20 Mayıs 2026 Çarşamba

Ekmek, zeytin

 Salonumda ki suskun çerçevelere baktım, sonra zaman ötesinden konuşan kelimeleri okudum. Soğuk bir bahar sabahı. Sokaklar ıslak. İki saat önce evde balkon kapısının ardından yağmuru izliyordu kedim. Oldum olası hep ev kedisiydi kendisi. Acaba hiç ıslanmak istedi mi? Ben Tanrı'nın kelimeleriyle ıslanmak isterdim. Üşüyüp O'nu anlamak ve kara bulutların en yoğun olduğu kırlara koşmak... Çay bahçesinde kimsecikler yok. Vakit erken. Bahçeye bakan gececi Nezir Abim yarım ekmek ve zeytin ikram etti. Zeytinlerin damağımda bıraktığı o kekremsi tat... Tıpkı hayat gibi hafif ekşi ve buruk. Ve ekmek. Eğer şükrün bir tadı olsaydı muhakkak ekmek gibi olurdu. Saf, temiz, katıksız. Martıların çığlıkları kahkahalara benziyor. İnsan talihinin tüm kötülüklerine karşın hayatla martılar gibi dalga geçmek onlar gibi kocaman kahkahalar atmak isterdim. Nezir abim bir tencere pilavın içine ekmek doğradı ve sahilde ki güvercinlere götürdü. Bana şöyle dedi: " Ben aç olsam sana gelir 'açım bana yemek ver ' derim. Ama kuşların, kedilerin, köpeklerin dili yok. Onlar açken isteyemiyorlar " Aklıma sevgiye aç insanlar geldi. Bazen onlar da dilsiz oluyor. Sıcak bir kucaklaşmaya, başının okşanmasına aç insanlar... İnsan maaşına zam isteyebiliyor, iş isteyebiliyor ama sevgi isterken utangaç olabiliyor. Belki de sevgi talep edilebilecek bir şey değil, iki kalpde kendiliğinden doğabilecek bir şey olduğu içindir. Muhabbet arkadaşım Volkan abim geliyor, cep radyosunu açıyor ve Barış Manço çalmaya başlıyor. Sabah sessizliği sona eriyor. Doğu ufkundan yağmurlardan sonra bulutların ardından nazlı nazlı doğan güneşin ölgün ışıkları Yalova'yı soluk bir sarıya boyuyor. Yeni bir gün başlıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder