Yine bir ikindi vakti, doğduğum sokakta Marmaradan esen rüzgâr tanıdık geliyor. Anılarımın örümcek ağı bağlamış dehlizlerinde, susuz bir kuyunun derinlerinden gelen " Beni hatırla " diyen mazide kalmış tanıdık bir ses gibi esiyor rüzgâr. Örümceklerin emeğine kıyamadığımdan bir türlü temizlemediğim o ağların ardında kalan geçmiş şimdi bana ne anlatmak istiyor? Biraz çocukluğumu, biraz gençliğimi, saf olduğum yılları, ilk günahı işledikten sonra rüyama giren ve hayal kırıklığı içinde " Hayıııır " derken girdap olup lavabonun içinde bir kaç saniye içinde yok olup giden su gibi avuçlarımın ve parmaklarımın arasından kayan gitmesini engelleyemediğim babamın hayalini... Derken masama bir bey geliyor. Gözleri benim ki gibi Selanik rengi, benim aksime aşktan ve sorumluluktan korkmamış kalbinde iki küçük kızı için taşıdığı sevgi, babalar kulübünün dengi bir adam. Poşetinden Hoşbeş çıkartıyor ve paketi açıyor. Açılmış yeşil paketin içindeki gofretleri görünce tebessüm ediyorum. 3 yıl önce hergün akşam öğünü yerine yediğim gofretler bunlar. Buyur diyor. Atıyorum ağzıma birtane. Uzun süredir tatmadığım bir tat damaklarıma nüfuz ediyor. Her şeyi her zaman tatmamak gerekiyor. Özlemek de güzeldir. Hasret de güzeldir. İnsan sevdiğini özler. Hatta bazen sevdiği kadının ellerini tutarken, gün batımında aynı bankta diz dize oturduğu, bakışların mesafesi bir kaç santimken bile insan özler. Juliet'in Romeo'su, Aslının Kerem'i, Şirin'in Ferhatı adı her kimse biz ona aşık diyelim; aşkın en şiddetli ve yoğun aynı zamanda coşkun yaşandığı bir anda bile bunun bir gün bitebileceğinin, ölümüne sevdiği kadından ayrı düşebileceği bir gelecek ihtimalinin gizli ağıtının sessiz hıçkırıklarını işitebilir. İşte bu ikindi vaktinde bu sessiz hıçkırıklar gibi esiyor rüzgâr. Peki bu neyin ağıtı? Yıllardır aşksız kalışım için hayatın döktüğü göz yaşları mı? Ben yine de kendi çocukluğumun elinden tuttuyorum ve bana söylemek istediği her şeyi can kulağıyla dinleyeceğim.
Foto: 7 yaşındaki ve 43 yaşında ki Onur'lar el ele

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder