Bir pazar günü. Öğlen güneşi sonbaharda yazınki gücünden uzak olduğu ve beni yakmadığı için minnettarım. Bir bankta sigara içiyorum ve kentin iç içe geçmiş çirkin binalarını kendisinden uzaklaştırmayı başarmış şehrin ortasından akıp giden ve marmaraya " kavuşan " dereyi izlemek bana ferahlık veriyor. Belki de tüm kavuşmaları sevdiğim için oraya bakınca hissettiğim şey ferahlık. Derken bir arı geliyor ve etrafımda dolanmaya başlıyor. Sokulmaktan korktuğumdan değil ( sonuçta bu hayatta defalarca sokuldum ) yeri geldi mi arı kovanına çomak sokarım ama o arının beni sokupta canından olmasından korktuğum için oradan uzaklaşıyorum. Evimin sokağına saparken yolun karşısında akşamları gördüğüm Arap amcayla selamlaşıyorum. Ben avludaki bankta ezanı beklerim, o camiye girmek için yanımdan geçerken bana tatlı bir tebessümle selam eder. Bu bizim rituelimiz. Selamlaşmak sadece selamlaşmak... Bu bile güzel. Bu sefer evimin sokağındaki derenin öbür yakasındayım. Ağaçların altındaki bir başka banka oturuyorum. Önümdeki derenin suları kısmen çekilmiş. Ortada üzerinde çatlakları olan çamurumsu bir toprak ve onun üstünde tepemdeki ağaçtan düşmüş sararmış güz yaprakları. Bir kaç ay önce o yaprakta dalında ve yeşildi, o derenin suyu da coşkulu ve gençti. Hemen bir dörtlük yazıyorum o anda:
"Bedenim bankta,
Ruhum bir kara tahta,
Yazılar silinmesin diyorum,
Sisli bir meçhule yaklaşıyorum... "
Dere kurudu öldü. Yaprak sararıp dalından düştü öldü. Ama toprak yaprağa " kavuştu. " Kötü dediğimiz şeyler belki o kadar da kötü değildir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder