İnsan mantık kurmayı sever. Her olup biteni formülüze etmek ister. Takvimleri, haftanın günlerini, saati onun için yaratmamış mıdır? Bunlar hep insanlığın zamana ve hayata hükmetmek arzusundan kaynaklanmıştır. Her olayı bir mantığa oturtma çabası. Her şeyi açıklayabilme isteği. Ancak mantığa olan bu düşkünlük ilerlemenin önündeki en büyük engeldir aynı zamanda. Çünkü mantık: algının menzili kadardır. Peki ya algımız mutlak hakikati tam olarak açıklayamıyorsa ve " gerçekliğin " büyük kısmı halen karanlıktaysa? O zaman inanç devreye giriyor. Peki her inanç doğru mudur. Eskiden dünyanın bir öküzün boynuzları üstünde durduğu ve öküz başını sallayınca deprem olduğuna inanırmış insanlar. Yıllarca dünya düzdür diye inanmışlar. Orta çağa sonuna kadar dünya merkezli evren modeli benimsenmiş ve güneşin ve diğer gezegdnlerin dünyanın etrafında döndüğü kabul edilmiş.Hayatın bize dayattığı şartlar için belli bir mantık geliştiriyoruz ve kendimizi yeniliğe kapalı hale getirip sahte bir konforun içinde yaşıyoruz. Çünkü değişimin getireceği acıdan korkuyoruz. Oysa ki her doğum birazcık acı verir. Henry Ford arabayı sadece atlar çeker dese, Wrigt kardeşler uçmak sadece kuşların işidir diye düşünse, Graham Bell uzak mesafelerle haberleşmenin tek yolu mektuptur dese, bugün bizi ne bir şehirden diğerine süratle götüren otomobiller olurdu, ne de bizi kıtalar arası seyahat ettiren uçaklarımız, ne de telefonlarımız olurdu. Bilgelik bir şeyin kesin olduğuna dair inanç değil, kesinlik ilüzyonunu ortadan kaldıran şüpheciliktir. Şüphe insanı uykudan uyandıran bir alarmdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder