Cep telefonumdan açtığım şarkıdan hüzünlü bir keman sesi geliyor. Bahar havası kaprisli bir aşık gibi. Hem üşütüyor hem ısıtıyor. Türk kahvemin buruk tadı azımda, gücünü kaybetmiş ve gece istirahatine doğru giden ikindi güneşinin ışıkları tepemdeki dallarını aşağı sarkıtmış karayemiş ağacının esintiyle kıpırdayan dallarının arasından sızıyor. Başka neler sızıyor diye düşünüyorum bir an. Aşk acısı çeken ayyaşlar 2 yakuttan sonra sızıyor. İlk defa aşk acısı yaşayan genç kardeşimin yaralı kalbi sızıyor. Sonbaharına gelmiş hayatını boşa harcamış bir ihtiyarın yorgun kalbine ölüm korkusu sızıyor. Kendini seven, hayatı seven iyimser arkadaşımın gözlerinden yaşama sevinci sızıyor. Bir aşığın kelimelerinin arasından " Seni Seviyorum " cümlesi sızıyor. Arkamda mahalle maçı yapan veletlerin bağrışmasıyla çınlıyor sokak. Sokağın bitimindeki köprüye bağlanan caddeden insanlar geçiyor. Genci, yaşlısı veya çocuk insanlar. Bu kadar sıradan bir varlık olan insanların acıları niye biricik? diye kendi kendime soruyorum. İnsanı bir hamur gibi acısı şekillendirdiği içindir belkide...İnsanlar, insanlar, insanlar... Çok hızlı geçiyorlar gözümün önünden. O kadar hızlı ki çok merak ettiğim herbirinin kendine has hikayesini takip edemiyorum. Bulunduğum sokak tenha ama sahildeki kalabalık mahşer misali şehri ikiye bölen köprüden geçiyor. O insanlar istedikleri yöne gitmekte serbestler, labirentin dışına çıkmamak kaydıyla. Bazılarına hüzünle bakıyorum: Eve dönüş yolunu şeytana soracak kadar nasıl kaybolmuşlar, onlara baktıkça şaşıyorum...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder