslanmamı engelliyor. Her şeye rağmen dalların ve yaprakların arasından tek tük düşen yağmur damlaları hafifçe saçlarımı ve kollarımı ıslatıyor. Şemsiye gibi kusursuz bir koruma altında değilim. Zaten oldum olası kusursuzluğu da sevmiş biri değilim. Bir ikindi vaktinde şehri ikiye bölen ve Marmaraya kavuşan derenin yanında Türk Kahvemi içiyorum. Dereye düşen yağmur damlaları suyun üstünde iç içe geçmiş giderek genişleyen ve bir kaç saniye içinde yok olan halkalar yaratıyor. Derken sokağa tekerlekli sandalyede ki küçük erkek kardeşini ittiren ondan bir kaç yaş büyük ablası giriyor. On metre ötemde duruyorlar. Sandalyede oturan çocuk anladığım kadarıyla serabral palsili. Aklıma rahmetli babam geliyor. Ben de onu tekerlekli sandalyesine oturtur, akşam üzerleri gezintiye çıkartırdım. Rahmetli beyin kanaması geçirip, felç olmuştu. İnsan kendisine konduramaz ama hepimiz bir engelli adayıyız. Bir saniye içinde hayatımız alt üst olabilir. Trafikte ki bir kazaya yada ani bir tansiyon yükselmesiyle bir beyin kanamasına bakar. O yüzden ben hep " Akıbetimizi hayır eyle, ahiretimizi cennet eyle " diye dua ederim. Mesela beni son zamanlarda etkileyen birisi var. Adını bilmiyorum ama onu her gün görüyorum. Tekerlekli sandalyesiyle her gün ikindi namazı için camiye geliyor, tam işlemeyen fonksiyonunu yitirmiş engelli bacaklarıyla caminin merdivenlerini tırmanıyor, sonra yürüteciyle yavaş yavaş caminin en ön safına duruyor ve namaza duruyor. Nasıl bir azimdir, nasıl bir Allah aşkıdır? İnsan az önce bahsettiğim gibi sakat kalmayı yada ölümü kendinden hep uzak görür. Ama yarına çıkacağımızın bir garantisi var mı? Hayatımızı düzeltmek, ibadete başlamak ve Allah'a yönelmek için neyi bekliyoruz? Sonuçta 70-80 yıllık insan ömrü uzun zaman döngüsünde yağmur damlasının derenin üzerinde yarattığı bir kaç saniyede kaybolan halkalar gibi değil mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder